Beynimizin Gelişimi ve Tanrı Düşüncesinin ortaya çıkışı (12 ve 13. Bölüm)

yasliİsmet GEDİK

Otobiyografik belleğin evrimi ve Dinî Düşüncenin Ortaya Çıkışı- Ölümün Anlamı

Çocuklar dört yaşına geldiğinde, otobiyografik bellek olarak bilinen, bazen de anısal bellek denen hafıza şeklinin ilk aşamalarını geliştirirler.

Dört yaşından önce bir çocuğun “zaman algısı nispeten kısadır. Onun için asıl göze çarpan zaman dilimi şimdidir. Yaşamı ne uzun bir geçmişe dayanır ne de uzak bir geleceğe”.


Daniel Povinelli ve arkadaşları, küçük çocukların “net bir şekilde zamanla ilgili boyutlara sahip olduklarını düşünmeye hangi yaşta başladıklarını” araştırdıkları deneylerle bunu gösterdiler. İki ile beş yaş arasındaki çocukların alınlarına büyük bir çıkartma yapıştırdıktan bir zaman sonra, alınlarında çıkartma varken kaydettikleri video görüntülerini onlara izlettiler.

İki ve üç yaşındaki çocukların neredeyse hiçbiri çıkartmayı çıkartmak için ellerini alınlarına götürmezken, dört yaşındaki çocukların çoğu bunu yaptı. Povinelli ve arkadaşları bu deneyden “küçük çocuklardaki benlik algısının büyük çocuklardan farklı olduğu” sonucuna vardılar.

“Küçük çocuklar yaşadıkları (ve dolayısıyla kendilerinde anısı bulunan) geçmiş olayların başlarına gelmiş olduğunu kolayca anlayamayabilirler… Anlatılan olayları hatırlasalar da bunlar otobiyografik bellek olarak kodlanmadığı için, bu olayların kendilerinin başına geldiğini anlamazlar.”

Çocuklar büyüdükçe, “kendilerine ait geçmiş olayları tek, kopyalanmamış bir benlik içinde bir araya getirebilirler”. Psikolog ve filozof William James’in ifadesiyle varılan sonuç, “benlik akışının kesintiye uğramaması”, kişinin geçmişte ve şimdi edindiği deneyimleri geleceğe yansıtabilmesidir.32

Çocuklarla yapılan araştırmalar insanın bir sanat anlayışına sahip olması için, bir çizimi veya bir resmi geçmişte gördüğü şeylerle karşılaştırabilirle yeteneğini de içeren bazı temel bilişsel becerileri geliştirmesinin gerekli olabileceğini öne sürer. Bu tür çalışmalar, iki yaşın altındaki çocukların resmin doğasını anlamadığını göstermiştir; örneğin, resimdeki bir topu elleriyle tutmaya çalışabilirler.

Üç yaşındaki bazı çocuklar dondurma resminin soğuk olacağını ve gül resminin güzel kokacağını düşünür hâlâ. Çocukların resim anlayışı ile ilgili araştırmalara öncülük eden, Illinois Üniversitesinden psikolog Judy DeLoache’a göre, dört yaşına kadar “pek çok çocuk içinde bir kova dolusu patlamış mısır olan bir resim ters çevrildiğinde mısırların döküleceğini zanneder”. 

Bu durum, yaklaşık 40.000 yıl öncesinden başlayarak hızla ortaya çıkan sanatın, o dönemde gerçekleşen bilişsel gelişmelere bağlı olabileceğini akla getirmektedir.33

Otobiyografik bellek, uzun süreli iki tür bellekten biridir. İşleyen bellek de denen kısa süreli bellek “akıl yürütme, anlama, öğrenme ve bir dizi eylemin yerine getirilmesi gibi bilişsel görevlerin yürütülmesi için gereken bilgileri zihinde tutma ve kullanma” işlevini görür. Kısa süreli bellek, yeni bir telefon numarasını tuşlarken numarayı hatırlamaya çalıştığınızda kullandığınız bellek türüdür.

Buna karşılık uzun süreli bellek, onlarca yıl saklanabilen hafıza “izlerinden” oluşur. Uzun süreli belleğin bir türü semantik (anlamsal) bellek olarak adlandırılır. Bu, Fransa’nın başkenti gibi gerçekleri depolayan uzun süreli bellektir. İkinci uzun süreli bellek türü ise otobiyografik bellektir. Anlamsal belleğin aksine otobiyografik bellek geçmiş olayların hem duyusal hem de duygusal olarak yeniden yaşanmasıdır. Aradaki fark şu şekilde açıklanır: 

“Gittiğimiz lisenin adını ve nerede olduğunu anımsamamızı sağlayan semantik belleğimizdir ama okuldaki ilk günümüzde hissettiğimiz duyguları ve olayları tekrar deneyimlememizi sağlayan epizodik (otobiyografik) bellektir.

Her ne kadar araştırmacılar otobiyografik belleğin büyük ölçüde geçmiş boyutlarına odaklanmış olsalar da bunun gelecek boyutu da vardır. Örneğin, semantik belleğiniz size rezervasyon yaptırdığınız dört yıldızlı restoranın adresini söyleyebilir ancak otobiyografik belleğinizin gelecekteki eşdeğeri, burada deneyimlemeyi umduğunuz görsel ve tatla ilgili hazları öngörmenizi sağlayacaktır.

Buna “bir olayın öndeneyimlenmesi (önceden yaşantılanması)” adı verilmiştir. Çocuklarda otobiyografik belleğin gelişimi üzerine yapılan çalışmalar, geçmiş ve gelecek boyutların aynı anda geliştiğini ve bilişsel olarak bütünleştiğini göstermiştir. Bunlar birlikte zamansal benliği oluşturarak, kişinin geleceğe hâkim olmak için geçmişi kullanmasını sağlar.

Sir John Eccles’a göre, geçmişin geleceğe bu şekilde bağlanması, “insanların geçmiş deneyimlerin hatırasından yararlanırken, geleceği planlamaya yönelik olağanüstü becerisini” ortaya koyar. Eccles şöyle devam eder: “Geçmiş-şimdi-gelecekten oluşan bir zaman paradigmasında yaşıyoruz.

İnsanlar ŞİMDİ’nin bilinçli olarak farkına vardıklarında, bu deneyim yalnızca geçmiş olayların anılarını değil, aynı zamanda gelecekte olması beklenen olayları da içerir.” Hatta “epizodik [otobiyografik] belleğin başlıca rolünün… geleceğin simülasyonu için geçmişten bilgi edinmek olabileceği” bile iddia edilmiştir.35

Otobiyografik hafıza “bir kişinin önceden yaşanmış olan kişisel olayları yeniden yaşamak için zihinsel olarak geriye yolculuk yapmasını sağlar” ve bu da “bir deneyimin gelecekte nasıl olabileceğini hayal etmek için bir temel oluşturur”.37

(Devamı var)

y 

Beynimizin Gelişimi ve Tanrı Düşüncesinin ortaya çıkışı (13. Bölüm)

Dinî Düşüncenin Ortaya Çıkışı- Ölümün Anlamı

 Yaklaşık 40.000 yıl öncesine kadar homininler, diğer homininlerin altı milyon yıldan uzun bir süredir ölümlerine tanıklık etmekteydi. Ölümü başkalarının başına gelen bir şey olarak yakından tanıyorlardı. Yaşadıkları grup içinde insanların öldüğünü görüyorlardı; çocuklar hastalıktan, kadınlar doğum yaparken, erkekler av kazalarında ve yaşlılar açlıktan ölüp-duruyorlardı. Ayrıca yiyecek ararken veya geyik sürülerinin peşinden giderken ölü hominlerle karşılaştıkları da oluyordu.

Ölümün biyolojik gerçeklerinin sadece tıbbi personele ve cenaze levazımatçılarına havale edildiği günümüzden farklı olarak erken homininler, cesetlerin çürüyerek parçalanmasının her aşamasını görüyorlardı, çünkü günümüzden 100.000 yıl öncesine kadar ölülerin zaman zaman da olsa gömülmediği anlaşılmaktadır.

Bu erken homininlerin ölülerde gözlemledikleri şey neydi? Ölümden sonraki ilk saatlerde cilt altında kanın yerleştiği yerler kabarık lekeler hâlinde görünür, diğer bölgelerde ise deri soluk kül rengini alır. Rigor mortis (ölüm katılığı), birkaç gün boyunca kasları sertleştirir, bu esnada vücutta çürüme (bozunma) başlamıştır. Çürüyen ilk organ, aminoasitlere ve lipitlere ayrışan beyindir. Beyin çürüdükçe kulak, burun veya ağızdan yoğun kıvamda dışarı sızabilen gri bir sıvı hâlini alır.

Vücudun geri kalan kısmının bozunması genellikle üçüncü gün başlar ve hem içten ve hem de dıştan gerçekleşir. Bağırsaklarda, daha önce vücudun bağışıklık sistemi tarafından kontrol altında tutulan milyonlarca bakteri, bağırsakları ve diğer organları sindirmeye başlar. Bakteriler bunu yaparken vücudu, özellikle mideyi, erkek cinsel organlarını, dudakları ve dili şişiren gaz üretirler ve bu da dilin ağızdan dışarı sarkmasına neden olabilir. Vücudun dışında, kurtçuklar gözlerin, ağzın ve cinsel organların etrafında toplanırlar ve cilt altı yağı sindirmeye başlarlar.

Bir haftanın sonunda şişkinlik iyice artarak, iç organların yırtılmasına neden olur. Cilt yeşilimsi bir renk alır ve bazı bölgelerde soyulmaya başlar. O zamana kadar vücudun çoğu yerinde görülür hâle gelen kurtçuklara kas dokusunu seven böcekler de katılır. İki haftanın sonunda cesetlerin “aslında çözündüğü, kendi üzerine çöktüğü ve nihayetinde sızarak toprağa karıştığı” söylenir.

Çürüyen etin kokusu, belli mesafelerden fark edilir, “ceset kokusu yoğun ve tiksindiricidir… çürümüş meyve ile çürümüş et arasında bir yerdedir”; kokunun “çok keskin ve unutulmaz” olduğu söylenir. Ceset, ortamın ısısına bağlı olarak iki ila dört hafta içinde bir iskelete dönüşür. Kemikler de parçalanır ancak bunun tamamlanması birkaç yıl alabilir. Bu dönemde, kemikler ve kafatası hayattakiler için acınası bir yadigâr olarak orada öylece dururlar.

Bütün bu anlatılanlar cesedin leş yiyiciler tarafından rahatsız edilmediğini varsayar. Oysa cesetlerin leşçillerin saldırısına uğramadan kalması geçmişte bir istisna olmalı. Sırtlan gibi leşçiler, lezzetli kemik iliği bulunduran uzun kemiklerle büyük kasları içeren kol ve bacakları tercih ederler.

Bu erken homininler parçalanıp çürüyen cesetleri gördüklerine göre, ölüm gerçeğinin kesin olarak farkına varmışlardır. Ve yakınları öldüğünde, birçok hayvan gibi üzülmüş, kayıplarının yasını tutmuşlardır. Üzüntü ve empati duygusu, bazı Neandertallerin ölülerini bir merhamet işareti olarak ya da cesetleri yırtıcılardan korumak için neden gömdüklerini de açıklayabilir.

Ölüm, günün sonunda güneşin batması ve yaz sonunda sıcak havaların kaybolup gitmesi gibi bir gerçek hâline gelmiştir. Ölüm, başkalarının başına gelen bir şeydir; bunun sizin de başınıza geleceğini anlamak için geçmişten biriktirdiğiniz tecrübelerinizi kullanarak kuramsal ve duygusal olarak kendinizi tamamıyla gelecek içinde düşünebilmeniz gerekir. Kısacası, otobiyografik bir bellek edinmiş olmalısınız.

Modern Homo sapiens yavaş yavaş bir otobiyografik bellek geliştirdikçe, kendi ölümü konusunda farkındalık sahibi olmaya başladı. İnsanlar içe-bakışçı olarak kendi düşüncelerini düşünebildikleri için sonsuzluk, öncesizlik-sonrasızlık ve yaşamın anlamı gibi tamamen yeni fikirler doğdu.

Bir kez bu tür düşüncelere dalınca, bir insanın çürüyen bir insan cesedi gördüğünde kendiliğinden ortaya çıkan sorulara kapılmadan geçip gitmesi artık mümkün değildi. Tanıdığım bu adama ne oldu? Nereye gitti? Aynı şey benim de başıma gelecek mi? Nereye gideceğim? Sadece çürüyüp, bu adam gibi toprağa mı karışacağım?

 “Ölümden bihaber olan atalardan, öleceğini bilen bir varlık türedi.”44

Bu nedenle, otobiyografik belleğin edinilmesi önemli evrimsel avantajlar sağladığı gibi insanlara ayak bağı da oldu. Modern Homo sapiens hem içebakışçı olarak kendisi hakkında düşünebildiği hem de kendini gelecek içinde tasavvur edebildiği için tarihte ilk kez öleceğinin tam olarak farkına vardı. Böylece, modern Homo sapiens, ölümün yansımalarını ve anlamını tam olarak kavrayan ilk hominin oldu. İngiliz arkeolog Mike Parker Pearson’a göre, bu farkındalık “varlığımızın tam özünde insan olmanın ve kendini bilmenin ne demek olduğunu belirleyen temel bir özelliktir”.

Edward Tylor, bu kaybolan şeyin bir ruh ya da tin (öz) olduğunu söyler ve şöyle devam eder: “Ruh kavramı bir insanda ortaya çıkan hareketleri, eylemleri ve değişiklikleri açıklıyorsa neden doğanın geri kalanını daha geniş bir çerçevede açıklamasın?” Tylor, ruhlara ya da tine yönelik bir inancın dinî düşüncenin özü olduğunu düşünmekteydi ve ileri sürdüğü kurama Latince “ruh” sözcüğü anlamındaki anima dan gelen animizm adını vermişti. 46

Çocuk gelişiminde olgun bir ölüm anlayışının insan evriminde nispeten geç bir kazanım olduğuna dair iddialar vardır. Altı yaşından küçük çocukların çoğu ölüme dair bir anlayışa sahip değildir. Genç çocuklar ölümün uykuya dalmak gibi geri döndürülebilir olduğuna ve ölenlerin geri gelebileceğine inanır. Üç yüz yetmiş sekiz çocuk ile yapılan bir araştırmada, çocukların büyük kısmının ölülerin yemeye, içmeye, düşünmeye ve duygularını hissetmeye devam ettiklerine inandığı bildirilmiştir.

Altı ile dokuz yaşları arasında, çocuğun ölüm kavramı daha kişileştirilmiş ve korkutucu hâle gelir; bu yaşlardaki çocuklar ölümü bir iskelet gibi tarif ederler ancak yine de kalıcı ya da bireysel olarak görmezler.47 Ölümün olgun bir şekilde anlaşılması dokuz ya da daha sonrasına kadar gerçekleşmez ve dört kavramı içerir: ölüm evrenseldir; geri döndürülemez; tüm bedensel işlevler sona erer ve ölümün fiziksel nedenleri vardır.

Örneğin, 10 yaşındaki bir kız ölümü “vücudun geçip gitmesi” olarak anlatmıştır, “tıpkı bir çiçeğin solması gibi,” demiştir. Bununla birlikte, risk alma davranışlarına bakıldığında, bazı ergenlerin bile ölümü tam olarak anlamadığı görülür. Bu nedenle, olgun bir ölüm anlayışı, insan beyninin bilişsel gelişiminde ve evriminde yer alan son kilometre taşlarından biridir.48

Modern Homo sapierıs dışında hiçbir hayvanın ölümü tam olarak anlıyormuş gibi görünmemesi ilginçtir; bu da ölüm kavramının oluşması için otobiyografik belleğin gelişmesi gerektiğini düşündürür. Bir köpeğin sahibi öldüğünde yas içinde olması gibi, bazı hayvanlar ölüm sonrası üzüntülerini gösterebilir.

Fillerin, ölen aile üyelerinin bedenleri üzerinde hortumlarını gezdirerek, hatta cesetlerin üzerine toprak atarak yas benzeri davranışlar gösterdikleri bildirilmiştir. Ancak bir başkasının ölümüne yas tutmak, sizin de öleceğinizin farkına varmakla aynı şey değildir.49

İnsanlara en yakın primat olan şempanzeler arasında bile ölümü anladıklarına dair bir belirti yoktur. Jane Goodall, Tanzanya’da 66 şempanzenin ölümünü kaydetmiş ve bunlardan 24’ünün cesetlerini görmüştür. Çoğu vakada, ölü hayvan diğer şempanzeler tarafından görmezden gelinerek çürümeye bırakılmıştır.

Bir keresinde, yetişkin bir erkek ağaçtan düşüp, boynunu kırarak öldüğünde “grubun diğer üyeleri, ölen hayvanın etrafında yoğun heyecan ve endişe sergilemişler ve ona taş atmışlardı”. Diğer üç şempanze ölümünde ise, yetişkinler bebek şempanzeleri öldürüp yemişlerdi. Ölü türdeşlerin yenmesine goril, babun ve diğer primatlar arasında da rastlanmıştır.

Ölüm anlayışı sadece insanlara özgü olduğu için, “ölümü kavramanın, insanla hayvan arasında alet yapmaktan, beyinden veya dilden çok daha belirleyici bir farklılığa işaret ettiği” bile ileri sürülmektedir.50

Birçok gözlemci, yıllar boyunca ölümün farkında olmayı dinî düşünceyi harekete geçiren bir güç olarak görmüştür. Antik Roma’da Gaius Petronius bunu şu şekilde belirtir: “Dünyada tanrıları ilk yaratan şey korkudur.”

Daha yakın zamanlarda, İngiliz filozof Thomas Hobbes, Leviathan da dinin “yalnızca insanlara özgü” olduğuna dikkat çekerek “dinin tohumunda diğer canlı yaratıklarda görülmeyen bazı tuhaf nitelikler bulunması gerektiğini” söyler. “Bu tuhaf nitelik, gelecek kaygısıyla çok uzağa bakan, ölüm korkusunun bütün gün yüreğini kemirdiği insanın becerisidir. Tanrılar ta en başından insanların korkusu tarafından yaratılmıştır,” der Hobbes.

Dolayısıyla, yaklaşık 40.000 yıl önce ortaya çıkan modern hominin, daha evvel yaşamış olan tüm homininlerden önemli ölçüde farklıydı.

(Devamı var)

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Dağ Medya

Hayvan Medyası

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

minimalist günlük.

bilinçli farkındalık, minimalizm

Yıldız Teknik Üniversitesi

Sürdürülebilir Kampüs Komisyonu

artidergi897604762.wordpress.com/

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Hizmet Kulübü Artı Dergi

SUSMA

Araştır, Soruştur, Konuş. SUSMA

%d blogcu bunu beğendi: