Mahallenin ‘delikanlısı’ Ayşenur Abla

samiSami Günal

‘Keşke bu yazıyı, Ayşenur Arslan benim hayalimi yıkmadan önce yazmış olsaydım.’

“Keşke” sözcüğü; geri dönüşü olmayan, düzeltilemeyen, yani pişmanlık ya da arzulanan, özlenen durumlar için söylenir.

Keşke şunu yapmasaydım; keşke şu bende olsaydı gibi, dilek anlatan cümlelerin başına getirilen bir ünlem sözcüğüdür.cizgi


Bir İran atasözüymüş: “Eğerle, meğer evlenmişler; keşke isimli bir çocukları olmuş.”“Fesli Kadir” neyi temsil ediyor?

Benim de hayatımda pişmanlıklarım ve yarım kalmışlıklarım çoktur. Yine keşke durumlarındayım!

Keşke bu yazıyı, Ayşenur Arslan benim hayalimi yıkmadan önce yazmış olsaydım.

Efendim, şimdi, bu keşkeli durumumun yanında, itham eder gibi bir de hayal yıkımından söz etmiş oldum. Durum çatal bir hal aldı.

Pişmanlığımın sebebi ya da bu pişmanlığı bana yaşatan ABC’nin Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’dır. Ben, keşke keşke diye yanıp tutuşurken ummadığım şekilde hayalimi yıkan da Ayşenur Arslan oldu. Ki bu yazının bundan sonraki akışında bu ikilinin isim halleri “Ayşenur Abla” ve “Merdan Abi” olacaktır.


Anlatayım Efendim!

Türkiye’de iki kurum içinde iyi gazeteciler yetişmiştir. Eski TRT ve Cumhuriyet gazetesi. Bu iki kurum, mesleki kariyer yolunda bir ayrıcalık taşıdır. Bu kurumlarda yetişenlerin, özellikle Cumhuriyet içinde yetişen kimilerinin, katı maddelerin hallerinden sayılan önce sıvılaşmaları (cıvıma) sonra da buharlaşıp yok olmaları (başkalaşım) konumuz dışıdır.

Ayşenur Abla, TRT kökenli olup Cumhuriyet’ten de şöyle bir geçmişliği vardır. Aşağı yukarı el kadar bebekliğimden(!) beri yayın organlarının künyelerinde Ayşenur Abla’yı gıyaben tanırım. İmzası bulunan haberleri çokça okumuş, izlemişimdir. Köşe yazılarını da ekleyelim.

Televizyonculuğunu eski ATV’de fark etmişimdir. Bu televizyon havuza düşünce, eninde sonunda havuza çekilen diğer penguen kanalının “Medya Mahallesi”nde bıçkın ablalık yapmaya başladı.

Bir gün penguen kanallarında kimsenin görmek istemediği vahim bir haberi “Medya Mahallesi”nde görünce olan olur, yavaş yavaş ipi çekilmeye başlanır.

Yılların ablasının ipini, birazcık yırtılmamış tarafından kalan ar damarlarının hatırına hemencecik çekemediler. Baktılar ki olmayacak, köşkün semirilmiş çocuklarından birini törpücü/gözcü olarak Ayşenur Abla’nın yanına verdiler.

Görür görmez bu taktiği anlamıştım. Amanın, o ne sinir harbi! Ayşenur Abla, çay siyah renktir dese, o adam hayır karadır diyor. Gel de dayan! Bazen Ayşenur Abla’nın terlik fırlatmasına ramak kalıyordu.


Bu gözetlenmeyi hazmetmesini Ayşenur Abla’ya hiç yakıştıramamıştım.

Meğerse dost meclislerindeki “mahalleyi boş bırakma” baskılarına boyun eğermiş. Olabilir, bu da bir strateji. Ayşenur Abla bir mücadele abidesidir. Türk medyasında kalan bir avuç fikr-i namus timsalidir. O, kamuoyunun ve vicdanın sesiydi.

Bilmiyorum şu söz, bir filozofun kamuoyuna mal olmuş veciz bir sözü müydü ki ortak malmış gibi ikimiz de kullanıyormuşuz ya da bu fikri biz mi doğurtmuşuz! “Gazetecinin görevi, tarihe müsvedde tutmaktır. Sonra tarih o müsveddelerden bazılarını temize çeker.”


Notlarım arasında 2007 tarihli bir çiziktirmem var. “Bilim adamına, tarihin gözlemleyeni, işleyeni ve de yazanı dersek, gazeteciye de tarihin tanığı, kayda alanı…” demişim.

Ayşenur Abla ve Hüsnü Mahalli Halk TV’de konuk ya da ortak şeklinde “Medya Mahallesi” ve “Maniki Dünya” adlı programlar yapmaktaydılar. İlgiyle izleniyordu/izlerdim.

İzlerken muzipçe şeyler de düşündüğüm olurdu. Televizyona çıkma hevesi taşımayan, hatta mikrofon fobisi olan birisiyim. Zaten ne bir uzmanlığım ne de bir yeteneğim yok ki çıkayım! Her nedense Ayşenur Abla’nın mesleki becerisi zihnimde eko yapmış olacak ki ellerinin de maharetli olacağına dair kendimi inandırmış şekilde düş kuruyorum…

Eğer, beni programına çağırmış olsa, yemin billah şart koşarım ki bana kendi ellerinizle yaptığınız etli ve zeytinyağlı karışık yaprak sarması ikram etmezseniz çıkmam da çıkmam, derim diyorum. Bu düş, yerinde dura dursun. Konumuza dönelim.

Hüsnü Mahalli’nin üstün kalitesini tartışacak halimiz yok. Dört dörtlük hilafsız, çıkarsız, objektif-tarafsız, konusuna hâkim bir uzman gazeteci-yazar. Erdemli bir şahsiyet… Bir gün susturdular onu!

İşte Ayşenur Abla, mesleki onur ve insani, dayanışma nedir ne değildir gösterdi. Dedi ki:


“Gerçekten artık ‘mış gibi’ yapamayacağım. Hüsnü içerideyken gazetecilik yapamayacağım. ‘Normalmiş gibi’ yapamayacağım. Program yapamayacağım.

Her şey normal gibi nasıl yaparım?”

Yine, “endişeli bir modern” olarak karmaşık duygulara kapıldım. Ayşenur Abla kaybolmamalıydı. Ben ne yapabilirdim ki? Elimde bir tek kalemim vardı.

Dedim ki ABC’de, Merdan Abi’ye seslenen bir yazı yazayım… Yazı içinde bir de kurgusal rüya anlatayım… Kafamda kritiğini yaptım… Nedense Merdan Abi’nin, Ayşenur Abla’yı davet edeceğine adım gibi eminim!

“Bak, ben demiştim oldu… Yani, olası durumu tahmin edebildim.” demek için ön almak istiyorum. Güya kurguladığım rüyaya göre mesaj vermek istiyorum ki Ayşenur Abla TELE 1’e program yapmaya başlamış mış… Aslında ona iş bulmuş oluyordum. Var benim böyle eş dost için eş benzer beyhude düşlerim.

İyi de… Yazamıyorum! Merdan Abi’den korkuyorum. Ulan, kim bu Sami denen adam? Zaten, abuk sabuk şeyler yazıp duruyor. İş yoğunluğundan fırsat bulup da şunun çiziktirmelerini bir daha sokmayın diyemezken bu daha ileri gitti, iç içlerimize burun sokmaya başladı, diyecek.

Bu arada gazete içinde edindiğim istihbarata göre, Yayın Koordinatörü Atakan Sönmez’le Merdan Abi, benim yüzümden saç saça, baş başaymışlar. Atakan diretiyormuş. Tüm sayfaları ciddi yazılarla dolduracak değiliz ya araya saçma sapan çeşni de sokalım ki okuyucular eğlensinler, diyormuş. (Biraz alındım doğrusu!)

Merdan Abi öfkeden dişlerini sıktıkça, Atakan, Merdan Abi’nin o afili saçlarına bakarak Adıyaman türküsüne geçiyormuş:


“Düz dara yar düz dara / Yar zülüfün düz dara”

Diye mırıldandıkça… Merdan Abi beni kasten, bu adam yüzünden,

“Doksan dokuz yarem varken / Sen açtırdın yüz yara”

Atakan, der dururmuş.

Benim durumum şuna döndü:

Artvin’in bir beldesinde bir adam Belediye Başkanı’nı sıkboğaz etmiş; gelmiş gitmiş bana iş, demiş. Bir değil, yüz beş değil… Boş kadro da yok! Başkan bunalmış. En sonunda, gel sen, şu kapıda dur; içeri giren çıkanı say; al sana iş, demiş. Bir süre sonra adam, Başkan’a gelip de giren çıkanlar çoğaldı bana bir yardımcı tahsis eder misiniz, demesin mi?

Anlayacağınız, adam kendini ve tırı vırı işini oldukça ciddiye almış. Benim ki de o hesap.

Zaten, Yayın Koordinatörü Atakan Sönmez’in inayetiyle duruyorsun sus, dedim kendi kendime. Merdan Abi’den çekinip de yazayım mı yazmayayım mı derken bir de ne göreyim? Anonslar dönmeye başlamış: “Medya Mahallesi’nin ablası yakında TELE 1’de.”

Keşke… Keşke! Merdan Abi’den korkmayıp da yazsaydım benim dediğim olmuş olacaktı. İşte, bana keşke dedirten ve bu pişmanlığı yaşatan Merdan Abi’dir.

Peki, Ayşenur Abla, ummadığım şekilde hayalimi nasıl yıktı ki?

Efendim, öğreniyorum ki Ayşenur Abla demesin mi ki “Öğretici yemek programlarını izlerim, ama yemek yapmayı hiç bilmem ve sevmem.”

Düş bu ya! Hani, beni programına çağıracaktı da ben de o maharetli ellerinden çıkma yaprak sarması isteyecektim de…


Nerdeen nereye!..

Ayşe Abla’nın bir gözlemi, tespiti var:

“Maalesef genç arkadaşlarımız az okuyor. Sadece kendilerine söylendiği kadarını tırnak içinde, bildirildi, denildi diye yazmanın haber olduğunu zannediyorlar.”

Sadece genç arkadaşlarla kalınsa iyi! Peki, köşe yazarı nasıl olunuyor? Çok basit(!) Sayfanın kenar köşesine bir dikine dikdörtgen çerçeve çiziyorlar, üst köşesine de afili bir vesikalığınızı koyduruyorsunuz…

Sayfanın yan sütunlarındaki siyasi bir haberi ya da demeci alıp o fotoğraflı çerçevenizin içine “dedi ki” girişiyle kopyalayıp bir iki de tatsız tuzsuz baharatsız laf salatası eklediğinizde köşe yazısı ya da asıl literatürdeki adıyla “makale” yazmış oluyorsunuz(!) Tabii siz de makale/köşe yazarı olmuş oluyorsunuz(!)

Anlı şanlı muharrirlik (yazarlık) dönemi kapandıkça kapanıyor/kapatıldı. Memleketin zihni ve fikri hayatı kirletildi ve daraltıldı. O düzeltilir, bu düzeltilir de bu toplumsal kirlenme zor düzeltilir(mi)? Yanarım yanarım da buna yanarım. Giden mal mülk olsa ne ki, geri gelir de…

Başyazarlıktan, boş yazarlığa geldiğimiz bir evrede Ayşenur Abla’ya kulak verelim:

“Tek hücreli organizmaların bile kendini savunma, hayatta kalma içgüdüsü vardır. Koskoca bir toplum kendisini korumak için hiçbir şey yapmayacak mı?

İşte bunun için yazıyorum. Varlığını korumak adına her şeyi yapan TERLİKSİ HAYVAN kadar olabilmek için.

Bu kadarcık bir çaba için.”


http://www.abcgazetesi.com/mahallenin-delikanlisi-aysenur-abla-44965h.htm

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: