‘Barış’ sözcüğü ve bazı ‘anayasal’ haklar…

murat-sevincMURAT SEVİNÇ

Türkiye’de hemen her konuda olduğu gibi Ortadoğu konusunda da uzmanlaşmış milyonlarca insan ve tabii yüzlerce gazeteci var. ‘Barış’ sözcüğü ve bazı ‘anayasal’ haklar…Mucizevi bir toplum bu.

Sıradan bir yurttaş, bir ölümlü olarak benim bu konularda ne yazık ki bir uzmanlığım, söz söyleyecek birikimim yok. Olsa olsa bir iki kitap, Aydın Selcen, Fehim Taştekin, İlhan Uzgel, Ceyda Karan, Ümit Kıvanç yazıları vs…

Anlamaya çalışıyorum yalnızca olup biteni.yatay..

‘Barış’ sözcüğü ve bazı ‘anayasal’ haklar…

Hâl böyleyken, bu yazıda iyi kötü fikrim olan ‘Anayasa’nın bazı ‘norm’larını hatırlatmak istiyorum yalnızca. Hem belki ‘tam destek’ veren CHP’liler de ellerine bir anayasa alıp okumak ister.

Belli ki bu sorunlara dair AKP’den farklı hiç bir siyaset önerisi olmayan ve bu nedenle ‘tam destek’ veren CHP’liler, hiç olmazsa ülkede yürürlükte bir anayasa olduğunu hatırlayıp/hatırlatıp ‘düşünce özgürlüğü’nü ve ‘barış’ sözcüğünü anmanın suç olmadığını da duyuruverirler. Bu kadarcığı ‘muhalefet’ bile sayılmaz.

Böylece, ‘Aman Allah’ım yoksa CHP muhalefet mi yapıyor’ tepkilerinden çekinip endişe duymalarına gerek kalmaz.

‘Sosyal demokratlık’ (ve kuşkusuz ‘çağdaşlık’) iddiasındaki bir partinin, Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun yüzde biri kadar sözü olmaması hakikaten ne hüzünlü bir durum (Merak eden Karamollaoğlu’nun tivitır hesabında yazdıklarını okuyabilir). Kendisine katılırsınız katılmazsınız, seversiniz sevmezsiniz; buna mukabil CHP’nin, Saadet Partisi liderinin iki cümlesini dahi olsun kuramamasındaki vahameti görmezden gelmezsiniz herhalde.

TBB Başkanı Feyzioğlu’nun açıklamalarına ise değinmeyeceğim. O hırslı insanın  ‘anayasa’ ve ‘hukuk’ ile pek alışverişi olmadığını baştan beri biliyoruz. Erdoğan’ın karşısında bir saatten uzun konuşma yapıp akıl verirken de, bugün 170’in üzerinde insanın imzaladığı bildirgeye malum tepkiyi gösterirken de, aynı insan.

Gelelim ‘asli’ konuya.

Değerli okuyucu;

Türkiye’de sıradan insan, yurttaş olduğunu düşünmez. Kendisini devlet zanneder. İnsan hakları alanındaki en yakıcı/temel sorunumuz bana kalırsa budur. Oysa ki memleketinin anayasası, diğer anayasalar gibi yurttaş  ‘temel hak ve özgürlükler’ini güvence altına almak için vardır. Anayasal haklar demeti, yurttaşı devlete karşı korumak içindir. Türkiye’de ve her yerde.

Gücü olan/yeten, dünya ya da bölgesinde söz sahibi olan devletler, bir yerlere farklı araçlarla /yöntemlerle/gerekçelerle müdahale edebildi ve edebiliyor, geçmişte ve günümüzde. Bu ‘müdahaleler’in farklı gerekçeleri olabiliyor. 

‘Demokrasi’nin beşiği İngiltere, diğer  ‘demokratik’ ülke olan ABD ile birlikte komşumuza müdahale edebilmek için ‘kitle imha silahları’yalanına uydu ve müttefik ‘demokrasi’lerle birlikte Ortadoğu’yu kan gölüne çevirdiler.

Nitekim gerekçenin ‘yalan’ olduğunu İşçi Partisi’nin sahtekâr lideri Tony Blair de itiraf etti (“Zannettiğimiz düzeyde değilmiş, bir hata olmuş” dedi!). Halihazırda da, hemen tüm ‘büyük güçler’ bir yerlere şekil verme, pay kapma derdinde.

Evet devletler böyle şeyler yapar/yapıyor. Ve ‘demokratik’ devletlerde olup bitene ‘karşı olan’ yurttaş grupları da her zaman olur/oluyor.

Muhtelif yurttaş kesimleri, kendi vergileriyle hareket edebilen devletlerinin her siyasetine katılmak, onay vermek zorunda değil. İnsanlar, her yerde ‘katılmama’‘Evet dememe’  hakkına sahip. Demokratik sistemleri diğerlerinden ayıran en önemli etmenlerden biri de bu. Düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırları, basın özgürlüğünün niteliği, böylesi ölçütlerle belirleniyor.

Ayrıca eğer yanlış hatırlamıyorsam Erdoğan da, 1990’larda henüz RP üyesiyken, diğer muhalefet partileriyle birlikte ‘Barış Yürüyüşü’ gibi organizasyonlarda yer almıştı. Devlet siyasetine karşı durmuştu! Ve unutmayın, yine Erdoğan, okuduğu şiir nedeniyle yargılanıp hüküm giydi. ‘Düşünce ve ifade özgürlüğü’nü ihlal eden bir yargılama sonucunda.

Şimdi Anayasa hükümlerine bakalım. Düşünce ve ifade özgürlüğüne dair anayasal ilkelere.

Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları pek haberdar olmasa da bir anayasaları var. 1982 tarihli. Defalarca değiştirildi, hâlâ yürürlükte.

İşte o Anayasa’nın bir de ‘Başlangıç’ kısmı var. Anayasa’nın 176. maddesine göre  ‘Başlangıç kısmı anayasa metnine dahildir.’

Anayasa’ya dahil kabul edilen, son derece uzun ve lüzumsuz ifadelerle dolu olan Başlangıç kısmı, bir yerinde şöyle diyor: “…Türk vatandaşlarının… ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu…”

Görüldüğü gibi yurtta ve dünyada barış talep etmek, anayasa ilkesidir. Cumhuriyet, bu ilkeyi talep eden vatandaşların ‘uyanık bekçiliği’ne emanet edilmiştir.

Anayasa’nın İkinci Kısmı’ndaki ‘Genel Hükümler’ de, yurttaşın kişiliğini, manevi gelişmesini ve bütünlüğünü güçlendirici ilkelere yer verir. Aynı zamanda 13.madde ile bir hakkın nasıl sınırlanabileceğini de kusursuz biçimde hükme bağlar. Temel hakların sınırlanamaz bir ‘özü’ olduğunu söyleyerek.

Anayasa’nın 15.maddesine göz atalım. Anayasa’nın 15.maddesi, ‘Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması’ başlığını taşır. Ha demek ki bazı olağandışı durumlarda yurttaş haklarının kullanılması   ‘sınırlanabilir’  ve   ‘durdurulabilir.’

Fakat bu hüküm öyle tehlikeli ki, aynı madde son derece özenli bazı sınırlar/istisnalar da getirmiştir. Madde önce söz konusu durumları saymış: “Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde…” (16 Nisan değişikliğiyle ‘sıkıyönetim’ kaldırıldı; henüz yürürlüğe girmedi)

Biz en ağır duruma bakalım: Savaş. Diyelim ki TBMM savaş kararı aldı. Bu durumda hak ve özgürlükler olağan dönemden farklı olarak sınırlanabilir. Ancak, söz konusu sınırlamalar, ‘milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler’e’ uygun ve ‘durumun gerektirdiği ölçüde’  olmalı.

Ardından diyor ki aynı madde (savaş durumunda bile): “… kişinin maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulmaz… kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz… suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.”

Demek ki, kendisi de bir Mülkiyeli olan ve anayasa dersleriyle pek ilgilenmemiş görünen dışişleri bakanının, ‘harekata karşı çıkanların terörist örgütleri desteklemiş olacakları’  yönündeki beyanının, anayasal açıdan bir karşılığı yok. Savaş durumunda dahi insanlar düşünce ve kanaatlerinden dolayı suçlanamaz ve savaş durumunda dahi ‘suçsuzluk karinesi’ esastır.

Ayrıca bir bakan ya da herhangi bir siyasetçi kimin terörist olduğuna karar veremez. Yurttaşı bu rahatlıkla itham edemez. Tabii, verili hukuk düzeninden söz ediyorum. Yoksa, ‘Ne anayasası koçum’pratiğinde, elbette mümkündür.

Anayasa’daki ‘basın özgürlüğü’‘düşünce özgürlüğü’ ve ‘ifade özgürlüğü’ ilkelerini ayrıca anmaya gerek var mı? Yok ama hiç olmazsa 25.madde ile hükme bağlanan  ‘Düşünce ve kanaat hürriyeti’ başlıklı maddeyi aktarayım: “Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir.

Her ne sebep ve amaçla olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle suçlanamaz.” Yeteri kadar açık değil mi? Anayasa’nın, hakların sınırlanmasını düzenleyen 13.maddesi, 2001 değişikliğiyle  ‘genel sınırlama’ gerekçesinden arındırılmıştı. Haliyle 25. madde için bir sınırlama da öngörülmemiştir.

‘Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti’ başlığını taşıyan 26.maddede bazı sınırlama gerekçeleri var ancak o sınırlamalar da Anayasa’nın 13.maddesine uygun yapılmalıdır. Yani, sınırlama ‘ölçülü’ olmalı ve hakkın ‘özüne’ dokunmamalıdır.

Burada, ‘Düşünmek cezalandırılmıyor, sorun onun ifade edilmesinde’ itirazı yapılabilir. O kadar basit değil. Anayasa’daki bu ayrım (düşünme ve ifade etme) zaten başlı başına bir sorun. Çünkü dile getirilmeyen düşünce doğal olarak yalnızca düşüneni ilgilendirir.

Önemli olan, düşüncenin ‘dile gelmiş’ hali. İşte dile gelen düşünce, yani ‘ifade’, bazı durumlarda kuşkusuz sınırlanabilir. Örneğin (yine 26.maddeye göre) kamu düzeni, milli güvenlik, bölünmez bütünlüğün korunması, suçların önlenmesi gibi gerekçelerle…

Ancak yinelemek gerekirse, tümü yoruma muhtaç söz konusu gerekçelere dayanılarak yapılan sınırlamalar da, yine Anayasa’nın 13.maddesine uyarınca ‘ölçülü’ olmalı ve hakkın ‘özünü’ ortadan kaldırmamalıdır. Onu kullanılmaz hale getirmemelidir. Mesele bu.

Ayrıca, halihazırda ‘susma’nın da bir toplumsal baskı nedeni haline geldiği, TV’lerde (mesela bir magazin programında) ‘sosyal medya hesabında beklenen paylaşımı yapmayanlar’ın listelerinin çıkarıldığı, bir kadın oyuncunun   ‘harekat’  yerine   ‘Alaska’ konusunda yaptığı paylaşıma gösterilen tepki nedeniyle yazdıklarını silmek zorunda kaldığı (sonrasında tepki gösterenlere hak verdiği) görülüyor. Ezcümle, yalnızca konuşmanın değil, susmanın da ‘risk’ oluşturduğu bir atmosferdeyiz.

Burada da Anayasa’nın ‘Devletin temel amaç ve görevleri’başlığını taşıyan beşinci maddesine bakmalıyız. Düzenlemeye göre devletin temel amaç ve görevlerinden biri,  ‘…insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak’tır.

Kişinin manevi varlığını geliştirebilmesi için gerekli koşullardan biri, tercih yapabilme özgürlüğüne sahip olmasıdır. Devlet, kişilerin baskı altında kalmadan  ‘davranabilmesi’ için gerekli koşulları yaratmakla ‘görevlidir.’

Peki tarafı olduğumuz sözleşmeler ne durumda dersiniz? Malum, Anayasa’nın 2004’te (AKP tarafından) değiştirilen 90.maddesine göre temel haklara dair sözleşme hükümleri (tarafı olduğumuz) yasalardan üstün (md.90/5)! Örneğin BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 20. maddesine (bend1) göre “Her türlü savaş propagandası hukuk tarafından yasaklanır.” Türkiye bu sözleşmeyi 2000’de imzaladı ve Sözleşme AKP döneminde (!) 2003’te onaylandı.

Yine, belli bir tarihten sonra (Aralık 1978’deki bir BM Bildirisi ile) ‘barış içinde yaşamak’ da, bir ‘insan hakkı’ kabul edilmiştir. Kasım 1984 tarihli BM Genel Kurulu kararı şöyle diyordu: “…tüm insanlar kutsal bir hak olan barış içinde yaşama hakkına sahiptir.”

Yazı uzamasın daha fazla…

Yürürlükteki hukukumuz, anayasa ve taraf olunan sözleşmeler ile uluslararası hukuk açısından ‘barış talebi’ haktır. Her zaman, muhtelif gerekçelerle savaş olduğu gibi, her zaman o savaşa karşı çıkan insanlar da olmuştur. Zor ve zahmetli olan da budur. Yeryüzü, o karşı çıkanlar sayesinde daha ‘yaşanabilir’ bir yer haline gelir.

Bu yazının hemen başında yapıldığı gibi, ‘Savaş dediğin her yerde oluyor, çocuk olmayın yav’ buyuran, çok bilmiş ‘reel politik’ cingözlerinin herhangi bir yeri ve şeyi güzelleştirdiği, iyileştirdiği görülmedi bugüne dek.

Üstelik, kusuruma bakmasınlar, o cingöz reel politik yaygaracısı akademisyenlerin bir kısmını tanır, sair zamanda neler konuştuklarını ve nerelerde bedelli askerlik yaptıklarını bilirim. İleride bir gün neler yazıp söyleyeceklerini de biliyorum. Kumaşları hakkında fikrim vardır.

Muhterem okuyucu,

“Barış iyi bir şeydir, insanlar, çoluk çocuk ölmesin” demek, “Sorunlarımızı diplomatik yollarla çözmeliyiz” demek, aslında Türkiye’de çoğu zaman zannedildiği kadar vahim bir talep/dilek değil. Sizler gibi, bizler gibi düşünmeyenlerin de düşünce ve ifade özgürlüğünü savunmalısınız, savunmalıyız.

Düşünce özgürlüğü tüm hak ve özgürlüklerin temelinde yer alır. Bu özgürlük olmadığında, insan olmaktan çıkarız. İçine organların tıkıştırıldığı deri bir torbaya dönüşürüz.

Bakınız, anayasa ilkelerini alt alta yazmaktan ibaret olan bu sıradan yazıyı kaleme alırken dahi tedirginlik duyuyorsam eğer, emin olun şu ‘koşullar’dan hiç kimseye bir hayır gelmez.

Bir günün iktidarı, bir başka günün ‘ifade hürriyeti savunulması gereken’ muhalifidir. Akıldan bir an olsun çıkarmamalı bu gerçeği.

İnsanız, yurttaşız, eşitiz. Memleketin bir anayasası ve yurttaşın anayasal hakları var. Azınlıkta kalan düşünceyi, ‘çoğunluğa’ ve ‘devlet’e karşı koruyan haklar.

Birlikte yaşam, her siyasal görüşten ve partiden yurttaşın, yaşamına ve haklarına, sözüne sahip çıkabilmesiyle mümkündür. Düşünce ve ifade özgürlükleri, demokratik sistemin sac ayağıdır. Türkiye’de yaklaşık seksen milyon yurttaş yaşıyor. Tabiatıyla pek çok konuda birbirinden farklı düşünen, milyonlarca insan.

Türkiye Cumhuriyeti, bir yandan bedelli askerlik için fırsat kollayıp diğer yandan elinde kılıç kalkanla TV dizisi seyredenlerden ve ihalelerden mahrum kalmamak için ne yapacağını şaşırmış sermayedardan, süfli burjuvaziden ibaret değil. Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye’de yaşayan ve ‘yurttaşlık’ bağı olan herkesindir…

Okuma önerisi: Genç kuşak belki okumamıştır. Dün vefat eden edebiyatçı Ursula Le Guin’in kitaplarını, hiç olmazsa ‘Mülksüzler’i, özellikle genç okurlara ısrarla tavsiye ederim. Genç arkadaşlar, inanın yaşam Türkiye siyasetinden, siyasetçilerinden daha renkli, canlı ve verimli. Okuyunuz…

http://www.diken.com.tr/baris-sozcugu-ve-bazi-anayasal-haklar/  

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

YAŞAM ARZU'SU

Yaşam sadece vişneli çörek kutusu ya da mayın tarlası değildir...

Post-truth

Her gelecek, kendine bir geçmiş arar..

İdris'in Otağı

Sevgi Çiçeklerimi Koparabilirsiniz

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

<span>%d</span> blogcu bunu beğendi: