Beynimizin Gelişimi ve Tanrı Düşüncesinin ortaya çıkışı (20. Bölüm)

yasliİsmet GEDİK

En  Erken  Tanrılar

Günümüzden 11.000 ila 7.000 yıl önceki zaman aralığında dünyanın çeşitli bölgelerinde gerçekleşen tarım devrimi, bitki ve hayvanların evcilleştirilmesine yol açtı.

Önceden de gördüğümüz gibi, tarım devrimi sırasında, yaşayanlarla ölüler arasındaki ilişkide ataların ruhlarının evcilleştirilmesine yol açan bir devrim daha gerçekleşti.

Bu ikinci devrimin tarihsel kayıtları daha belirsiz olsa da her iki devrim modern Homo sapiens in gelecekteki gelişimini derinden etkileyecekti. Tarım ve atalara ibadet birlikte gelişti; ilki gıda, İkincisi ise yardım için.


“Tanrılar” ifadesinin daha önce tanımlanan daha kısıtlayıcı anlamında kullanılması ile ilk tanrıların ortaya çıkması ikinci devrimin sonuçlarından biri gibi görünüyor. Bu, 7.000 ila 8.000 yıl evvel, belki de daha önce olmuş olabilir.

Ancak tanrılar ortaya çıkmadan önce iki şeyin gerçekleşmesi şarttı.

İlk olarak, ruhların bir kısmı çok güçlü hâle gelmiş olmalıydı.

Bunun nasıl olduğunu hayal edebiliriz.

Örneğin, mükemmel bir çiftçi olan bir adam ölümünden sonra ataları tarafından onurlandırılırdı; ruhuna dua edilirdi ve tohum ekim zamanı topraklarında bulunan bir ağacın dibine çeşitli hediyeler bırakılırdı. Sonraki nesiller boyunca hasatlar iyi giderse bu atanın kudretli bir hasat ruhu olduğu kabul edilirdi. Benzer şekilde, büyük bir savaşçı olan bir adam öldükten sonra onurlandırılır ve ruhu halkına savaşta önderlik etmesi için yardıma çağrılırdı.

Sonraki nesiller boyunca savaşlarda başarılar elde edilirse bu atanın da güçlü bir savaşçı ruh olduğu kabul edilirdi. Birkaç nesil boyunca keçi ya da koyun kurban edilmesinin sonucunda yağmur bol olmuşsa yağmur gibi doğa olayları ile ilgili ruhların statüsü de yükseltilmiş olabilir.

Bu elbette yeni bir fikir değil;

2.300 yıl önce, Makedonyalı Yunan filozofu Euhemerus “Tanrılar başlangıçta insan yöneticilerdi, zamanla kendi cemaatleri tarafından gittikçe kutsallaştırıldılar,” demiştir.

On dokuzuncu yüzyılda, İngiliz sosyolog Herbert Spencer, “Tüm tanrılar aslında güçleri ve cesaretleri ile ün yapmış atalar, kabile kurucuları, savaş şefleri veya nam salmış şifacılardı… her dinin kökeninde atalara ibadet vardır,” diye kaydetmiştir.

Benzer şekilde Edward Tylor, bazı ataların ruhlarının “tanrı mertebesine yükselebildiğine” dikkat çekmiştir.50

İlkel toplumlar üzerinde yapılan araştırmalarda, ruh ve tanrıların genellikle bir süreklilik gösterdiği bulunmuştur. Bu sürekliliğin bir ucunda anne ve babalar ile büyükanne ve büyükbabaların ruhları yer alır. Daha güçlü ruhlar, birçok nesil önce ölen ataları temsil edebilir; kabilenin ilk üyesi olarak görülen atanın ruhu ise bunlardan da güçlüdür.

Benzer şekilde, tanrılar aynı zamanda belirli bir grup ya da kabilenin tanrıları olabilecek insansı özelliklere sahip tanrılardan dünyayı yaratan ancak daha sonra dünya işlerine pek karışmayan daha yüksek, hatta uzak tanrılara kadar çeşitlilik gösterir. Bu yelpazede ruhlardan tanrılara geçiş süreci ilerledikçe, tanrılar daha fazla doğaüstü güç kazanır.

En güçlü insan ruhlarını tanrıların en az güçlü olanından ayıran çizgi, alacakaranlık ile şafak arasındaki çizgi gibidir, hemen fark edilemez. Birçok araştırmacı bu sorunla cebelleşmektedir; örneğin, antropolog Herbert Basedow, Avustralya Aborijinleriüzerine yaptığı çalışmada “özgün bir ruh atası ile bir tanrı arasında ayrım yapmanın bazen çok zor olduğunu” belirtir.51

Papua Yeni Gine’deki dağlık alanlarda yaşayan yerli grupların keşfedilmesi ile çeşitli kutsal ruhlara sahip olan ancak görünürde yüksek bir tanrısı bulunmayan bir toplumu gözlemlemek için alışılmadık bir fırsat yakalandı. Bu engebeli arazilerde yaklaşık 40.000 yıl önce Modern Homo sapiens yerleşmiş ve aşağı yukarı 10.000 yıl önce de tarım geliştirilmiş olsa da bu insanlar altın arayan Avustralyalı maceracılarının buralara geldiği 1930’lu yıllara kadar dış dünya tarafından bilinmiyordu.

Avustralyalılar geldiklerinde küçük köylerde kabileler hâlinde yaşayan taş devrinden kalma çiftçilerle karşılaştılar. Bu insanlar öbür dünya ve ataların ruhları hakkında oldukça gelişmiş inançlara sahiplerdi. Bu keşiften sonra, antropologlar kabileleri inceleyerek yerli halkın Avustralyalılarla ilk temas kurdukları sırada nelere inandıklarını incelediler.

Papua Yeni Gineliler çok sayıda kabile ve dil grubuna ayrılmış olsa da Avustralyalıların karşılaştığı tüm yerliler, bu tuhaf beyaz ziyaretçilerinin atalarının geri dönen ruhları olduğuna inanıyorlardı. Onların “bir rüyada gördüğü insanlara benzediklerini… açıkça görülecek şekilde gelen ruhlar olduklarını düşünmüşlerdi”. Bir adam “bu ruhların gökyüzünden mi [yoksa] yerin altından mı geldiklerini merak etmişti”. Başka bir grup “bu soluk benizli varlıkların hayalet olduklarını…  ölüler diyarından akrabalarını bulmak için geri döndüklerini iddia etmişti”.

Avustralyalılar geldiğinde yaklaşık 18 yaşında genç bir adam olan Telenge o güne dair şunları hatırlıyordu: “Gelenlerin derileri öyle solgundu ki ışık altında parlıyor gibiydiler.” Söylendiğine göre: “Telenge’nin bildiği tek soluk derili yaratık, hayaletler veya güçlü kutsal ruhlardı.

O hâlde bu yaratıklar dama [ruhlar] olmalıydı. Bahçenin başka yerlerinden şaşkınlık içinde bakan diğer erkekler de aynı sonuca varmışlardı.” Ne var ki bir grup Avustralyalıları dışkılarken gördükten sonra, onların ruhlar olmadıklarına karar vermişlerdi, çünkü dışkılamak doğaüstü bir statüyle tutarsızdı.52

İlk temasın kurulduğu dönemlerde, Papua Yeni Gine’deki kabilelerin, yardımsever (iyicil) ve kötü niyetli (kötücül) ruhları içeren ayrıntılı bir kozmolojisi olduğu görüldü. Yardımsever ruhların çoğu insan ilişkilerine müdahale ettiği düşünülen atalara ait ruhlardı. Kötü niyetli ruhların çoğu ise köken olarak insan değildi ve hastalık ile ölümden sorumluydu.

Belirli ruhlar belirli bölgelerle ilişkiliydi ve “insanlara ait olan kutsal ruhlar genellikle kuş biçimi alıyorlar ve kendi seslerini çıkararak haberleşiyorlardı”. Ruhların bundan başka vahşi domuz veya piton gibi başka hayvanların şeklini aldıkları da oluyordu. Bazı kabilelerin, ruhların onurlandırıldığı ve “düzenli aralıklarla domuz kurban edildiği” tapınakları vardı.

Ayrıca, “çeşitli hediyelerle ve domuz kurban edilerek ataların gönüllerini almak ve dama ruhlarını yatıştırmak” için resmî törenler yapıyorlardı. Bazı kabileler ataları onurlandıran ve maskeli kişinin ölen kişiyi temsil ettiği törenler düzenliyordu. Dokuz bin yıl öncesinde güneybatı Asya’daki kireç taşından yapılmış maskeler de bu şekilde kullanılmış olabilir.53

Yüksek tanrıların ortaya çıkmasından önce gerçekleşmesi gereken ikinci şey, önemli sayıda insanın bir araya gelmesiydi. Genellikle 100’den az insan içeren avcı toplayıcı gruplar atalarına ait ruhları ve doğada bulunan diğer ruhları onurlandırmış olabilirler ancak bu ruhları ilah (yüksek tanrı) düzeyine yükseltmek için pek sebep yoktu.

Bununla birlikte, avcı toplayıcı gruplar bir araya gelerek köylere ve kasabalara yerleştikçe, tıpkı grupların liderleri arasında olduğu gibi, rakip ruhlar arasında da bir hiyerarşi kurmak gerekecekti. Ruhlar arasındaki bu hiyerarşiden ilk tanrılar ortaya çıktı. Bu ilk tanrılar aslında insanların fikir birliğiyle üst düzeyde olduğuna karar verdikleri ruhlardan ibaretti.

Bitki ve hayvanların evcilleştirilmesiyle mümkün hâle gelen istikrarlı gıda arzının desteklediği tarım devrimi sırasında gerçekleşen nüfus artışı, kritik sayıda insanın bir araya gelmesini sağladı. Göbekli Tepenin 11.000 yıl önce bir tören yeri olarak kullanıldığı dönemde, dünya nüfusunun yaklaşık beşmilyon olduğu tahmin ediliyor.

Altı bin yıl önce bir tanrıyı onurlan­dırmak amacıyla dünyanın ilk tapmağı Mezopotamya’da inşa edildiğinde,dünya nüfusu tahminlere göre yaklaşık 100 milyona, günümüzden 2.000 yıl öncesinde ise 300 milyona yükselmişti.54

Bir nüfusun büyüklüğü ile bu nüfusta var olan tanrı türleri arasındaki ilişki net bir şekilde tespit edilmiştir.  1960’ta Berkeley deki California Üniversitesinden psikolog Guy Swanson, George Murdoch’un 556 topluluğa ait etnografik veritabanının bir örneklemi olan 50 “ilkel” toplumda yaptığı tanrı araştırmasını yayınladı.

Swanson, sosyal ve siyasal açıdan daha karmaşık (daha “egemen örgütlere” sahip) olan toplumlar ile “yüksek tanrıların” (“yerin ve göğün hâkimi olan bir tanrının”) varlığı arasında önemli bir ilişki olduğunu bildirmiştir. Daha yakın tarihli bir araştırmada, toplumların büyüklüğü (yerel topluluğun ötesinde siyasal otorite seviyelerinin sayısı) ile “ahlakçı tanrıların” (“insanlara neleri yapıp neleri yapmamaları gerektiğini söyleyen tanrıların”) varlığı arasında son derece anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır.

Bu bağlantı, Oregon Üniversitesinden psikolog Azim Shariff tarafından, “Big Gods Were Made for Big Groups” [Büyük Gruplar için Büyük Tanrılar Üretildi] başlıklı bir makalede özetlenmiştir.

Shariff, “büyük tanrılar… sadece büyük ve karmaşık toplumlarda gelişen ve Holosen dönemine ait nispeten yeni inovasyonlar olma eğilimi gösterirler,” diye belirtmiştir. “Büyük tanrıların” büyük nüfuslarla ilişkili olduğu, son zamanlarda ortaya atılan “Tanrı sizi izliyor” kuramı ile ilgili kitaplarda da vurgulanmıştır.55

Tarım devriminin sonraki evrelerinde ilk yüksek tanrıların ne zaman ve nerede ortaya çıktıklarına ilişkin daha kesin göstergeler var mı? Tartışmaların büyük kısmı yaklaşık 10.000 yıl önce başlayıp giderek yaygınlaşan ve boyları bir metreyi bulan gizemli heykeller ile heykelcikler üzerine yoğunlaşır. Heykellerin bazıları ilk yapıldıklarında parlak renklerle boyalıydı ve Arkeolog Jacques Cauvin’e göre bu heykellerin ilk hâli “oldukça çarpıcı olmalıydı”. 56

Bu heykelciklerin ve heykellerin ataları mı yoksa ilahları mı temsil ettikleri epey tartışılmıştır. Ataları temsil ettiklerini savunanlar, her birinin görünümlerinin farklı olduğunu ve bu nedenle tek bir ilahın imgesini aktarma girişimi gibi görünmediklerine dikkat çeker. Buna ek olarak, heykelciklerin çoğu yüz özellikleri açısından genelde atalar olarak kabul edilen çağdaş boyalı ve sıvalı kafataslarına benzemektedir.

Ayrıca hey­kelcikler ve sıvalı kafatasları genellikle birbirleriyle ilişkili olarak bulunmuştur; bazı araştırmacılar bu nedenle heykelciklerin muhtemelen “hane halkından yakınlarda ölmüş kadınlar” veya “ataların soyut temsilleri… ataya dayalı sosyal ve dinî bir organizasyonun göstergeleri” oldukları sonucuna varmıştır.57

Diğer taraftaki argümanlar ise bazı heykellerin beşten ziyade altı ayak parmağına sahip olduğu gerçeğini vurgular; Jacques Cauvin, bunun “[onların] doğaüstü konumunu teyit ettiği’ni savunur. Özellikle Çatalhöyük’te bulunan kadın heykelciklerinin ilahlar olduğu iddia edilmiştir. Bu arkeolojik alanda ilk kez kazı yapan İngiliz arkeolog James Mellaart, kadın heykelciklerin bir ana tanrıçayı temsil ettiğini ileri sürmüştür.

“Mellaart’a göre, Neolitik çiftçilerin manevi yol göstericilik yapmaları ve hasatlarını kutsamaları için tarım ve doğurganlık tanrı ve tanrıçalarına yalvardıkları aşikârdır.” Nitekim Jacques Cauvin de benzer şekilde kadın heykelciklerinin “diğerlerinden daha üstün bir varlık ve evrensel bir ana, kadın tek tanrıcılığı olarak tanımlanabilecek bir dinî sistemi taçlandıran bir tanrıça” olduğunu belirtir.

Bu iddialar nedeniyle Çatalhöyük bazı kadınlar arasında “Kadın Ana Tanrıça Hareketinin Mekke’si” hâline gelmiş ve “tanrıçaya ibadet edenler” her yıl “Çatalhöyük’e hac yolculuğuna çıkmaktadır”.58

Son yıllarda, Mellaart ve Cauvin’in yorumları azınlığın görüşü oldu. Çağdaş arkeologların çoğu, 7.000 ila 10.000 yıl önceki kadın heykelciklerinin, kadınlar için önemli bir rol oynadığını ve doğurganlık ile muhtemel bir ilişkisi bulunduğunu,ancak bunun ötesinde bir şey ifade etmediğini ileri sürmektedir.

lan Hodder’in belirttiği gibi, Çatalhöyük’te kadın heykelcikleri “özel yerlerde bulunmazlar”: Kadın heykelciklerine mezarlarda veya özel önemi olan yerlerde rastlanmaz. Aslında heykelciklerin çoğu tarih öncesine ait çöplüklerde bulunmuştur. Buna karşılık, Çatalhöyük’teki boğa tasvirleri önemli yerlerde, çoğunlukla görünüşe göre tapınak olabilecek yapıların ortasında bulunur. Dolayısıyla, Çatalhöyük sakinlerinin ilah konumuna yükselttikleri bir şey varsa bunun bir kadından ziyade bir boğa olması daha olasıdır.59

Yeni arkeolojik bulgular ortaya çıkıncaya kadar, ilk tanrıların hangi zamanda veya mekânda ortaya çıktıklarını belirlemeye çalışmak muhtemelen beyhudedir. Olası zaman aralığı birkaç bin yılı kapsar ve dikkate alınması gereken alan, İran’dan Bulgaristan’a kadar olan 3.200 km’yi kapsar. Bu alan içindeki bir yer için doğru olabilecek bir şey, bir başka yerde doğru olmayabilir. Örneğin, eski Yunan’da Asklepius ülkenin bazı bölgelerinde tıbbın kurucusu ve doktorların öncüsü olarak saygı görürken diğer yerlerde kendisine bir tanrı olarak tapılmıştır.60

Tanrıların ortaya çıktığından kesinlikle emin olabilmemiz yazının bulunmasından ve böylelikle tarihî kayıtların tutulmaya başlanmasından sonra mümkün hâle geldi. Yazının icadı bir sonraki bölümde anlatılacağı üzere Mezopotamya’da yaklaşık 6.500 yıl önce gerçekleşti.

O dönemde tanrılar tam olarak gelişmiş gibi ortaya çıktıklarından dolayı, ilk tanrıların yazının bulunmasından bir süre önce ortaya çıkmış olması muhtemeldir.

Ancak bunun ne zaman ve nerede gerçekleştiğini tam olarak belirlemek henüz mümkün değildir.

(Devamı var)

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Dağ Medya

Hayvan Medyası

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

minimalist günlük.

bilinçli farkındalık, minimalizm

Yıldız Teknik Üniversitesi

Sürdürülebilir Kampüs Komisyonu

artidergi897604762.wordpress.com/

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Hizmet Kulübü Artı Dergi

SUSMA

Araştır, Soruştur, Konuş. SUSMA

%d blogcu bunu beğendi: