Röportaj: Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN / SİYASETTE  POPÜLİZM  SAĞDUYUYU ÖLDÜRÜYOR MU?

serlokBURAK CİLASUN / BEN HABER

Uzun yılların klasik siyasetindeki nazik tutumlar gün geçtikçe kan kaybederken, yerine “Benden olmayan” karşıtlığı ve şiddet eğilimli söylemlerin olduğu bir popülizm filizleniyor. Aslına bakılırsa bu filizlenme çok da yeni değil.

soylesiBulgaristan’ın Ataka’sı, Yunanistan’ın Altın Şafak’ının yükselişi sonrasında başta Suriye olmak üzere Ortadoğu ve Afrika’dan Avrupa’ya olan göçler, bu nefret dalgasını bütün Avrupa’ya yaymış durumda.

yatayyatay

tülay1.jpgTürkiye mi? Bağırmayana ekmek yok. Böylesi bir denklemi Ben HABER okuyucuları için Siyaset Bilimci Prof. Dr. Tülay Özüerman‘a sorduk.

Türkiye’de ve dünyada “Benden olmayan” mantığıyla yükselen popülizmin temelinde/kaynağında sizce ne var? Korku mu yoksa başka bir kavram mı?

Hollanda’da Mark Rutte seçimleri kazanınca, “Popülizmin yanlış türünü yendik!” demişti… Burada halkın gerçek iradesinin var edilmesine vurgu yaparak, çağın popülist anlayışına mesafeli olduklarını anlatmaya çalışıyordu aslında ama bu aynı zamanda çağın hastalığına da işaret anlamına geliyor.

Bazen şaşıp kalıyorsunuz, halk istiyormuş gibi yürütülen siyaset, halktan çok uygulayanların işine yarıyor. Halk yararına olmayanın, halkın çıkarı için diyerek pazarlanışı, giderek halk dalkavukluğu olarak tabir edilen “popülizm” türünün  önüne geçti. Popülizm de evrim geçiriyor diyebiliriz.

Dalkavukluk, istediğini verecekmiş gibi davranmak, oysa günümüz popülizmi “halkın isteğini karşılamak” gibi ama tam da halkın çıkarına ters olanı uygulamak. Ne illüzyon ama… Eskilerin “külahı ters giydirmek” dediği bu olsa gerek.  Burada “şeytana” sözünü bilinçli kullanmıyorum.

Giydirilenden çok, giydiren  için daha uygun  bir sıfat çünkü… Siyasetin şeytanileşmesi… Haktan kopması ama bunu halk için yapıyormuş gibi yapabilmesi. “Benden olmayan” üzerinden yürütülen siyasetin kaynağında, ayrışma/ayrıştırma var. Buradan bakınca, popülizm sebep değil, sonuç!…

Sonuçlar üzerinden yürütülen siyasetin de kolaylaştırıcısı… Meşruluğun kaynağı sorununu günümüz siyaseti dayatılan sonuçlar üzerinden konuşulan zeminlerle aştı… Çözdü demiyorum. “Meşruluk sorunu var” diyorum.

Sonuçlar kimsenin içine sinmese de nedenler geri çekildiği ve sorgu zeminleri azaltıldığı için, “nedenlerin unutturulduğu”, dayatılan sonuçlar üzerinden (soru işaretli) meşrulukların üretildiği siyaset biçimden söz ediyorum.

“Korku mu?” diyorsunuz ya!… Korku olabilmesi için korkutan olması gerek. Korku;  aslında en fazla korkutanda olur. Çünkü meşru olmayan zeminde oturduğunu bildiği için, sürekli bir korku hali içinde olacaktır. Kısaca; korkan korkutur.

Korku da bir sonuç. Neden değil!… Neden itaat edersiniz? Ya da rıza gösterirsiniz? Sevgi, korku, gereksinme, çaresizlik, çıkar (fayda),…… çeşitli duyguların biri, ikisi ya da  birkaçı olabilir. Kendiliğinden rıza yoksa, meşruluk yok demektir.

Popülizm burada devreye giriyor. Rıza göstermeyenleri, itaat etmeyenleri itaate mecbur kılmak için toplumun yararına olmayanı, toplum istiyormuş gibi arz edebiliyor siyaset.

Kanımca, bu soruları size düşündüren, “21. Yüzyılda kitleler neden 20. Yüzyıla göre daha edilgen?!” ya da “neden mücadeleci değil?” kıyaslaması. Daha çok teslimiyetçi fotoğraflar gösteriliyor.

Mücadele zeminleri şu ve ya bu şekilde kuşatılıyor; mücadele edenlerin bedelleri, verilen mücadele ve nedenlerinden daha fazla öne çıkarılıyor. Korku üzerine düşünmemizin etkisini hiç küçümsemeyelim, konuşuyor olmak bile  meşruluk arayışı içinde olanın güç hanesine yazılıyor.

Türkiye ve dünya demişsiniz… Dünyanın aldığı yeni biçimde gücünün farkında olan ve bunu kendi yararına kullanan uluslar, ulus devletleri aşındıran süreçten güçlenerek ya da yara almadan veya az tahribatla çıkabilecekler. Türkiye’nin en büyük eksiği, dünyayı doğru okuyan düşüncelere kapalı olması!…

Burada dış politika hatalarına girmek gerekecek ama sorunuz bu değil!… Üstelik o kadar çok ki bu hala süregelen büyük hatalar… Dünyayı doğru okuyabilirsek, Türkiye’yi de doğru okuyabiliriz diye özetleyebiliriz. Popülizmin tek bir türü yok…

Ülkeden ülkeye, zaman, yer ve koşullara göre değişiyor. Türkiye’de, son on beş yılında yaşadıklarımız ise ayrı bir başlığı hak ediyor. Popülizmin en fazla kullanıldığı süreç de diyebiliriz.

Merkez siyasilerin sağduyulu tavırları, uçların ateşli propagandaları karşısında neden yenilmiş gibi duruyor? Bu durum nasıl toparlanabilir?

Doğru anladıysam, “yenilmiş gibi duruyor” dediğiniz burada şimdi dayatılan rejimin karşısında olan muhalefet;  “merkez” de siyasette konumlandığı yer. Uçlar dediğiniz, Şerif Mardin’in deyimi ile önceki kenar. Merkez siyasetin kenarda tuttukları şimdi iktidardalar ve “merkez” tabir ettiğimiz siyaseti tasfiye etmekteler.

Süreci, sistem karşıtlarının sistem partilerini tasfiyesi diye de okuyabilirsiniz. Kurumların kendi içlerinden çözüldükleri bir mekanizma işliyor. İçlerine sızan, bu kurumlarla doku uyuşmazlığı olan, aslında günün iktidarına daha yakışacak isimlerle hızlandırılan bir başkalaşım süreci yaşıyor muhalefet partileri.

Muhalefet parçalı, ve de kendi içlerinde de dağınık görüntü vererek güçsüz algısı yaratıldıkça, iktidarın daha güçlü olduğu algısı üzerinde çalışılıyor.

Günümüzün uçları sağ ve sol eksende değil, kimlikler üzerinden yürütülen siyasette belirginleşiyor. Merkezde toplaşan uç söylemler etnik ve dini temelli. “Açılım”, etnik temelli siyasetin kod adı. Kürt dediğinizde açılım yapmış oluyorsunuz, Türk dediğinizde ırkçı oluyorsunuz!…

Üst kimlik baskılanıyor, alt kimlikler kışkırtılıyor.  Muhalefet bu kıskacın içine çekilmekte. MHP, din üzerinden; CHP, sol söylemlerle etnik kimlik siyasetine yakın görüntü vererek popülizme itiliyor. Kıskacı gösterecek yerde, içine çekilmelerini “yenilmiş gibi duruyor” tabiri ile anlatıyorsunuz sanırım.

Nasıl toparlanır? MHP, partinin temel felsefesini özümsemiş olanları tasfiye ederek; CHP de, etnik ayrıştırmayı sol söylemle karıştıranları üst kadrolara taşıyarak toparlanamaz. Her ikisi de operasyonlara maruz kaldı/kalıyor. Paradoksal olarak operasyonlara direnecek kadrolarını tasfiye ettiler/etmekteler.

İlk sorunuzda popülizmin sebep değil sonuç olduğunu söylemiştim. İnsanı yok ediyoruz. Din ve etnik kimlik gibi derinlere itilmesi gerekeni, benlikle ilgili olanı, kutsal olanı kullanılabilir hale getirerek, kişiyi buralardan yakalayan siyasetle öğütüyoruz insanı. Din ve etnik kimlikleri var etmek, öne çıkarmak üzerinden yürütülen siyasetle hem din, hem kimlikler, hem de siyaset tahrip oluyor.

Tabloyu, resmin neresinden bakıyor oluşunuza göre tasvir edersiniz ve tablo bakış açısına  göre farklılaşır.  Benim durduğum noktada, öncelik “insan”.  Tüketerek tükeniyoruz.

Varsıllaşma yarışı gibi görünen, yoksulluğa, yokluğa yolculuk. Siyasetin hiç dokunmaması, değmemesi, koruması gereken alanlarda toplumun sinir uçlarında gezintisi diyebiliriz buna. Üzerimize yığılan baskı çok fazla. Önceki benliğimizi, ortak kimliğimizi sorgulamamız isteniyor.

Toplum olarak siyasetin ayrıştırıcı diline karşın, sükûnet, sakinlik ve sağduyu içinde ortak zeminlerimizi koruma kararlılığı gösterebildik. Sinir uçlarına daha fazla dokunulmamalı. Ayrıştırılarak birleşemeyiz.

Bizi bir arada tutan ortak tarihimiz ve bu tarihi yazan başta Atatürk olmak üzere, birlikteliğimizi borçlu olduğumuz kişilerin itibarlarını korumalı, daha fazla dokundurtmamalıyız.  MHP ve CHP, konjonktürün sürüklediği yere doğru ilerledikçe eritildiklerini görerek, özlerine dönmeden toparlanamazlar.

Ayrıca, MHP’nin referandum tutumu sonrasında parti için hala muhalefet demek uygun değil. İktidar partisi içinde erimeyi seçen kadro, buna karşı olanları partinin dışında tutma gayretinde. Muhalefet anlamında MHP, şu anda partinin dışında.

AKP’nin 2019 hedefine giderken, kendi muhalefetini yaratacağının ve yeni partiler sistemi kurulacağının ilk hamlesi diyebiliriz.  Kadrolar yerlerini koruma gayretine girdikçe sizin “benden olmayan” tabirinize, ya da iktidar siyasetinin özü olana yakınlaşmış oluyorlar.

Hızla yükselen “benden olmayana su yok” popülizmi kitlelerin neden bu kadar ilgisini çekmekte?

Kolaycılık desem, yanıtta da kolaycılık olacak; ancak, payı yok da diyemeyiz. Türkiye özelinde bakarsak, yoksullaştırılıyoruz. Bir yandan da lüks tüketim artıyor. Bu iki aks  kalan orta sınıf, piramidin dibine itilmek istemiyor. Yukarı tırmanabilmenin en kolay yolunu seçenlerle ve giderek daha muhtaç hale gelenlerin beklentileri, arzuları ile boşalan orta sınıf sorunumuz var.

Rejimin dönüşümü orta sınıfın tasfiyesi üzerinden yürütülüyor. Değerler erozyonu bu yüzden… Kitlelerin ilgisini çekmek demişsiniz, ilgiden çok, kitlelerin bu yöntemle sevk ve idaresinden söz edebiliriz.

Orta sınıf ne kadar güçlü ise, rejimin direnci o kadar güçlüdür. İlk sorunun yanıtında değindiğimiz, direnenlerin öykülerinden çok, direnenlerin başlarına gelenlerin öykülerinin öne çıkarıldığı fotoğrafın etkisini yadsıyamayız.

Psikolojik baskı yok diyebilir misiniz? Popülizmin yürütülebilmesi bu yolla kolaylaştırılıyor. Karşı refleksler sürekli törpülenerek…

Gelecekle ilgili düşleriniz ne kadar çoksa, umudunuz o kadar fazladır. Bırakınız gençlerin uzun soluklu düşlerini; yaşı ileri olanların, kısa soluklu düşleri için dahi  umut sorunu var. Belirsizlik ve kaygı daha önde…

Kimden yana olacağı konusunu, kendisini biçimlendiren dünya görüşünden çok, gereksinimleri üzerinden belirleyenlerin sayısını çoğaltmak üzere bir kurgu varken, direnenlerden çok kabullenenlerin önde oldukları görüntüler tesadüf değil.

Siyaset psikolojisi açısından değerlendirirsek; çapraz baskılar içindeki kitlelerde kendilerinin ne istediklerinden çok, kendilerinden istenen olma kolaycılığını seçenlerin elde ettikleri, hepimizin ödediği bedel oluyor.

Birinden yana olmak/olmamak!… Bu indirgeme sorunlu. Değerleri konuşamaz, var edemez, kendimizi çoğaltamaz oluşumuzun ifadesi. Ama böyle bir söylem var. Taraf olanlar ve bertaraf olanlar. Korunanlar/bedel ödeyenler.

Ya korunan, ya bedel ödeyen olacaksınız. Sorunuz tam da bu ise; bunu bir tercih olarak ortaya koyan siyaset, tercihi de kendi istediği doğrultuda şekillendirecek mekanizmayı kuracaktır. Çoğulculuğun yani, demokrasinin ortadan kaldırıldığının ilanı da denilebilir. Bunu konuşursak, yine sonucu konuşuyor olacağız, istenen de bu!…

Sorgulamadan çok, dayatılan sonuç üzerinden konuşarak, olağan (normal) süreçlerde reddedeceğimizi, kabullenmekten başka çaremiz olmadığı noktasına getirilmek. Normalin tamamen dışında bir yerde dururken, doğru bir analiz yapmaya  çalışıyoruz. Sanırım temel sorunlardan biri de, normalin dışında oluşumuzu normalimiz kabul ediyor olmak.

Yaşamımız olağanüstülük üzerinden şekilleniyorken, bizi buraya sürükleyen asıl nedenleri değil de, buradan türeyenleri konuşuyoruz. Nasıl itildiğimizden çok, itildiğimiz yerden baktığımızda alanımızı kendimiz de daraltmış oluyoruz.

Son halk oylamasına, toplumun yarı yarıya bölündüğü sonuç üzerinden bakarak, toplumun en az yarısının normale geri dönmek arzusunda ısrarlı olduğunu söyleyebiliriz. “Benden olmayana” sopasına rağmen!…

Biçimlendirilmiş medyalar üzerinden bize gösterilen/gösterilmek istenen ve dayatılan sonuçtan değil de, görmemizi istemedikleri madalyonun diğer yüzünü görmeli ve göstermeliyiz.

Merkez diye tabir ettiğiniz, AKP ile başlayan süreçten önce sistemde güçlü olan partilerin ortak özellikleri, anayasa ve yasa sınırları içinde hareket etmeleriydi. AKP, kendisini iktidar olarak değil, egemen güç, kurucu iktidar olarak görüyor. Anayasa ve yasalar karşı güçleri püskürtmek istendiğinde devreye sokuluyor.

Kendi isteklerinde kendi yasaları ve anayasa değişikliklerini dayatıyorlar. Uzlaşma, dayatmanın adı. Siyaset, sonuç olarak elinize tutuşturulan dar bir alan. Ya da daha doğru olarak, iktidar etki alanının genişletirken siyaseti boşalttı demek gerekiyor.

Siyaset yapamaz hale gelen ve tasfiye tehdidi karşısında refleks geliştirmek yerine, kadrolarını ayıklamayı seçen sistem partileri kendilerinin eritilişine teslim oluyorlar da diyebiliriz.

Ülkemizdeki üç büyük partide en ufak bir lider karşıtı söylemlerde dahi disiplin sopası gösterilirken, parti içi demokrasiyi sağlayamamış bu yapılar Türkiye’ye nasıl yarar sağlayabilir?

Demokrasi giderek gündemden düşüyor. Hatta popülizmin sebebi olarak gösterenler bile var. Türkiye, fiilen geçiş yaptığı kuvvetler birliği rejimini güçlendirmek yolunda, önce Meclis içinde, sonra şaibelerle sonucu tartışmalı referandumla adım attı. Parti içinde demokrasiyi var edebilmek için, özgür iradeli bir toplum gerekiyor.

İrdeler üzerinde ipotek kuran bir sistemi inşa ederken, tüm yapılar bundan etkileniyor. Kültür olarak da hiyerarşiye yatkın olunca, parti başkanlarının yerlerini koruyabilecekleri bir araç haline dönüşüyor disiplin.

Parti program ve ilkelerinin uygulanması, parti politikaları etrafında üyelerin kenetlenmesi için değil. Katılımı parti başkanı etrafında örgütleyen, eleştiriye kapalı politik yapılanma, farklı seslerin dillendirilmesine tahammülsüz.

Türkiye’de tek parti değil, partinin kişiye bağlı olduğu biçim kurumsallaşırken, iktidar dışında kalan partiler değişime zorlanıyorlar. Dikkat ederseniz, medyalar üzerinden teğet geçtim, girdiğimizde çıkamayacağımız ayrı ele alınmayı hak eden başlık.

Ana akım medyada iktidarı koruyan, muhalefeti günah keçisi haline getirerek, tartışmaları muhalefet üzerinden yürüterek kamuoyunu ikna eden bir mekanizma kurulduğu herksin malumu.

Toplumun yarısı gibi görünen ama hepimizin daha fazlası olduğunu bildiğimiz kesitin beklentilerini karşılayacak adımları atabilmesi için, sistem partilerinin bu ana akım medyanın ittiği yere sürüklenmeyecek stratejiler üretmeleri gerekiyor. Algı operatörlerinin sürekli çalıştığı alandalar.

Partilere sopa olup kafamıza insinler diye üye olmuyoruz elbette. Biraz öne çıkan isimlerin geriye itilmesi, dışa atılması, bugün Türkiye’de kurulu olan mekanizma ile ilgili. Yaşamak istiyorlarsa, 2019  edebiyatını bırakarak, tasfiye sürecine son vermeliler. Sistem partileri özüne dönmeden Türkiye normaline dönemez.

Aksi durum, yani eski, parti bağları güçlü, toplum nezdinde değer bulmuş kişilerin disiplin sopası adı altında tasfiyesi, laik, demokratik Cumhuriyet’i tasfiye ederek yerine İslam Cumhuriyet’ini ikame etmek isteyenlere destek olmaktır.

Bunun vebali çok büyük. Türkiye’ye yarar sağlamak istiyorsak, partilerin dönüşümünün seyircisi olmayı bırakmalı, partiler, kurumlar hepimizin diyerek sahip çıkmalıyız.

Kuvvetler ayrılığı, anayasa, dolayısı ile hukuk ve adalet, siyaset ve bilim yok hükmünde. Ortada sadece tek kişi etrafında merkezileştirilmeye çalışılan bir güç var. Ve iktidardaki parti bunun aracısı haline getiriliyor. Diğer partilerin kendi içlerine itildikleri yerden çıkarak tüm bu yok edilenleri yeniden var etmek için kollarını sıvaması gerekiyor.

Sonuçlar üzerinden ilerleyen ve güç odağı haline gelmek isteyenin karşısında kenar süsü olarak (uydu partiler) oluşturacağı partiler arasında önceki sistemin (parlamenter rejimin) partilerinin olacağını düşünmüyorum.

Meclis’e girebilmek ve Meclis’te kalabilmek mücadelesinin ötesini görebilen parti ilkelerini özümsemiş, Cumhuriyet değerlerini kuşanmış kadrolar oluşturup, ana akım medyanın ittiği yöne değil, toplumun sesine kulak veren yapılanmaya gereksinimleri var.

Bana göre, köprüden önceki son çıkış 2019 değil. Şimdi bu dönüşümün gerçekleşmesi gerekiyor acilen. 2019’a kadar kendisini kurucu egemen irade olarak gören, 2019 sonrasının düzeninin alt yapısını kurmuş olacak. Hatta 2019 tarihi öne çekilebilir de!..

Muhalefet güçlensin istiyorsak, toplumsal muhalefetin de güçlenmesi gerekiyor. Toplum da her şeyi partilerden beklemek yerine, uyarıcı görevini yapabilmeli. Demokrasi, siz ne kadarını istiyor ve var edebiliyorsanız o kadar olacaktır.

Kurumlar demokrasinin adresi değil aracısıdır. Vaz geçmişlerse, kurumlardan vaz geçmek yerine onları olmalarını istediğimiz yere itmemiz gerekmiyor mu? Birilerinden, kurumlardan bekleyerek var edemeyiz özgülükleri. Var olan özgürlükleri ve hakları kullanmıyorsak, daha ötesini nasıl elde edeceğiz.

Sadece kurumları suçlayarak ve beklentiye girerek çıkamayız bu süreçten, gidişe itirazı olanlar kendi motivasyonlarını da gözden geçirmeliler. Dışlananlar birliktelik oluşturarak güç odağı haline gelebilirler. Ki, nitekim MHP bu örneği verdi. CHP’nin dışlanan kadroları dağınık.

Dağıtma, dağılma, tasfiye…. günümüz partilerinin özeti. İktidardaki partinin iktidarda kalabilmesi buna bağlı. İktidara talip olan partiler, bu süreci durdurmakla başlamalı.

Türkiye’nin yarar sağlaması sorununa gelince, bunun siyasal partilere bırakılmayacak kadar önemli olduğunu ve hepimizi ilgilendirdiğini düşünüyorum. Rutte ile başlamıştık, ondan ilhamla diyebilirim ki; “popülizmin en yanlış türüne teslim olduk”!…

Önce buradan çıkmamız gerekiyor.

Bunları düşünmeme vesile olduğunuz için teşekkür ederim.

parmakhttp://www.kanalben.com/haber/406224/siyasette-populizm-sagduyuyu-olduruyor-mu.html

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

YAŞAM ARZU'SU

Yaşam sadece vişneli çörek kutusu ya da mayın tarlası değildir...

İdris'in Otağı

Sevgi Çiçeklerimi Koparabilirsiniz

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

minimalist günlük.

bilinçli farkındalık, minimalizm

%d blogcu bunu beğendi: