Veysel Alankaya: Oyuncudan ziyade insanlar nasıl geçiniyor?

ikadın-tiyatroCansu Fırıncı

Son dönemde artan yasaklama, engelleme ve sansür olaylarına karşı Kadıköy Nâzım Hikmet Kültür Merkezi, Mart ayını Karanlığa Karşı Yaşasın Tiyatro ilan etti.

13 Mart Salı 20.30’da Oyun İşleri’nin Gogol’ün ünlü öyküsünden sahneye uyarladığı Palto oyunu sahne alacak.

soylesiTiyatro seyircisinin yoğun ilgi gösterdiği tek kişilik oyunun oyuncusu Şükrü Veysel Alankaya’yla Palto’yu, geçim derdini ve asgari ücreti konuştuk.yatay..yatay..

Ben klasik soruyla başlayayım. Palto deyince Şükrü Veysel Alankaya, Şükrü Veysel Alankaya deyince Palto akla gelir. Bu bütünleşme nasıl sağlandı?

Bu güzel bir hikâye. Konservatuvarın son senesi, mezun olmak üzereydim. Bir sinema filmi görüşmesine gidiyordum. Görüşmeye giderken kendimi AVM’de tişört alırken buldum. Güzel görüneyim istiyorum. Halbuki aynı tişörtten evde bir sürü var. Tişörtü almaya doğru koştururken bir anda durdum.

O dönem elimde iki metin vardı, biri Gogol’ün Palto’su biri Kafka’nın Dönüşüm’ü. İkisinden birini oynamak istiyordum ama hangisini oynayacağıma karar verememiştim. O anda Palto’yu oynamaya karar verdim. Çünkü biz öyle bir toplumda yaşıyoruz, metalara daha fazla önem veriyoruz.

Masanın şekli bizim için hangi ağaçtan ve nasıl yapıldığından daha önemli. Günümüzde bu daha da fazla böyle. Geçenlerde bir yerde okumuştum, yazıda diyordu ki “eskiden mahallemizde beş on kişiyle yarışırdık şimdi sosyal medyada milyonlarla yarışıyoruz.”

Ben dört yıllık bir konservatuvar eğitimi aldım ve bu eğitimden bir şeyler çıkarmak istiyordum, öğrendiklerimi yoğurup. Çünkü bizde tek bir ekol yoktu, hocalarımın hepsi farklı ekollerden gelmişti ve bu ekollerin hepsini kullanmak gibi bir niyetim vardı. Palto bunun için çok müsaitti ve beni zorlayacağını da düşündüm.

Çünkü ilk gerçekçi Rus hikâyesi. Hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık, deniyor ya, bizim sinemamızdaki Zebercet gibi ilk sıradan insanı çıkartıyor edebiyata. Sıradan insanın ilk öyküsü. Yazıldığı dönem 1. Nikolay dönemi, otokrasinin babası, dehşetli bir baskı var, yazıldığı dönem epey eleştiri almış bir metin.

Bu dönemde de bazı metinleri yazamıyoruz, yazsak da oynayamıyoruz ya o dönem de böyle bir dönem. Bunların hepsi bir motivasyon kaynağı oldu bizim için ve bu rejiye de yansıdı. Rejiyi klasik bir anlayışla ya da zaten oyunlaştırılmış haliyle, gerçekçi bir üslupla oynamak yerine biz bu öyküyü nasıl ‘kırarız’ diye başladık.

Bu nedenle de çeviriyi baştan yapmak istedik ve oturup da masa başında değil sahne üzerinde yaptık. Çeviren arkadaşım bana kanavasını söyledi ve ben de doğaçlamasını yaptım. Bir sahneyi belki haftalarca doğaçladığımız olmuştur. Doğaçlaya doğaçlaya ses kaydı ala ala bir çeviri metni oluşturduk.

Yani aslında ben Palto’nun birebir çevirisini değil kanavasından yola çıkarak çevirdiğimiz daha serbest bir metni oynuyorum. Gogol’un sadece Palto’daki sözleri yok oyunda başka kitaplarında söylediği cümleleri de var.

Yani önce metni bozduk, sahne üzerine uyarlarken de Geleneksel Türk Tiyatrosu yöntemlerinden yararlanabileceğimin farkına vardım. Geleneksel tiyatromuzdaki ‘yeni dünya’ mantığından yararlandım.

Yani dekor olarak kullanılan içi boş çerçevenin her dönüşünde mekanın ve zamanın da değişmesinin bu oyuna çok hizmet edebileceğini düşündüm çünkü oyunda da çok mekan ve zaman atlamaları var.

Araştırdık, kafa patlattık, kuram kitaplarına daldık ve bu oyunu bir Karagöz perdesiyle sahneleyebileceğimize karar verdik. O dönemde Karagöz panosu kullanıyorduk. İstanbul’a taşınınca panonun nakliyesi pahalı olduğundan, perdeye döndük.

Oyunun sonunda canlandırdığın bütün tipleri tek tek selama çıkarıyorsun, her tiplemenle ayrı ayrı selam veriyorsun seyirciye. Bir taraftan şizofrenik bir hal bir taraftan çok gerçek. O anda ne hissediyorsun?

Oyundaki her bir tip öyküdeki gerçek bir karakter. Ve onların hepsi aslında gerçek dünyamızda olan insanlar. Oyunun sonunda seyirciyi tek bir kişinin, Akaki Akakiyeviç ya da anlatıcının değil de her bir tipin ayrı selamlamasının nedeni eğer her bir rolü başka bir oyuncu oynayacak olsaydı seyirciyi onların selamlayacak olması.

Oynarken her bir tipte bir değişim oluyor, kostümle, aksesuarla, beden diliyle, jestle, mimikle ama her biri aslında başka biri. Bu selamı denediğim andan itibaren en çok dikkat ettiğim şey şu, hangisi daha çok alkış alacak!

Hani bazen izlediğin oyunda en beğendiğin oyuncu selama çıkınca ayağa kalkarsın ya, gerçi bizde sadece ünlüler selama gelince ayağa kalkıyorlar, ben de hangi tiple selam verince daha çok alkış gelecek onu merak ediyorum.

Seyircinin oyunla kurduğu ilişki nasıl peki? Ne gibi şeyler duydun seyirciden bugüne kadar?

İlk oyundan itibaren fuaye defteri tuttum ben. Bu oyun o kadar açık bir rejiyle yönetildi ki her şekilde değişebilir, dönüşebilir ve gelişebilir. Oyun ilk çıktığında bir buçuk saatti mesela. Daha sonra oyunda bazı tekrarlar olduğunu fark edip kırpmaya başladım ve oyun 45 dakikaya düştü.

Bu sefer de fazla kırptığımı fark ettim, 60 dakikada sabitledim şu anda. Fuaye defterine gelen yorumlar çok yaratıcı çünkü insanlar orada çok özgür. İnsanlar neler neler yazdılar o deftere. İkinci deftere geçtim artık, bu da çok mutluluk verici bir şey. Çok güzel yorumlar, çok iyi eleştiriler var.

Mesela şöyle bir öneri yazmışlar, “Rusça’da s’ler konuşulurken biraz daha ince ve peltek konuşulur, oyunda bunu deneseydiniz.” Çok ince bir eleştiri ve hiç aklımıza gelmemişti. Bu arada İngilizce, Macarca, Rusça yazan var. Genelde hep besleyici yorumlar yazılmış. Bir de kendi tiyatro rejisiyle yaklaşanlar oluyor tabiî.

Bunlar daha çok tiyatrodan insanlar. Palto’dan yola çıkıp Bir Delinin Hatıra Defteri’yle bağ kuranlar, kıyaslayanlar da olmuş.

İstanbul dışında nerelerde oynadın Palto’yu?

Antalya, Eskişehir, Ankara, İzmir, Mersin, Sivas.

Sivas’a nasıl yolu düştü Palto’nun?

Sanatla ilgilenen ve kitap cafe işleten arkadaşlar istediler. Tanıtım videosunu izledik, metni de biliyoruz, Sivas’ta oynamak ister misiniz, dediler. Biz de önce bir ‘Sivas mı’ dedik. İstanbul’daki ilk senemdi, nasıl, nereden duydular diye tedirgindim. Sonra, ne olursa olsun, dedik ve bavulumuzu alıp gittik.

Bu oyunun güzel tarafı da bu, iki bavul bir şemsiye. Ve Sivas’ta çok güzel bir turne geçirdim. İyi bir salonda oynadım. Sanırım Devlet Tiyatrosu da o salonda oynuyormuş. 550 kişilik salonun tamamı doluydu hatta ek sandalyeler de koymuşlardı. Koskoca sahnede o kadar insanın karşısında olmak şöyle bir titretiyor ayakları, Sivas’ta onu yaşadım.

Peki, İstanbul’da tiyatro yapan birinin hayatını idame ettirmesi çok güç. Şükrü Veysel Alankaya nasıl ayakta kalıyor, hayatını nasıl idame ediyor?

Herhalde oradan bakınca ayakta duruyormuş gibi görünüyorum! (Gülüşüyoruz.) Bu iş farklı bir iş. Siz de içindesiniz. Söyleşiyi okuyup meslekten olanlar anlayacaktır hatta olmayanlar da. Ama sadece İstanbul’da zor değil. Eskişehir’de de Antalya’da yalnızdım ben mesela, çünkü benim ailem Urfa’da.

Yaklaşık on yıldır kira ödüyorum, on yıldır kira ödeyerek yaşıyorum ve bu çok saçma! Kira ödemek çok saçma. Kendi mesleğinin dışında işler yapmak zorunda kalıyorsun bu da seni bir süre yaratım sürecinin dışında tutuyor. Yeri geliyor garsonluk yapıyorsun yeri geliyor resim modelliği.

Şu anda Aydın Üniversitesi’nde yüksek lisans yapıyorum oyun yönetmenliği üzerine. Zaman zaman sahneye oyun koyuyorum ama her zaman para kazanmıyorum bundan, sevdiğim, istediğim için, yardım etmek için de yapıyorum bunu. Bu aralar biraz da sinemayı zorluyorum.

Her oyuncunun bir hayali vardır oyunculuğa başlarken benimki de tiyatrocu olmaktı. Ama bu aralar sinemada da olmak istediğimi fark ettim. Çünkü orada gerçekten bir karakter yaratmak mümkün. Tabiî bizim meslekte çok anlatılan komik bir anekdot vardır onu anlatayım.

Konservatuarı kazanınca ilk önce “sadece tiyatro yapacağım” deriz, ikinci sınıfa gelince “sinema da olabilir, neden olmasın”, üçüncü sınıfa gelince “abi sağlam diziler de var”, dördüncü sınıfta “reklamlarda oynarız”, mezun olunca “Flash Tv ne tarafta!”

Bir yerden sonra idealler bitebiliyor. Geçim derdine düşüyor insanlar. Ama bence insan yine de kendi idealleri doğrultusunda bir şeyleri şekillendirebiliyor. Yani istemediği, sevmediği, tasvip etmediği bir markanın sesi olmamayı tercih edebilir o insan. Sevmediği bir rolü oynamamayı tercih edebilir.

Ben oldukça dar sayılabilecek bir bütçeyle geçiniyorum buna rağmen dizi, sinema sektöründe, piyasada yapmadığım, kabul etmediğim işler oldu. Çünkü kabul etseydim mutsuz olacaktım. Bence kimse hayatını idame ettirmek için içine sinmeyen işlerin içinde olmasın. Yeterince emek sarf edince hayat bir şekilde istediklerinizi size verebiliyor.

Ama bu dönemde oyuncudan ziyade asıl insanlar nasıl geçiniyor?

Asgari ücretle insanlar nasıl geçiniyor?

Bu daha önemli bir sorun.

Geçinebilmek için haftanın yedi günü çalışan, çift mesai yapan insanlar.

İki kuruş daha fazla geçinebilmek, çocuğunun okul masraflarını kazanabilmek için…

http://haber.sol.org.tr/kultur-sanat/veysel-alankaya-oyuncudan-ziyade-insanlar-nasil-geciniyor-231158

sol_

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

YAŞAM ARZU'SU

Yaşam sadece vişneli çörek kutusu ya da mayın tarlası değildir...

Post-truth

Her gelecek, kendine bir geçmiş arar..

İdris'in Otağı

Sevgi Çiçeklerimi Koparabilirsiniz

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

<span>%d</span> blogcu bunu beğendi: