Taşlıtarla’dan Mülkiye’ye gitmenin anlamını bilir misiniz?

murat-sevincMURAT SEVİNÇ

On sekiz yaş. İstanbul’un eski küçük ve güzel semti Eyüp’ün sırtlarında bir semt. Rami Kışlası ve Yenimahalle’den, Havuzbaşı durağından hemen sonra. Küçük, karmaşık, Boşnakların ve Anadolu’dan göçenlerin barındığı alt orta sınıf mahalleleri.

Mütevazı. 1970’lerin sonunda merkezine inşa edilen camii dahi öyle, küçük ve sevimli.

yatay

İlişkilerde baskın olan, sanırım diğerlerini tanıyor olmanın konforu. Hemen herkes dindar. Değilse de öyle görünüyor. Şimdiki gibi bir dindarlık değil bu. Daha anlayışlı ve diğerkâm. Küçük muhafazakâr semtin insanları.

Taşlıtarla’dan Mülkiye’ye gitmenin anlamını bilir misiniz?

İlkokulunuz, ortaokulunuz, liseniz; hepsi aynı boy. Okulları da tutucu. O tutuculuk da bugünkü gibi değil ama. Ya da biz pek farkında değiliz, aslında ne olduğumuzun ve neyin içinde yaşadığımızın.

Cuma öğle saati, dükkânların kapısında ‘Cumadayız döneceğiz’ yazısı. Öğle vakti lokantalardan tamirhanelerine dönen küçüklü büyüklü işçiler. Dişleri arasında birer kürdan, et yemedikleri öğle yemeğinden kalan. Biraz gösteriş biraz da kabadayılık.

On sekiz yaş. O tamirhanelerin arasından Ankara’ya, Mülkiye’ye. Muhafazakârlığın, mazbut yaşamın tam ortasından. Bir şeyler öğrenmişsin ya da öyle düşünüyorsun. Küçük semt genci. Perşembe günü, kayıt sırası.

Muhitin bey ve birkaç kişi kayıt yapıyor Cebeci’de. Sonradan öğreniyorsunuz adının ‘Muhittin’ olduğunu Muhittin abinin. Tünay ablanın, Rıza beyin, Timur beyin, Gülen hanımım, diğer dostların adını sanını.

İlk gün. O zamanki dekan, yine bir İşletmeci! Allah’ın emri belki de: ‘Tıpçıdan rektör, işletmeciden dekan olur!’ Dekan, 12 Eylül’ün kullanışlılarından. Her dönem bulunanlardan anlayacağınız. Hazır bekleyenlerden.

Kapıda kılık kıyafet ve sakal kontrolü yapılan yıllar. İlk gün hiç sevmezsiniz okulu. O kalabalık ve bina korkutur. Zar zor Tunalı’yı bulur, ‘Ankara’nın İstiklali’ denilen yerde bir aşağı bir yukarı yürürsünüz.

‘Bunun neresi İstiklal’ diye düşünürsünüz sonrasında çok özleyeceğiniz o caddede. Bir aşağı bir yukarı. Bir Esat bir Kuğulu…

Derslere başlarsınız. Sevdikleriniz, sevmedikleriniz. Sevmediğiniz hocanın dersine girmek gelmez içinizden. Zordur hakikaten kimine katlanmak. Büyük adamlar, çok büyük isimler. Çok ciddiler.

Fazla ciddiler. Kiminin mabadı o denli büyük ki, yanına yaklaşamazsınız. Konuşamazsınız. Soru soramazsınız korkudan. Büyük, çok büyük isimler.

Arkadaşlıklar edinirsiniz. Üç günlük, beş günlük, bir ömürlük. Sınıfınızda dört kadın öğrenci var, gerisi erkek. Erkekler hamamı gibi. Dört gözle beklersiniz ‘ortak dersleri,’ medeni dünya ile tanışma hayaliyle.

Her kesimden insan. Yoksulu zengini. Kamu kaynaklarıyla yetişen, halk çocukları.

Bir gün o meşhur Bülent Daver, Siyaset Bilimine Giriş dersine gelemez. Haber vermek için bir diğer hoca görünür Konferans Salonu’nda. 30’lu yaşların sonunda, çok yakışıklı biri; mikrofona eğilir ve “Bugün ders olmayacak” der.

Hoca’yı ilk görüş. Tabii kadın öğrencilerde hayranlık ve biz erkeklerde, bir ömür gizleyemediğimiz çaresiz bir kıskançlık.

İkinci sınıfta ilk kez dersimize girince anladık kim olduğunu ve asıl vasfının yakışıklılık olmadığını. Siyasal Düşünceler Tarihi. Kendine has üslup. Bazen ziyadesiyle Frankofon bazen tam da içimizden. Eski Yunan düşünürlerinden, Fransız Devrimi’ne.

Étienne de La Boétie’nin ‘Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’ini çevirmiş. İlk kez duyuyorsunuz. Hoca anlatıyor; Prens kimmiş, Bodin’in egemenlik kuramı neymiş, Hobbes ne diye “İnsan insanın kurdudur” buyurmuş, Fransız Devrimi nasıl gerçekleşmiş…

Hoca’dan Fransız Devrimi dinlemek, Cem Karaca’dan Tamirci Çırağı dinlemek gibi bir lezzet. Bak örnek yine Tamirci Çırağı’ndan oldu, muhit Taşlıtarla-Rami olunca! Sayesindedir; Robespierre, Marat, Danton’la tanışmalarımız. Jean- Jacgues Rousseau’nun ‘genel irade’sinin ne menem bir ‘irade’ olduğunu anlamamız.

Ben herhalde çok sevdim ki dersini, defalarca kaldım! Yetmemiş olacak yüksek lisansta yine girdim dersine. Bu kez geçtim ama. Alamadığıma üzüldüğüm dersleri de oldu lisansüstü eğitimde. Yalnızca onun hakkıyla verebileceği, özgün konulardaki dersleri.

Ciltlerce kitap. Çeviriler. Asistan olmazdan önce, nasıl aksi nasıl sert biri gibi gelirdi anlatamam. Yaşamımdaki büyük şaşkınlıklardan biri oldu o görünümün altındaki insanı tanımak. Son derece düşünceli, zarif, esprili. İyi insan.

Tabii, eşitlikçi. Akademide nadir bulunan bir özellik eşitlikçi ilişki kurabilmek. Memlekette karaborsada olduğu için! Karşısındakini, en genç ve toy olanı eşit görüp meslektaş kabul etmek.

Birlikte öğrenme süreci olarak anlamak ve anlatmak akademiyi. Bulunmaz niteliklerden biri değil mi bu sizce de; ‘Sen benim kim olduğumu biliyor musun?’ kibir ve edepsizliğinin şu bereketli toprağında. Benden size tavsiye, biri size bunu sorarsa, ‘Biliyorum, boktan herifin birisin’ deyiverin, içinizde kalmasın!

Hoca, otuz yılda, diğer hocalarının her biri oldu o genç için. O gencin hocalık serüveni başladığında, ders verdiği her anda o Konferans Salonu’nda, sevdiği hocaları da bir köşede oturmuş da onu dinlermiş gibi hissediyordu.

Eğer işini iyi yapmaya çabalamazsa mahcubiyeti yalnızca öğrenciye değil, varlığını o salonda hissettiği, emek harcamış her hocasına karşı duyacaktı. En yorgun ve moralsiz günde dahi ders, sırf bu nedenle anlatılmalı, derse bu nedenle girilmeliydi. Emeğe ihanet etmemek için.

Taşlıtarla’dan, Eyüp’ten gelen genç, sevip saydığı hocalar sayesinde bilebildi her ne biliyorsa. Küçük semt çocuğu, ufuk açacak birilerine daha fazla ihtiyaç duyar diğerlerinden. Daha doğrusu, önünde açılan kapının kıymetini daha iyi bilir.

Yalnızca açılan kapının boşluğuna değil, kapının oyuklarına, kilidine, menteşesine, çapaklarına da bakar. O kapının önünde açılması, başka bir yaşam umududur aynı zamanda, yalnızca teksir ve fotokopi yığını ile karşılaşmanın önkoşulu değil.

Küçük semt genci, o kuruma, hocalarına ve o ‘hoca’sına çok şey borçlu. Kendi dünyası dışındaki dünyalarla karşılaşmasına yardımcı olan, her sevgili hocasına.

Kendisinden otuz yıl önce ders aldığım ve otuz yıldan bugüne öğrencisi olduğum Mehmet Ali Ağaoğulları…

İki gün önce, 7 Nisan’da emekli oldu. Fakültesi, 1859’da kurulan Türkiye’nin en eski sosyal bilim okulu olan Mülkiye, kırk yıllık hocasına emeklilik töreni yapamadı. Hocayı, okulundan uğurlayamadı.
Çünkü dünya ve Türkiye akademi tarihine yüz küsur öğretim elemanının tasfiyesiyle geçen rektör Bay İbiş’ten ‘sözlü talimat’ gelmiş sayın kampüsün sayın yöneticilerine. Öyle demişler.
O sayın yöneticiler duyurmuş ki, ‘Eğer fakültede olursa dışarıdan hiç kimse gelemeyecek.’  Sayın kampüsün sayın yöneticileri, Bay İbiş’in sözlü talimatını iletmiş meslektaşlarına.

Dışarıdan gelecek olanlar, bizlerdik. Atılanlar. Hocalarının emekliliğinde onun yanında olmak isteyenler. Hâl böyleyken, “Peki ailesi de mi gelemeyecek?”  sorusuna dahi sayın kampüsün sayın yöneticisi, “Ben bir sorayım” diye yanıt verince, tören ister istemez Mülkiyeliler Birliği’ne alınmış.

Kırk yıllık emeğin sonunda, 1980’ler Mülkiyesinin ‘beyaz atlı prensi’ (hocanın arabası beyazdı!) ve neredeyse hepimizin hocası Mehmet Ali Ağaoğulları, Mülkiye’den uğurlanamadı. Kampüs, bizden, o kampüsün çeyrek yüzyıllık hocalarından ‘kurtarılmış’ oldu böylece.

Ve bir iki kişi dışında hiç kimsenin sesi de çıkmamış bu ilkelliğe. Belki de kutlamak gerek Bay Rektör İbiş’i. Yönettiği kitlenin fıtratını böylesine iyi tahlil edebildiği için. Malzemeyi gayet iyi tanıdığı için. O kimin öğrencisi oldu acep ya da kimi/kimleri örnek alıyor? Sorup öğrenmek gerek.

Mülkiye’nin sessizlik yemini etmişlerine (aman ha yanlış anlaşılmasın, çoğu pek peh peh solcudur!), hocasını uğurlamayı olsun beceremeyenlere, böyle utanç verici bir durumda dahi sarf edecek tek bir sözcüğü, tek bir sözcüğü, tek bir sözcüğü, tek bir sözcüğü, ulan tek bir sözcüğü dahi olmayanlara, bir iki şey söylemek gerekir mi?

Yoksa şu halleri yeteri kadar ağır bir durum zaten diyerek, rahat mı bırakmalı? Boşver…

Mehmet Ali Ağaoğulları…

Sevgili hocam, küçük ve muhafazakâr semtin genci, size kuru bir teşekkürden çok fazlasını borçlu. Size ve Meray Odası’nın ‘satranç köşesine.’

Otuz yıl sonra o genç, sizin için ancak bir yazı kaleme alabiliyor. Öğrenciniz olmaktan büyük onur ve mutluluk duyuyor. Var olun…

Mutlaka okunması gereken bir yazı önerisi: Sevgili hocam Cem Eroğul’un (16 Nisan’dan önceki son yazımda aynı makaleyi bir kez daha önereceğim) bu yazısı, yalnızca halkoylaması açısından değil genel olarak bir ‘Anayasacı neyi nasıl anlatmalı?’ sorusuna da yanıt niteliğinde.

Mutlaka okuyun. Ama mutlaka. Buraya bırakıyorum.

http://www.diken.com.tr/taslitarladan-mulkiyeye-gitmenin-anlamini-bilir-misiniz/

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: