Almanya’da Türkler ve Gâvurlar Deyip Birbirimizi Ötekileştirmek Niye?

ortasProf. Dr. İbrahim ORTAŞ 

Son günlerde Akdeniz’de yaşadığımız sorunlar ekseninde konuşmalar yapılırken bir yurttaş “gâvurlar”oku ifadesini kullandı. Yanımızdaki çok genç biri “gâvur ne?” diye sordu.

Sözlük karşılığı “Müslüman olmayan (dinsiz kimse ) kişiler özellikle Avrupalı, batılıları” belirtmek için kullanılan bir sıfattır.


Son yıllarda çok kullanılmayan ifadeyi gence uygun dille anlattıktan sonra aklıma yıllar öncesi 09/01/2005 tarihinde İstanbul’dan Köln’e uçan THY-Afyon uçağında yaşadığım bir olay geldi. Yolcular uçağa alınıyor ve yerlerine oturuyorlar.

Ben de ilk sıraya girenlerden biri olarak içeriye geçtim yerime oturdum ve çantamda çıkardığım kitabımı okumaya hazırlanıyordum ki, iki kadın ve bir ince boylu kaytan bıyıklı bey koltuk numaralarının olduğu önümdeki sıraya yaklaştılar. Önümdeki sırada her halinden Alman olduğu beli olan sarı saçlı ve benizli beye yönelen kadılardan biri, elindeki biniş kartındaki sıra numarasını göstererek şu numaraya geçer misin? “kardeş biz birlikteyiz de”.

Hiç günaydın, kendi tanıtmak, rica etsem acaba yer değişikliği yapabilir miyiz? gibi beklenen hiç bir normal iletişim kurmadan doğrudan vatandaştan yerini değiştirmelerini istediler. Alman olduğunu anladığımız kişi biniş sıra numarasına baktı ve kafasını sallayarak olmaz der gibi yaptı. İnce boylu 50 yaş civarındaki hemşerim, “gâvur dedi.

Boş ver. İnsanlık yok ki“ dedi.  Anladım ki hemşerilerimin THY yer hizmetleri çalışanları tarafından her üçüne de aynı sırada yer verilmemiş, Almanın yanındaki iki sırayı kadınlara vermişler, kaytan bıyıklı erkeğe de başka yer vermişler. Bizimkilerde üçü bir arada oturmak istiyorlar.

Onun içinde tanımadıkları kişiye sıra numaralarını uzatarak sizin yerinizi değiştirirmiyiz demeye getiriyorlar. Kitabıma başlamadan, ilgi duyduğum sosyolojinin insan ilişkileri ve iletişim sorunu olan ülkemden insan manzaraları olgusu ile karşı karşıyaydım.

Buyur gelen biriniz benim yerime oturun ne olacak biriniz bir arka sıraya oturun. Ben yer değiştirim dedim. Neyse böylece kişilerle konuşma şansı yakaladım. Nereden nereye yolculuk, kimsiniz, nerelisiniz? diye bizim klasik sorgulama başladı. Anladım ki uzum zamandır Almayanda çalışıyorlar.

Sivas-Kayserili geniş bir aile üyeleriymiş. Kaç yıldır Almanya’dasınız. Almanya’dan ne öğrendiniz, dil öğrendiniz mi? Türkiye ile kıyaslama yaparsan ne iyi ne kötü gibisinden onlarca soru sordum. Tepkiler hep bildikti. Vatandaşlarımız Almanya’ya 1970’li yıllardan giden işçi ailesi. Ancak Almanca öğrenme gereksinimi çok olmamış.

Amca çat pat öğrenmiş, kadınlar çok sonra Almanya’ya aile ile bütünleşmeye gitmişler ancak çalışmadıkları için Alman toplumuna zorunlu alışveriş dışında çok karışmamışlar. Üç saatlik yolculuk boyunca yanımdaki kaytan bıyıklı ve hanım teyzeyle yaptığım sohbet beni çok etkilemişti.

Herhangi bir niyet yoklamasına girmedim vatandaşlarımızın naif dünyası ve yaşadıkları dünyanın en ileri sanayi ülkesinde yaşamanın derin sosyal yapılarını düşünmeye başladım.

Her Toplumun Kendine Özgü Kültürel Farklılıkları Var

Söz konusu yolculuğumun nedeni olan Köln Üniversitesi Botanik bölümündeki toplantımız tamamlandıktan sonra, Alman hocanın misafir oldum. Daha öncede ben de ev sahibi olarak Adana’da düzenlediğim toplantıya katılan Alman hocayı evimizde misafir etmiştim.

Daha önce İngiltere doktora yaptığım için Avrupa’daki aile içi kuraları az buçuk biliyorum. Toplantı sonrası Köln şehir merkezine yakın kalan yakınlarımın yanına geçtim. Orada da bir gece kaldım ve gördüğüm Almanya’da Türkiye’yi yaşayan bir yapının oluştuğunu gördüm. İkram edilen yemekler, sofra düzeni, ev içindeki sosyal yapının geleneksel köyümüzdeki kültürün orada olduğunu gördüm.

Hem iyi hem kötüydü. Almanya’da kültürlerine sahip çıkmam iyi, ancak içinde bulundukları kültüre kaygısız veya yabancı kalmak ise çelişkiler çıkardığı görülüyor. Gençlerin okula gittiği ve dil bildiğini ve sosyal yaşama uyum sağladığını fark ettim. Ancak yaşlılarla gençler arasında birçok alanda derin çelişkinin yaşandığı görülmekteydi.

Almanya’da yüksek sesle müzik sesi dinleten, sokakta ve trafikte kurallarına uymayan, vatandaşlarımızdan çok rahatsız olan Almanların olduğunu duyuyordum. Özellikle ırkçı eğilimlilerin bugünlerde sayıları artan grupların yabancılara karşı düşmanca yaklaştıklarını da biliyoruz. Bazıları gerçekten çok gaddar olup toptan evleri yaktıkları da olmaktadır. Neyse ki yine de yasalar ve aklı-selim insanlar yabancıların Alman ekonomisi ve toplumu için önemini anlamaktadır.

Yıllar sonra tekrar Almanya’ya gittiğimde hemşerilerimizin çocuklarının çoğunlukla ciddi bir kültür şoku yaşadıklarını gördüm. Vatandaşlarımızdan yakınlarımızdan işini gücünü kuran, varsıl konuma gelen çok sayıda insanın varlığı gurur verici. Ülkemiz için olduğu kadar Alman toplumu içinde iş ve aş kapısı araladıklarını gördüm.

Yakınlarımızın çocuklar ne tam kendi kültürünü ve dillerini biliyor ne de tam Almanca biliyorlar. Almanya toplumun sosyal yapısını (alış-veriş dışında) tam yaşayamamakta. Geleneksel aile kültürünü de tam yaşayamamakta olduklarını gördüm.

Türkiye ve Almanya İlişkileri Hep İyi Olmuştur

Yakın zaman kadar Almanlar ile gerek Osmanlı ve gerekse Cumhuriyet döneminde ilişkiler hep iyi olmuştur. Türkiye’nin müttefiki olması yanında, ekonomik gelişmemize ve yer yer kültürel gelişimi üzerinden de önemli etkisi olmuştur. Osmanlının son döneminde batıdaki gelişmeleri öğrenmek ve yenilikleri geride kalmamak için çok sayıda öğrenci, asker Almanya’ya giderler.

Türkiye üniversitelerini bugünkü temel çatısını Almanya’dan gelen bilim insanları inşa ettiler. İkinci dünya savaşında sonra Almanya’nın yeniden inşası için yüzbinlerce insanımız işçi olarak Almanya çağırıldı ve Alman ekonomisine katkımız oldu. Bugün 4 milyona yaklaşan ciddi bir Türkiyeli insan Almanya’da çalışıyor.

Kimi iş güç sahibi. Vatandaşlarımızın ülkemiz ekonomisine katkısı küçümsenemez. Diğer taraftan çoğu insanımız Alman disiplini dedikleri kurallı yaşamayı öğrendi. Kimisi, kaliteli malın Almanlar tarafından yapıldığını ve Alman arabasından başkasına binmem deyip durur.

Türkiyeli Öğrenciler Almanya’da Daha Başarılıydılar

1988 yılından il defa Almanya’ya Stuttgart’a yüksek lisans öğrencisi iken 3 aylığına gitmiştim. O dönemde çok etkilenmiştim. Tam bir kural ülkesiydi. Kentteki canlılıktan çok birey özgürlükler ekseninde insanlar çok rahatı. Üniversitenin araştırma ve kütüphane olanakları ilgimizi çekmişti. Sistematik iş disiplini o zaman görmüştük. Öğrenci merkezi, tek kişilik odaları olan öğrenci yurtları, öğrencileri kız erkek ayrımı yapmadan aynı yurtlarda kaldıkları anlayışı bize o zaman farklı gelmişti.

O dönede yabancı öğrenciler ile Alman öğrencilerinde bu kültürel farklılıkları yaşadıklarını gözlemlemiştir. Üniversitemizden ve ülkemizden orada öğrencilik yapan arkadaşlarımızın, Arap ve Asyalı öğrencilere göre daha rahat olduklarını gözlemiştim.

İnsanı Tanıdığımız Zaman Bir Birimizi Ötekileştiremeyiz

Kısadan hisseler, Almanya’ya giden yurttaşlarımızın bulunduğun ortamın kültürel yapısını bilmeleri birkaç yönden önemli. Her şeyden önce bir başka ülkeyi kendi yaşam alnın olarak belirlediysek içinde bulunduğumuz kültürü ve dili öğrenmemiz gerekir.  

En azından teknolojinin en çok yaşama uygulandığı ülkenin yemeden içmeye, gazetesi, sineması, tiyatrosunu, mimarisini müzesini bilmek gerekir. Dili öğrenmek. Bütün bulanlar kişiyi geliştirir. Kaldı ki çocuklarımız da orada Alman eğitim sistemine göre eğitiyoruz.

Ayrıca içinde yaşadığımız ortamda o insanların iç dünyasını anlamak için yeri geldiğinde misafir olmak, misafir almak da önemli. O zaman karşımızdakini ötekileştirmek “gâvur” ifadesi ile değil karşınızda farklılıkları olan, kendine göre değerleri olan bizden farklı değerleri olan bir insan olduğunu daha iyi anlarız. Yoksa sürekli o ve ben çekişmesinin bir parçası olursa ki bu bize ve hiç kimseye bir şey katmaz. 

Son yıllarda artan ırkçılık ve yabancı düşmanlığı beraberinde ayrışmaları getirdiği gerçeğini bilerek virajların keskin alınmaması gerektiğini düşünüyorum. Son 40 yıldır Almanya ile olan akademik ilişkilerim sürecinde edindiğim izlenim birbirine çok ihtiyaç duyan iki ulusun insanları yine de ciddi olumlu iş çıkarıyorlar.

Şundan eminim ki insanımız imkân sağlanırsa ve beyinlerindeki düşünceyi kontrol eden filtreleri rahat bırakılsa çok çabuk bulunduğu ortama uyum sağlar ve daha üretken sonuçlar alınır. İletişim çağında küçülen dünyada anladık ki farklılıklarımız var.

Dilimiz, inancımız, kültürel kotlarımız farklı. Buda her toplumun aldığı eğitim, iş tutma becerileri ve sorun çözme anlayışlarımız farklı.

Ancak ortak yanımız İNSANIZ. Konuşarak anlaşırız/ anlayalım da..

19/09/2020, Adana

Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova Üniversitesi,iortas@cu.edu.tr

düsün

Bir Yanıt

  1. Üstadım,
    Yıl 1980’lerin başları olmalı.
    Almanya’nın İsviçre sınırında 32 adet yüksek fırını olan ve tüm dünya ülkelerine (Corund)-Zımpara Kağıdı-Taşı (tozunu) imal ve doğaldır ki ihraç eden, ama bir çok çok başka çok değerli metaller üreten bir firmanın Tamir Servisinde çalışıyorum yıllardır…
    +++
    Bir yerde firmanın Türk tercümanı ve sendika temsilcisiyim.
    Firma idarecileri kısım şefleri ustabaşıları tarafından çok sevilen biriyim.
    +++
    Atölyemizin bir tarafında bu çok değerli metalleri üreten kısım var, birçok yüksek fırın-ocak var +/- 1.600 derecede sürekli çalışmaktalar. Hemen tüm bu fırınlarda-ocaklarda mutlak surette Türkler de var.
    Hemen her yıl Ramazan ayı olduğunda bu kısımlarda çalışan, özellikle de fırınlar-ocaklarda çalışan Türkler hasta raporu almaktalar.
    Yani o fırın çalışanlarında sürekli bir eksiklik-devamsızlık başlar.
    Kısım amirlerinin-ustabaşılarını dikkatini çeker bu eylem.
    +++
    Bana sorarlar sendika temsilcisi olarak:
    Nedir bunun sebebi-nedeni?
    Araştırırım; ortaya bizleri hiç şaşırtmayan ama, Almanın aklının asla alamayacağı bir sonuç çıkar.
    Bu firmada çalışan Türklerin kaldıkları “Wohnheim” Lojmanlar vardır ve orada yine aynı yüksek- fırın-ocaklarda çalışan kendi iş arkadaşları olan ünlü bir tip vardır.

    Adı: Diyarbakır’lı Ahmet Hocadır.
    Adam hoca falan değildir, düpedüz bir düzenbaz bir üçkağıtçıdır ama ünü; Ahmet hoca olarak öndedir.
    Ve bu ününden yararlanıp diğer ülkedaşlarını sürekli kullanır.
    Ve bu lanet herifte o bölümlerde çalışmaktadır, o yüksek fırınlarda çalışan diğer Türk arkadaşlarına şunu söyler-önerir sürekli:
    +++
    Kafirlerin-Gavurların paralarını çalışmadan almak sevaptır, 1600 dereceli fırın önünde terlemene gerek yok, hasta raporu al evde oturarak-yatarak hem orucunu tut hem de sevaba gir.
    …der ve bu eylem her ramazan ayında uygulanır.. hoca ismi hep önde gelir, çünkü Türkler hoca dendi mi bilirsiniz varını yoğunu bağışlar.

    Bunu duyunca-öğrenince bana bu durumu soranlara nasıl yanıt verdim hatırlamıyorum ama, bugün çok çok daha berbat bir durumda değil mi toplum?
    +++
    Oralarda yaşayan Türkler o ülkenin gerçek sahiplerini kafirlikle suçluyorken şimdi içimizde yaşayan birçok insan bizleri ülkenin bir yarısını yani Laikleri kafir olarak görmüyor mu?

    Bir toplum kitap okumuyorsa, düşünmüyorsa, düşünmeyi bir türlü öğrenmemişse, kitaptan nefret ediyorsa, bunun yanında kitap okuyanlardan da ölümüne nefret ediyorsa, etmeye başlamışsa…

    Devam edeyim mi üstadım?

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

YAŞAM ARZU'SU

Yaşam sadece vişneli çörek kutusu ya da mayın tarlası değildir...

İdris'in Otağı

Sevgi Çiçeklerimi Koparabilirsiniz

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

minimalist günlük.

bilinçli farkındalık, minimalizm

%d blogcu bunu beğendi: