Yorgun saat bu gece 12’yi vurduğu an…

a.enginAydın Engin

Başlığı değeri az bilinmiş şair Ümit Yaşar Oğuzcan’dan ödünç aldım. O “Yorgun saat 12’yi vurduğu an beni hatırla” diye yazmıştı.İlgili resim

Tanışmışlığım, masasına oturup rakı içmişliğim var. Biraz değiştirirsem bana kızmaz, göz yumar: 

ok2“Yorgun saat bu gece 12’yi vurduğu an seni düşüneceğim…”


Baba… 
Ödemişli terzi Sadık. Bak, Ödemiş Asri Mezarlığı’nda, az ötende yatan, annem, İzmir kızı Adalet Hanım sana ince mezeler hazırladı. Evimizin küçücük avlusundaki turunç ve leylak ağaçlarının arasında kurulan masada, önce suyu, sonra buzu konmuş bir duble rakı, dibi yakut renkli, Ege işi küçük kadehinde seni bekliyor.

Her zamanki gibi küçük bir yudumu gözlerini yumup adeta şehvetle al, ağzında gezdir, sonra iç. 
Yorgun saat bu gece 12’yi vurduğu an seni düşüneceğim

***

Anne… 
Mavi-yeşil gözlerinde Ege denizi kıpırdaşan İzmir kızı, hadi bana ninni niyetine okuduğun o çocuk şarkısını söyle: 
“Yemyeşil kırlarda / Bir yavru geyik varmış / Annesinin yanında / Hoplaya sıçraya oynarmış / Mini minicik, mini minicik, mini mini miniminicik…” 

Sarıl bana. Kokunu ve hilâfsız sevgini bana yolla ve şarkıya kaldığın yerden devam et “Adı da miniminicik küçük küçücük Aydınmış, Aydınmış…” de. Ben kıkır kıkır güleyim, sonra uyurum… 
Yorgun saat bu gece 12’yi vurduğu an seni düşüneceğim

***

Kız kardeşim… 
Büyüdüğünde sert dergilerde takma adıyla sert yazılar yazan ve henüz çok küçükken, sömestr tatilinde Ödemiş’e gelen yoksul abinin pabuçlarının altının delik olduğunu gördüğünde ağlayan kız kardeşim… 
Yorgun saat bu gece 12’yi vurduğu an seni düşüneceğim

***

Oğlum… 
Adını sadece ekim ayında doğduğun için Ekim koymadığımızı biliyorsun. Bunu sakın unutma… Zor ve zorlu günleri geride bırakmışlığının bana verdiği bencil huzurla, gelinim Desiree ve iki torunum, delikanlı Can ve yeryüzünün en güzel cadısı Sara ile benden çooook uzaklardasınız.

Toronto nire, İstanbul nire!.. Hepinizi kucaklarım. Seni, göğsüme bastırır öyle kucaklarım… 
Yorgun saat bu gece 12’yi vurduğu an seni düşüneceğim

***

Akın… 
Benim müebbet vekilim. Aklına, tükenmek bilmez çalışkanlığına ve gösteriş yapmadan sorun çözebilme yetine en muhtaç olduğumuz günlerde yeni yıla Silivri mapus damında giriyorsun. Yeni yıla dimdik ve gülümseyerek gireceğini bilmek beni rahatlatıyor. Şey… Seni özledim… 
Yorgun saat bu gece 12’yi vurduğu an seni düşüneceğim

***

Murat… 
Çok müdürüm oldu. En iyisi sensin ve bu bir gönül alma cümlesi değil. Bu akşam da gazeteyi “sensiz” yaptık. Bu bize keder verdi ama keyif de verdi. Sen yanımızda, başımızda olsan gazeteyi bu kadar çabuk bitirip yılbaşı sofrasına oturamayacaktık. İlle bir eksik arayacaktın.

Daha iyiyi yakalamak, haberi daha da derinleştirmek, okuma lezzetini daha da artırmak için bir şeyler bulacaktın. Öcünü bir sonraki yılbaşı alırsın artık. Söz, hiç itiraz etmeyeceğiz ve sen “paydos” diyene kadar yazıişleri masasından kalkmayacağız. Ama bu gece… 
Yorgun saat bu gece 12’yi vurduğu an seni düşüneceğim

***

Ahmet… 
Cuma günü hücre arkadaşın Emre’yi (İper) kapmayı başardık. O da artık “Dışardaki gazeteciler”den biri oldu. Olasıdır, bu gece bir F Tipi’nde tek başına yeni yıla gireceksin. Dert etme. Benim de iki yılbaşını “içeride” geçirmişliğim var. Biri bir tecrit hücresinde senin gibi tek başınaydı.

Yani dert etme. Elini “sol memenin altındaki cevahir”e koy. Seni ısıtacak. Voltaya çık. Bir yanında beni, Aydın Abi’ni göreceksin. Öteki yanında sevdiğin, çok sevdiğin kadın, Yonca ve başımın yeni ve çok güzel püsküllü belası olmaya hazırlanan, artık koca bir kız olmuş Mina var. 
Yorgun saat bu gece 12’yi vurduğu an seni düşüneceğiz

***

Deniz… 
Birkaç gün önce genç ve sahiden çok güzel bir Fransız kadın meslektaş benimle uzun bir söyleşi yaptı. “İçerideki” gazeteciler üstüne sorular sordu. Fransa’nın Almanya’ya komşu Alsas bölgesindenmiş. Yani Alsas Almancası ile konuştuk (“Gel de anla, gel de anlat” yani). Bir gazeteciyi daha soracak ama bir türlü adını çıkaramıyor.

Notlarını karıştırdı, bulamadı. “Alman ama Türk de… Yani Türkiye’de hapiste ama Alman o… Hem Alman, hem Türk” diye bir şeyler mırıldanıyor ama ne ben anlıyorum, ne o anlatabiliyor. Sonunda “Hani yakışıklı gazeteci” deyince, inanmayacaksın ama anladım. Deniz Yücel mi” diye sordum.

 “Eveeeeeet, o işte” deyiverdi. Yeni yıla girerken bu minik anekdot sana yeni yıl armağanı olsun… 
Yorgun saat bu gece 12’yi vurduğu an seni düşüneceğim

***

Ey benim bu gece yurdum hapishanelerinde volta atan kadın ve erkek, yaşlı ve genç, Türk ve Kürt meslektaşlarım… 
Yorgun saat bu gece 12’yi vurduğu an sizi düşüneceğim, sizi düşüneceğiz…

cumhurhttp://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/895916/Yorgun_saat_bu_gece_12_yi_vurdugu_an….html

Bir Yanıt

  1. 60’lı yılların ilk yarısında bir gün:
    İstanbul’un güzide semtlerinden birinde bir Kitapevinde çalışıyorum, o zamanlar kim olduklarını, neci olduklarını tam olarak kavrayamadığım nice BÜYÜK İNSAN tanımıştım…

    Haluk Tansuğ (Türk Haberler Ajansı genel Müdürü)
    Yusuf Ziya ORTAÇ (Akbaba karikatür Dergisi Sahibi)
    Nezihe ARAZ (Edebiyatçı Yazar)
    Erol Simavi – Haldun Simavi (Hürriyet Gazetesi sahipleri Kardeşler)
    Leyla SOYKUT (Hürriyet Gazetesi Yazarı)
    Altan ERBULAK (Yeni Sabah Gazetesinde Karikatürist)
    Altan GÜNBAY (Devlet Tiyatrolarında Opera Sanatçısı)
    Ümit Yaşar OĞUZCAN (Şair)
    Necati ZİNCİRKIRAN (Hürriyet Gazetesinde Yazar-Yönetici)
    Suphi KANER (Yeşilçamın sakin ama kaliteli oyuncusu)
    Sami HAZİNSES (Yine Yeşilçamın büyük karakter oyuncusu ve daha yeni öğrendiğim ve kendisinin bir söyleşisinde: “Ermeni olduğumu ben öldükten sonra yazarsınız” diyerek dinini saklamak zorunda kalan büyük insan) Ve bunu okuduğumda bir kez daha insanlığımdan utanmıştım..
    .
    Ve isimlerini şu an hatırlayamadığım nicelerini tanıma mutluluğunu ermiştim!…
    Bu ne müthiş bir zamanmış benim için..

    O zamanlar günlerden bir gün kapıdan içeriye bir adam girmişti.
    Gür simsiyah ve sık saçları ile küçük bir adam.
    Kitapevi sahibi Kemal Bey’e bir şeyler söylüyordu o utangaç haliyle.
    Kulak misafiri olmuştum istemeden;
    …diyordu ki bu küçük adam:

    “Kemal Bey, cebimde beş kuruşum yok, eve çocuklara ekmek götürmeliyim, acaba kitaplarımın karşılığı olarak biraz para verebilir misiniz?”

    -Kemal beyin yanıtı kanımı dondurmuştu o yeni yetme dünyamda!

    “Kitaplarınız hiç satmıyor ki, satılmadan para veremem sonra gelin!”

    Boynu bükük, gözleri dolmuş üzgün bitkin çıkmıştı sokağa bu küçük adam…
    Ben de çıkmış, ardından üzgün bakakalmıştım bu küçük adamın.
    Bu kahrolmuş, omuzları çökmüş “küçük adam” işte bu adamdı…
    ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN…

    O günden sonradır ki ben, bu küçük adamı ama bu büyük şairi asla unutamadım…
    Hayalimde hep omuzları düşük üzgün bitkin gidişidir evine, ekmek alacak parası olmayan…
    Acaba çocuklarına ne demiş nasıl açıklamıştı ekmek alamadığını?

    Ve ben yine utanmıştım insanlığımdan, kendimi insan sandığımdan…

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Dağ Medya

Hayvan Medyası

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

minimalist günlük.

bilinçli farkındalık, minimalizm

Yıldız Teknik Üniversitesi

Sürdürülebilir Kampüs Komisyonu

artidergi897604762.wordpress.com/

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Hizmet Kulübü Artı Dergi

SUSMA

Araştır, Soruştur, Konuş. SUSMA

%d blogcu bunu beğendi: