Faillere cesaret, masumlara korku veren bir şey var sanki buraların havasında

hurrem-sonmezHÜRREM SÖNMEZ

Sevgilisinin evinde şüpheli şekilde balkondan düşerek hayatını kaybeden 17 yaşındaki Duygu Delen’in ölümüyle ilgili davada, ilk duruşma görüldü önceki gün.Faillere cesaret, masumlara korku veren bir şey var sanki buraların havasında

Tutuklu sanık Mehmet Kaplan, duruşmadaki ifadesinde, sosyal medya yüzünden tutuklu olduğunu iddia ederek “Üç ayımı yediler” demiş.  Varlıklı bir ailenin oğluymuş, babası halı fabrikası sahibi.

Kaplan, ilk ifadesinde Duygu Delen’e şiddet uyguladığını kabul etmişti ama Duygu’nun 4’üncü kattan nasıl düştüğü kesin olarak aydınlanmış değil.


Kaplan’ın alkollü araç kullanırken çarptığı hamile bir kadının ölümüne sebep olduğu, o yargılamada ailenin politik ilişkilerini ve maddi gücünü devreye soktuğu da öne sürülüyor. Ailesinin sahibi olduğu şirketin, ülkenin pek çok kentinde bayilikleri varmış, hatta geçen yıl bayi toplantısı yapmışlar da, Gülben Ergen’in sahne aldığı gecede, bir salon dolusu erkek ‘yılın yorgunluğunu atmış.’

Kaplan ailenin küçük oğlu olsa gerek. Vakti geldiğinde o da aile şirketinde çalışacak, bayi toplantılarında takım elbisesi, ipek mendiliyle boy gösterecek, ailenin de uygun gördüğü helal süt emmiş bir kızla evlenecekti muhtemelen… Olmadı, sistem bir yerde tutukluk yaptı. Sevgilisine şiddet uygulayan bir cinayet sanığı şimdi. 

Duygu’nun nasıl öldüğünün aydınlanması için keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmasına karar verilmiş, kaza mı, intihar mı, cinayet mi ortaya çıksın diye.

İddianamede ise savcılık ayrıntılı olarak betimliyor Duygu’nun nasıl ‘düştüğünü’“… şüphelinin….balkon kapısını ve kapıya doğru uzanan perdeyi kanayan sağ eli ile açtığı, balkon kapısının tam karşısında bulunan ve binanın iç giriş kısmının olduğu taraftaki balkon korkuluğuna kanayan sağ eli ile dokunarak aşağı doğru baktığı,

bu kısımdaki korkulukların sağ tarafında şüphelinin DNA’sı ile uyumlu kan lekesinin bulunduğu, bu kısımdan aşağıya baktığı esnasında, apartman görevlisinin bina iç giriş kapısı kısmında çimleri suladığını gördüğü, bu nedenle maktulü balkon kapısının karşısına gelecek korkuluklardan değil de bina bahçe girişine bakan korkuluklardan atmayı planladığı,

bu düşünce doğrultusunda, bilinci kapalı olan maktulü koltuk altından kavramak suretiyle balkona doğru sürüklediği, yerde oluşan kan birikintileri nedeniyle ayağına da bulaşan kan lekesinin balkonun zeminine de bulaştığı, maktulün kollarını bahçe kapısı girişine bakan balkon korkuluğundan sarkıttığı, korkuluk üzerinde yapılan tozlama çalışmasında mukayeseye elverişli iz tespit edilemediği, maktulün ayaklarını kaldırmak suretiyle aşağı doğru ittiği…”

Evet iddianame böyle ama sanık medyada gürültü çıkaranların, durumdan menfaat sağladığını, bu nedenle tutuklandığını söylüyor duruşmada, “Üç ayımı yediler” diyor. Kaplan masum, onun ‘üç ayını yiyenler’ suçlu yani. Duygu’ya ne olduğunu sorma cüreti gösterdikleri için, kaza dahi olsa, daha 17’sinde ölü bir insan varmış ortada ne gam!

Üstelik haklı da aslında, birileri sosyal medyada ses çıkarmasaydı intihar denir kapanırdı dosya, Kaplan özgür hayatına devam ederdi belki. Bayi toplantısında jilet gibi giyinir, assoliste eşlik eder, kimbilir siyasete bile girerdi zamanı geldiğinde. 

Hatırlayacağınız gibi 27 yaşındaki üniversite öğrencisi Pınar Gültekin’in kaybolduktan dört gün sonra cesedi bulunmuş, katili Cemal Metin Avcı ifadesinde, Pınar’ı elleriyle boğup öldürdüğünü, bağ evinde cesedini çöp varilinde yakıp üzerine beton döktüğünü itiraf etmişti.

Sanığın kasabada bir barı vardı, babası bir kooperatifin yönetim kurulu üyesiymiş, bir de dükkanı var, 25 yıllık komşusuna göre ‘çok iyi bir insan’mış katil, “Dedesini, babasını, amcalarını tanırım, çok sakin bir insandı” diyor komşu.

Küçük yerlerin pek alışkın olduğumuz, filancaların oğlu diye aile ismi ile anılan ‘hatırlı’ insanlarından olsa gerek, smokinli papyonlu düğün fotoğrafıyla başlayıp karısı ve küçük çocuğuyla devam eden mutlu aile fotoğrafı, jandarmaların arasındaki başı öne eğik fotoğraf la son buluyor. Sırtında markalı tişörtü, gencecik bir kadını önce boğmuş, sonra yakmış ve üstüne beton dökmüş, kasaba eşrafının ‘sakin ve efendi’ bildiği, ‘iyi aile babası’ gördüğü katil.

Ankara’da bir plazanın 20’nci katından atılan Gazi Üniversitesi öğrencisi Şule Çet’in katili Çağatay Aksu’ya gelince… Patron olduğuna göre az zamanda büyük işler başarmış diyebiliriz. Plazada ofisler, arabalar vs derken kısa bir internet araştırmasıyla kamu bankasında üst düzey yöneticilikten emekli babası, bürokrat bir amcası, ihale alan, inşaat yapan grup şirketleri olduğunu öğreniyoruz.

Şule’nin ölümünün soruşturmanın başında intihar denerek kapatılmak istendiğini, şüphelilerin serbest bırakıldığını hepimiz biliyoruz. Hatırlı ilişkilerin, eli kolu uzun ailelerin yabancısı değiliz ne de olsa. Ona da sorulsa medya yüzünden suçlu ilan edildiğini söylerdi muhakkak. 

Faillere cesaret, masumlara korku veren bir şey var sanki buraların havasında, doğru ya bir başkadır bizim memleketimiz! 

Şu sıralar bir dizi çok gündemde, günlerdir hepimiz konuşuyoruz, bir diğer çok izlenen dizideki terapistin o pek bir itici iç sesi gibi söyleyecek olursak “Meğer ne çok biriktirmişiz içimizde, meğer ne çok ihtiyacımız varmış zembereğimizden boşalmaya, içimizi dökmeye.” 

Formikadan, kitaplıklı bir divanda yan yana oturmuş Elvan gazozu içerken, Bizim Aile’nin Yaşar Usta’sı kötü kalpli zengin patrona insanlık dersi verdiğinde gururlanan, Canım Kardeşim’de salya sümük ağlayan, Vecihi ile neşelenen çocuklarken başımıza ne geldi de hepimiz kendimizi bir terapi odasında bulduk? 

Bunun farklı cevapları olabilir ama dizinin gördüğü ilgiye bakılırsa, yaşadığımız yer neye benzer, burada nasıl insanlar yaşar, biri bize anlatsın istiyoruz belli ki. 

Buranın nasıl bir yer olduğunu kendisine dert edinen en iyi 10 filmi say deseler en başlara koyacağım 2010 yılı yapımı ‘Çoğunluk’ filmini de bu vesileyle tekrar hatırladık bazılarımız. ‘Çoğunluk’‘Bir Başkadır’ kadar ilgi görmemişti o vakitler. Oysa daha 10 yıl önceden geleceği görür gibi haber veriyordu bugünlerimizi; yukarıda sözünü ettiğim ‘iyi aile çocukları’nın hangi mümbit toprağın mahsulü olduğunu.

Güçlü muktedir babaların nizamına tasvip etmese de sessizce iştirak eden, çoğu zaman o ‘müesses nizam’ın hem mağduru hem parçası anaların hikayelerini… O ana babaların aslında hayatta bir baltaya sap olamamış, insan olmayı becerememiş oğullarının pisliklerini nasıl temizlediğini, nasıl insan olunmadan erkek olunduğunu… Ergenlikten çıkamamış toplumu anlatıyordu bize ‘Çoğunluk.’ 

Değiştirilen polis raporları, zorbalıkla susturulan mağdurlar, orman arazisine ev diken müteahhitler… Bildiniz değil mi ?

‘Çoğunluk’  filminin sonunda ‘esas oğlan’ Mertkan bir silah ister babasından, kendisinde neyin eksik olduğunu ona hatırlatan düşmanları oluşmuştur ve ‘düzen’i müdafaa edecek kıvama gelmiştir artık. ‘Mutlu’ bir aile yemeğiyle son bulur film. Hani yalnız yaşayanların toplumda sıkıntı yarattığını düşünen Numan Kurtulmuş Bey’in arzu ettiği türden bir ‘kutsal aile portresi’ görürüz…

Baba televizyona bakıp teröre lanet eder, anne dolmayı uzatır, eve gelen gündelikçiyle duygusal bağ kurulması ya da Kürt garson kızla sevgili olmak gibi bazı ‘kafa karışıklıkları’ yaşansa da sonunda babanın iradesi çerçevesinde mutabakat tesis edilmiş, ‘değerlerimiz muhafaza edilmiştir.’ 

Biz ‘Çoğunluk’u o sofrada bıraktık, aradaki 10 yıl pek de kolay geçmedi üstelik. Görmesek de varlığından haberdar olduğumuz filmdeki silah bir vakit önce patladı, patlamaya da devam ediyor. Mertkanlar büyüdü serpildi, fikir ve eylem birliği içindeki  çoğunluğa mensup olmak, katillere cesaret, masumlara korku veriyor; cuma namazı çıkışı ihale bağlayanlar, üç hilal önünde poz verenler, ‘çakıp geçeceği’ kadınları camdan atanlar, yakanlar, üstüne beton dökenler… Hepsi o çoğunluk içinde ve 10 yılın özeti budur.  

Sonunda hep iyilerin kazandığı Yeşilçam filmlerini yan yana izlediğimiz o divana özlem duyarken, eskiye dair ne varsa gözümüze pek kıymetli görünür olmuşken, toplu bir terapi seansında bulduysak kendimizi, hastalanmışız, birbirimizi hasta etmişiz, kötüye baka baka kötü olmuşuz belli ki.

Herkesin ayrı ayrı mağdur olduğuna inandığı ama hiç kimsenin failliği üstlenmediği bir toplum bizimki. Kendisiyle yüzleşemeyen, yaptığının sorumluluğunu alamayan, ergenlikten kurtulamayan bir  toplum. Üstelik bu yeni bir şey de değil. Geniş ailemizde mağdur rolleri  baştan itibaren paylaşılmıştır da failler müphemdir, dışarıdandır, meçhuldür, cehennem hep başkalarıdır, yanlış yollara tevessül ettiysek de kaderin oyunudur.

Şimdi belli ki anlamaya ihtiyacımız var.

Bir diziyi dahi bu kadar çok tartıştığımıza, o dizi üzerinden bunca sosyolojik, politik analiz yaptığımıza göre hep birlikte failleri ve mağdurları  yerli yerine koymanın yollarını arıyoruz belli ki.


dikenhttp://www.diken.com.tr/faillere-cesaret-masumlara-korku-veren-bir-sey-var-sanki-buralarin-havasinda/

Faillere cesaret, masumlara korku veren bir şey var sanki buraların havasında

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

YAŞAM ARZU'SU

Yaşam sadece vişneli çörek kutusu ya da mayın tarlası değildir...

Post-truth

Her gelecek, kendine bir geçmiş arar..

İdris'in Otağı

Sevgi Çiçeklerimi Koparabilirsiniz

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

minimalist günlük.

bilinçli farkındalık, minimalizm

%d blogcu bunu beğendi: