Beynimizin Gelişimi ve Tanrı Düşüncesinin ortaya çıkışı (21- 22. Bölüm)

yasliİsmet GEDİK

İlk Çiftçilerin  Beyinleri

Kırk bin yıl önce modern Homo sapiens in ilk otobiyografik belleği ve kendisini düşünsel olarak zamanda geriye ve ileriye yansıtabilirle becerisini ilk defa geliştirdiği açıkça görülen dönemle 11.000 yıl önce ilk çiftçilerin bitkileri evcilleştirmeye başladığı dönem arasında yaklaşık 30.000 yıllık bir zaman vardır.

Acaba neden bellek cihazları kullanmaya başladığı, yoldaşı homininleri mezar eşyalarıyla beraber gömdüğü ve avlamayı umduğu müthiş hayvanların resimlerini yapmaya başladığı sırada modern Homo sapiens bitki yetiştirmeye de başlamamıştı?


Dale Guthrie’nin söylediği gibi, “30.000 yıl boyunca neden tarıma, şehir hayatına, yazılı dile, seramiğe, işlenmiş metale, kumaşa ya da Holosen atalarımızın çoğunun hayatını şekillendiren dinamik inovasyon ürünü teçhizatların herhangi birindeki yeniliklere hiç rastlamıyoruz?”61

Bunun bir açıklaması, şüphesiz o dönemin büyük kısmında oldukça soğuk olan ve bu nedenle tarımın gelişmesine uygun olmayan iklimdi. Bununla birlikte, bu görüş yaklaşık 38.000, 35.000,29.000 ve  15.000 yıl önce geçici olarak ortaya çıkan daha sıcak iklim dönemlerini açıklamıyor. Neden iklimin daha ılıman olduğu bu zaman aralıklarında Bereketli Hilal’de ya da tarımın  11.000 yıl sonra bağımsız bir şekilde geliştiği diğer bölgelerde bitkilerin evcilleştirilmesine dair herhangi bir kanıt bulamıyoruz?

Bunun olası bir açıklaması, modern Homo sapiens in beyninde otobiyografik bellek gelişmiş olsa da tarım ürünlerinin yetiştirilmesi ve hayvanların evcilleştirilmesi için gerek duyulan bir diğer önemli özelliğin henüz tam olarak kazanılmamış olmasıdır. Bu özellik plan yapabilme yetisidir ve geçmişi anımsama ve kendini gelecekte üşünebilme becerisiyle aynı şey değildir. Otobiyografik bellek, plan yapabilmek için gerekli bir önkoşuldur ancak planlamanın kendisi değildir.

İnsan beynindeki en önemli planlama merkezi olarak kabul edilen bölüm, Şekil 6.1’de görüldüğü gibi yan prefrontal kortekstir. Orta prefrontal korteks hominin evriminde daha erken gelişim göstermesine ve özfarkındalığın, başkalarına yönelik farkındalığın ve içebakışın gelişiminde kritik bir rol oynarken, yan prefrontal korteks bu bilişsel becerilerin kazanılmasında nispeten küçük bir rol oynar.

Buna karşın, yan prefrontal korteksin başlıca görevleri planlama yapmak, akıl yürütmek, problem çözmek ve zihinsel esnekliği sürdürmektir; bunların tümüne genel olarak beynin yönetici işlevleri denir. Bir araştırmacı şöyle özetlenmiştir: “Alışılmamış derecede büyük yan prefrontal kortekse sahip olmak, insanları davranış sorunlarına yepyeni çözümler bulma konusunda  geleneksel olmayan’ şeyleri yapabilecek düzeye getirmiştir.”62

Yan prefrontal kortekste oluşan bir hasarın kişinin planlama ve akıl yürütme yeteneğini ciddi şekilde etkileyebildiği bilinmektedir. Yan prefrontal korteksin planlama ve mantık işlevleri nöropsikolojik testlerle araştırılabilir. Böyle bir test olan Hanoi Kulesi, kişinin geleceği planlama becerisini test eder. Wisconsin Kart Eşleme Testi ise kişinin koşullar değiştikçe planlarını değiştirebilme becerisini test eder.

Bunlar, ilk çiftçilerin yetiştirdikleri bitkileri ve hayvanların bakımını planlamalarında gerekli olan bilişsel beceri türleridir. Bu nedenle, 11.000 yıl önce modern Homo sapiens in bu testlerde kendisinden 40.000 yıl önce yaşamış olan atalarından daha başarılı olması muhtemeldir. Yan prefrontal korteksi en çok gelişmiş, dolayısıyla yönetici beyin işlevleri en yüksek düzeyde olan kişiler, genlerini aktarma ihtimali ve başarısında daha yüksek olacaklardır.

Ş E K İL   6.1  Modern Homo Sapiens: ruhsal benlik.

Homo sapiens sapiens’in beyninde tam olarak gelişen son bölgelerden birinin yan prefrontal korteks olması bu hipotezi destekler. Kırk beş beyin bölgesini doğum sırasındaki miyelinasyon  derecelerine göre sıralayan Paul Emil Flechsig, yan prefrontal korteksin en son “terminal bölgeler” arasında yer aldığını saptadı.

Benzer şekilde, çocuk beyinlerindeki gri maddenin nöro görüntüleme çalışmaları “frontal kortekste dorsolateral (yan-arka) prefrontal korteksin en son olgunlaştığını” ve bu olgunlaşmanın kişinin yirmili yaşlarına gelene kadar tamamlanmadığını göstermiştir; bu da bahsedilen beyin bölgesinin evrimsel olarak çok yakın bir tarihte geliştiğini akla getirir.

Mikroskop altında incelendiğinde, yan prefrontal korteks prefrontal korteksin geri kalanından farklı bir hücresel görünüme sahiptir ki bu da diğer kısımlara göre farklı gelişim gösterdiğini ileri sürer. İnsan ve şempanze yan prefrontal korteksleri karşılaştırıldığında, insandakinin beklenenden neredeyse iki kat daha büyük olduğu görülür.

Bu tür gözlemler sayesinde araştırmacılar bu beyin alanının primatlara özgü olduğu ve özellikle insanlarda iyi geliştiği sonucuna vardılar. Beyin gelişimi konusunda önde gelen araştırmacılardan biri olan Todd Preuss, “Mevcut bulgulara bakıldığında, dorsolateral prefrontal korteksin aslında primat beyninin belirgin özelliklerinden biri olduğu sonucuna varmak için epey nedenimiz var. Buna ek olarak, bu bölgenin primat tarihi boyunca büyük bir değişime uğradığına dair kanıtlar da bulunmaktadır,” demiştir.63

Yan prefrontal korteksin süregelen gelişimine prefrontal korteksi parietal ve temporal loblara bağlayan büyük beyaz madde yolu olan üst boylamsal sinir demetinin gelişimi eşlik eder. Daha önce de belirtildiği gibi, üst boylamsal sinir demeti insanlarda çok yavaş gelişen beyaz madde yollarından biridir, bu da bu bağlantı yolunun insan evriminde nispeten yeni bir yapı olduğunu göstermektedir.

İnsanın ve diğer primatların prefrontal korteksindeki gri madde ile beyaz maddeyi karşılaştırılan bir çalışmada, bağlantı yollarındaki beyaz maddeye ait farklılıkların gri maddedeki, yani nöronlardaki farklılıklardan çok daha fazla olduğu bildirilmiştir.

Bu nedenle, Homo sapiens in iklimsel olarak daha sıcak olan 20.000 veya 30.000 yıl önceki zaman dilimlerinde bitki yetiştirmeye neden başlamadığı sorusunun yanıtı, prefrontal korteks ile diğer beyin alanları arasında henüz yeterli sayıda bağlantının kurulmamış olması olabilir. Günümüzden  11.000 yıl öncesine geldiğimizde bu bağlantılar artık gelişmişti; bu da sadece bitkilerin değil, aynı zamanda ruhsal benliğin de gelişmesine olanak tanıdı. 64

Yaklaşık 7.000 yıl öncesine kadar, Homo sapienste yan prefrontal korteks ile beyaz madde bağlantı yollarının daha gelişmiş hâle geldiği ve bunun da modern benliklerimizle ilişkilendirdiğimiz bilişsel süreçler ile davranışları olanaklı kıldığı düşünülmektedir. Hem bitkileri hem de ruhsal benliklerimizi yetiştirme becerisine bu şekilde kavuştuk. Tanrıların gelişi, resmî dinlerin ortaya çıkıp gelişeceği ve insanlığı sürekli meşgul edeceği bir dönemi başlatacak ve bu dönem günümüze dek devam edecekti.

(Devamı var)

yesilok

y

Beynimizin Gelişimi ve Tanrı Düşüncesinin ortaya çıkışı (22. Bölüm)

Devlet  Yönetimleri  Ve  Tanrılar – Tanrıcı Benlik

Mezopotamya:  Belgelenmiş  Ilk Tanrılar

Yazılı olarak, yani tartışmasız bir şekilde kayıtlara geçmiş olan ilk tanrı, Mezopotamya’daki su tanrısı Enki idi. Bunu Mezopotamya’da, günümüzde Irak’ın güneyinde Eridu’da yapılan kazılarda ortaya çıkarılan ve yaklaşık 6.500 yıl öncesine tarihlenen, Enki’ye adanmış bir tapmak sayesinde biliyoruz. 

Mezopotamya ve onu çevreleyen güneybatı Asya, bu tarihten önce hızlı bir nüfus artışı yaşamıştı; bir çalışma, günümüzden 10.000 ila 6.000 yıl öncesi zaman aralığında buradaki nüfusun 50 kat artışla 100.000 kişiden beş milyona çıktığını öne sürmüştür.

Beş bin beş yüz yıl öncesine kadar, Eridu gibi Mezopotamya şehirlerinde 35.000 veya daha fazla insan yaşamaktaydı; 5.000 yıl öncesine kadar Uruk’un nüfusunun 50.000 ila 80.000 olduğu ve buranın dünyanın en büyük kenti olduğu tahmin edilmektedir. Dolayısıyla, yüksek tanrılar ile kalabalık nüfuslar arasında en başından beri bir ilişki söz konusudur.1

Genel olarak dünyanın ilk uygarlığı olarak kabul edilen Mezopotamya, 6.500 ile 4.300 yıl öncesi arasında büyük önem kazandı. Burası toplumsal ve ekonomik açıdan karışık bir toplumdu; çiftçiler, yöneticiler, işçiler, balıkçılar, bira üreticileri, fırıncılar, tüccarlar, askerler, sanatçılar, mimarlar, kâtipler ve rahipler gibi yüksek derecede uzmanlık isteyen meslekler bulunmaktaydı.

Ekonominin özü ticaret idi: tekstil, yün, deri, susam yağı ve arpa ihraç edilerek karşılığında Ummandan bakır, Afganistan’dan lapis lazuli (lacivert taş), Pakistan’dan akik, Hindistan’dan deniz kabuğu ve inci, Lübnan’dan odun, orta Anadolu’dan obsidyen alınıyordu. Ayrıca çeşitli yerlerden kalay, gümüş, fildişi ve köleler getiriliyordu.

Ticaret, deniz ve karayoluyla gerçekleşmekteydi ve Mezopotamyalılar çıkarlarını korumak ve geliştirmek için diğer ülkelerde daimi ticaret istasyonları kurmuşlardı. Mezopotamya halkı tarihte ilk kez saban çeken, çömlekçi tekerleği çeviren, at arabası süren, yelkenli tekne kullanan, yasalar yapan ve ağırlık ve ölçü birimlerini standartlaştıran insanlar olarak kabul edilirler.

En önemlisi de onlar hakkında bu kadar çok şey bilmemizi sağlayan bir yazılı dile sahiplerdi. Tarihte ilk kez, Homo sapıensin yaptığı ve düşündüğü şeylerin kalıcı bir kaydı oluşturuluyordu. Eridu’daki orijinal tapınak, aslen “bir giriş, bir sunak ve bir sunum masası” bulunan, 4 metrekarelik mütevazı bir odaydı. Tapmak kazıları sırasında arkeologlar “bir deniz levreğinin bütün bir kılçığı da dahil olmak üzere, yüzlerce balık kemiğini sunum masasında dizilmiş hâlde” buldular.

Eridu ve diğer Mezopotamya şehirlerindeki tapmaklar, yıllar içinde defalarca yeniden inşa edilmiş ve giderek daha büyük ve daha ayrıntılı hâle gelmişti. Örneğin, Ur’daki tapmağa her biri 100 basamaktan oluşan üç set merdivenden çıkılıyordu ve bu basamaklar “farklı renklerde boyanmış… üçgen, baklava deseni, zikzak ve diğer geometrik desenler oluşacak şekilde yerleştirilmiş on binlerce küçük kil koniyle kaplanmıştı”.

Tapınak o kadar etkileyiciydi ki Incil’deki Babil Kulesi hikâyesinin kaynağının burası olduğu düşünülmektedir. Bazı tapmakların iç duvarları “insan ve hayvan figürlü fresklerle donatılmış” ve gümüş, altın, akik ve lapis lazuli gibi değerli metal ve taşlar ile süslenmişti.3

Mezopotamya’daki tüm şehirlerde “tapınak, en büyük, en uzun ve en önemli yapıydı… ve bu bütün şehrin dünyanın yaratıldığı günde takdim edildiği ana tanrıya ait olduğu kuramına uygundu”. Enki’nin Eridu’nun tanrısı olduğu gibi, Larsa’nın tanrısı Utu, Erech’in tanrısı An, Nippur’un tanrısı Enlil, Uruk’un tanrıçası Inanna, Ur’ın tanrısı Nanna, Ummanın tanrısı Şara ve hem Lagaş’ın hem de yakınındaki Girsu’nun tanrısı Ningirsu idi. Tanrı yeryüzünde olduğu sürece tapmakta yaşadığına inanılıyordu.4

Enki ve diğer Mezopotamya tanrıları hakkında neler biliyoruz? Danimarkalı arkeolog Thorkild Jacobsen, bu tanrıları kapsamlı bir şekilde incelemiş ve “Mezopotamya dininin en erken biçiminin doğurganlık ve verimlilik tanrılarına ve insanların hayatta kalmasını sağlayan doğadaki güçlere ibadet etmek” olduğu sonucuna varmıştır.

Bu nedenle en eski Mezopotamya tanrıları arasında güneş tanrısı Utu, ay tanrısı Nanna, rüzgâr tanrısı Enlil ve su tanrısı Enki bulunuyordu. Burada belirgin iki temel tema söz konusuydu: yaşam için gerekli yiyecekleri sağlanması amacıyla dünyanın bereketli bir yer olması ve insanların öldükten sonraki yazgısı. Böylelikle yaşam ve ölüm temaları, bilinen en eski dinî düşüncelerde bir- biriyle ilişkilendirilmişti.5

İlk bilinen Mezopotamya tapınağının suyun tanrısı Enki’ye adanmış olması, doğa ve doğurganlık temalarıyla tutarlılık göstermekteydi. Enki’ye “bereketli tatlı su” ve “Toprağın Efendisi” deniyordu. Mezopotamya’daki bir methiye ilahisinde Enki’nin görevleri şu şekilde anlatılmaktaydı:

  • Dicle ve Fırat ’ın saf ağızlarını temizlemek,

  • yeşillikleri bereketli kılmak,

  • bulutları su ile yükleyip, bol yağmur bahşetmek,

  • ekilmiş tarlalara sabanın açtığı izlerden tohumun başını çıkartmak

  • ve çölü çayıra çevirmek.

 Enki, toprağın bereketli olmasına ek olarak hayvanların ve insanların doğurganlıklarından da sorumluydu. Jacobsen’a göre, Mezopotamya dilinde “semen ile suyu ifade eden sözcük aynıydı”6

Bir diğer eski Mezopotamya tanrısı olan Dumuzi, yaşam ve ölüm temalarını bir araya getirmişti. Dumuzi bir yandan “doğurganlık ve mahsul” özellikle tahıl tanrısıydı ve zamanında erzak ambarı tanrısı Inanna ile evliydi. Jacobsen’a göre, “bu iki gücün evli olması doğurganlık ve verim kudretinin ambar tanrısı tarafından sahiplenildiğini gösterir”, böylelikle toplum için yeterli miktarda yiyecek tedarik edilmesi garanti altına alınıyordu. Dolayısıyla Dumuzi ve Inanna, yaşamı ve açlıktan korunmayı temsil etmekteydi.7

Tahıl tanrısı olarak Dumuzi “arpada, özellikle de arpadan yapılan birada bulunan kudret” idi. Dumuzi, “bira yapımından sorumlu özel bir tanrıça” olan ve ismi “ağzı dolduran” anlamına gelen Ninka’dan yardım alırdı.

Bira, Mezopotamya’da en popüler içkiydi; 5.850 yıl öncesine ait bir kil tabletin üzerinde tasvir edildiği gibi, genellikle büyük bir bira bardağının etrafında oturan insanlar tarafından kamışlarla içilerek paylaşılırdı. İlk Mezopotamya tanrılarının bazılarının bira yapımında sorumluluklarının olması biranın önemini gösterir. Alkol sözcüğü aslında Mezopotamya kökenli bir sözcüktür.8

Ne yazık ki tıpkı ilkbaharın ve yazın sona erdiği gibi Dumuzi de yok olup gitti. Bir Mezopotamya metnine göre, Dumuzi “eşkıyalar tarafından tuzağa düşürülüp” öldürülür ve hiç kimsenin, hatta tanrıların bile kaçamayacağı öbür dünyaya götürülür. Inanna öbür dünyanın tanrıçası Ereşkigal’in koruduğu kocasını arayıp bulur.

Inanna, Dumuzi’nin her yıl altı ay boyunca öbür dünyadan çıkmasına izin verilmesi için bir anlaşma yapar; bu süre içinde tahıllar yetiştirilip depolanmış olacaktır ancak Dumuzi daha sonra altı ay boyunca öbür dünyaya geri dönmek zorundadır. Dumuzi’nin hikâyesi mevsim döngüsünü açıklamaktaydı ve Babil’deki Tammuz, Mısır’daki Osiris ve Yunanistan’daki Persephone’ninki gibi benzer öykülerin öncüsü oldu.9

Dumuzi’nin hikâyesinde ölümün göze çarpan bir biçimde ortaya çıkışı, erken Mezopotamya dininde ölüme verilen önem ile tutarlılık gösterir. Öbür dünya, bir nehrin karşısına tekneyle geçerek ulaşılan ve kapısında yedi bekçi bulunan “yeraltındaki devasa, uçsuz bucaksız bir yer” olarak tasavvur edilmekteydi. Ereşkigal’in lapis lazuliden yapılmış bir tapmakta yaşadığı ve öbür dünyadaki sakinlerin tümünün çıplak olduğu düşünülüyordu.

Ölenlerin, Güneş tanrısı Utu ve Ay Tanrısı Nanna tarafından yargılandığına ve bu tanrıların yaşarken nasıl bir yaşam sürdüklerine göre ölülerin yazgısını belirleyen bir hükme vardıklarına inanılıyordu. Tanrılar, “iyi anne-babalar, iyi oğullar, iyi komşular, iyi vatandaşlar ve erdemli davranış sergileyenler” lehine karar veriyordu.

Bu tür erdemli davranışlar arasında “güçsüzlere merhamet gösterme, hayır işleri yapma, tüm günü hizmet ede­rek geçirme… kötü söz söylememe ve insanlardan her zaman iyi bahsetme” bulunuyordu. Mezopotamyalılar ölüleri evlerinin altına veya mezarlıklara gömerlerdi.

Çoğu mezarda mücevher ve kama gibi kişisel eşyalardan olu­şan mezar eşyaları vardı; birçoğunda ayrıca, öbür dünyaya yolculuk için yiyecek ve biranın konduğu fincan, kâse ve bardaklara da rastlanmıştır. Lagaş kentinde bir mezarda “7 bardak bira, 420 somun ekmek, 2 ölçü tahıl, 1 giysi, 1 yastık ve 1 yatak” bulunmuştur.10,

Mezopotamya’daki ölüm ve öbür dünya ile ilgili kaygıların bir başka göstergesi Gılgamış Destanı dır. Bu anlatı, günümüze kadar gelebilmiş Mezopotamya şiirleri arasında en çok bilineni olup, “dünya edebiyatının en eski klasiği” olarak kabul edilir. Gılgamış yaklaşık 4.700 yıl önce Uruk şehrinin kralıydı. En yakın arkadaşı ve birlikte maceralar yaşadığı Enkidu öldüğünde Gılgamış da bir gün öleceğini fark ederek dehşete kapılır.

“Çok sevdiğim kardeşim Enkidu, faniliğinin sonuna geldi ve ölüm onu aramızdan aldı. Solucanlar onu iyice sarıp sarmalayana kadar yedi gün yedi gece ağladım arkasından. Kardeşim yüzünden ölümden korkuyorum… Çok korktuğum ölüm, yüzünü görmeme izin verme… Nasıl sessiz kalabilirim, sevdiğim Enkidu toprak olduğunda ben nasıl huzur bulabilirim? Ben de ölüp toprağa gömüleceğim.”11

Gılgamış daha sonra ölümsüzlüğün sırrını bulmaya girişir. Yolculuğu onu dünyanın uçlarına götürür, orada bir kadın ona şunları söyler: “Aradığın hayatı asla bulamayacaksın. Tanrılar insanı yarattığında onu ölüme mahkûm kıldılar, yaşamı ise kendilerine sakladılar.” Yılgınlığa düşmeyen Gılgamış, azmederek tanrıların ölümsüzlük bahşettiği tek insan olan Utnapiştim’i bulmak için öbür dünyaya gider.

Tanrıların Utnapiştim’i ölümsüz kılmalarının sebebi, onun daha sonraları Nuh’un Incil’deki öyküsüne ilham olduğu düşünülen Büyük Tufan zamanında bir tekne inşa ederek insanoğlunu kurtarmış olmasıdır. Utnapiştim Gılgamış’a şunları söyler: “Hiçbir şey kalıcı değildir… Kalıcılık ezelden beri zaten yoktu. Uyuyanlar ve ölenler, nasıl da benzerler birbirlerine, ikisi de resmedilmiş ölüm gibidir.” Gılgamış sonunda tanrıları kararlarından döndüremeyeceğini ve kendisi­nin de Enkidu gibi öleceğini anlar.

“Gecenin hırsızı bacaklarımı tuttu bile, ölüm odamda ikamet ediyor; ayağımı nereye atsam orada ölüm buluyorum,” der. Uruk a döner ve kral olarak sorumluluklarını yeniden üstlenir, daha yaşlı ama daha bilgedir. Nihayetinde Gılgamış ölür ve şiirde “oltaya takılmış balık gibi yatağın üzerinde öylece uzanır, kapana yakalanmış bir ceylan gibi,” diye tarif edilir.12

Tanrılar Siyasi Ve Sosyal Sorumluluklar Üstleniyor

Thorkild Jacobsen’ın Mezopotamya tanrıları üzerine yaptığı araştırmaya göre, doğa, yaşam ve ölüm ile ilişkili olan tanrılar “en eski ve en özgün” olanlardır. Bu, Mezopotamya dininin “insanın hayatta kalmasında önemli olan bu güçlere -ilk ekonomiler için elzem olan güçlere- ibadet etmeyi seçmesini ve bu güçlerle anlamlı bir ilişki kurma ihtiyacından dolayı onları gitgide insanlaştırmasını” kapsayan ilk evresi idi. Bu tanrılar, Mezopotamya’daki dinî düşüncelere 6.500 yıl öncesinden yaklaşık 5.200 yıl öncesine, yani tarihçiler tarafından Uruk dönemi olarak adlandırılan döneme dek hâkim olmuşlardı.13

Bunu izleyen Hanedan döneminde, günümüzden 5.200 yıl öncesinden 4.350 yıl öncesine kadar, Mezopotamya toplumunun doğası ve tanrıların doğası değişime uğradı. Her şehir devletin dünyevi hükümdarları ya da kralları, tapınak tanrılarının sahip olduğu gücün bir kısmını gasp ederek daha güçlü hâle geldiler.

Krallar tanrıların yetkisinin bir bölümünü üstlenirken, tanrılar da bazı dünyevi yetkilere sahip oldular. Böylece, daha önce sadece güneş tanrısı olan Utu adalet tanrısı da oldu. Ay tanrısı Nanna, sığırların sorumluluğunu üstlendi. Fırtına ve sel tanrısı Ningirsu “koruyucu ve askerî lider olarak” sorumluluk aldı.14

Figure 1smet Gedik’e ait bir kompozisyon

Mezopotamya dininin bu ikinci evresinde, kralların ilahi ayrıcalıklara sahip olmaları giderek yaygınlaştı. Yaklaşık 4.200 yıl önce tahta çıkmış olan Naram-Sin kendisini tanrı ilan etti. İki asır sonra iktidara gelen Şulgi’ye “yaşamı boyunca ve ölümünden sonra tanrı olarak ibadet edildi”. Mezopotamya krallarının ilahi statüleri konusundaki karışıklık, Ur’daki muhteşem mezar gömüleriyle ile ilgili kafa karışıklığına yol açmaktadır.

On altı mezarın içinde öbür dünyada kullanılmak üzere olağanüstü bir çeşitlilikte hazine bulundu. Bir mezarda, ölen kişiye altından yapılmış bir miğfer, gümüş bir kemer takılmıştı ve gümüş bir kılıfın içinde altın bir hançeri ile altın bir kâsesi vardı.

Ölünün etrafında altın ve gümüş kandiller, altın ve gümüş balta başları ile “oldukça zengin bir takı koleksiyonu” dizilmişti, bunlar “yeraltı tanrılarına sunulacak birer armağan” labilir. Başka mezarlarda altın, gümüş ve bakır kaplar, müzik aletleri, mızrak, hançer ve zıpkın gibi silahlar, oyun tahtaları ile “altın, gümüş, bakır, lapis lazuli, akik ve kabuklardan yapılmış mücevherler” bulunmuştur.15

Bununla birlikte, 1920’lerde ortaya çıktıklarında bu buluntulara uluslararası ilginin yönelmesini sağlayan şey, bazı mezarlarda 73 civarında kurban edilmiş insanın bulunmasıydı. Bunlardan birinin içinde “bir kraliçenin vücudunun üst kısmı taşlarla süslü bir pelerinin kalıntıları olan altın, gümüş, lapis lazuli ve akik boncuklarla kaplı hâlde” bulunmuştu.

Mezarda iki sıra hâlinde yüz yüze duran ve ellerinde lir ve harplar bulunan 10 kadın ile 11 adam, bir savaş arabası, iki öküz ve “çok sayıda eşya” kraliçenin cesedine eşlik etmekteydi. Başka bir mezarda ise bir kralın yanında, altı asker, 57 erkek ve kadın, iki at arabası, altı öküz, çok sayıda silah ve muhtemelen yemek amaçlı konmuş çok sayıda hayvana ait kemikler vardı.

Göründüğü kadarıyla kurban edilen insanlara zehir içirilmişti, çünkü bunların çoğunun yanında küçük birer bardak bulunuyordu. Bu gömütler ölümlülere, tanrısal temsilcilere veya tanrıların kendilerine mi aitti? Fransız arkeolog George Roux’nun Ancient Iraq kitabında yazdığı gibi, “Ur Mezarlığı gizemini halen koruyor”.16

Mezopotamya tanrıları ve tapınakları “her şehrin ortak kimliğini” temsil ediyordu. Tanrıların en çarpıcı özelliklerinden biri, sahip oldukları doğa­üstü güçlere ve ölümsüz olmalarına rağmen, “tamamen insan şeklinde” tasavvur edilmeleriydi. İnsanlar gibi “plan yapıp ve harekete geçiyorlar, yiyip içiyorlar, evlenip aile kuruyorlar ve ev eçindiriyorlardı, onların da insana özgü tutkuları ve zayıflıkları vardı”.

Her tanrı insan şeklinde olduğu için, tapınaktaki tanrı heykeline günde iki defa yiyecek getirmek gerekiyordu, bunun yanında kıyafet ve eğlence ihtiyaçları da karşılanıyordu. Sunulan yemekler arasında ekmek, balık ve taze meyveler ile içki olarak da bira ve şarap vardı. Tanrılar “topluluğun karşılayabileceği en güzel kıyafetleri” giyerler ve yıllar geçtikçe “bir defada giyebileceklerinden daha çokgiysi, mücevher ve öteberiyi biriktirmiş olurlardı”.

Sayıları zaten epey çok olan dinî bayramlarda heykel, tapınaktan alınıp sokaklarda geçit törenine çıkarılırdı ve özel festivallerde diğer tanrıları ziyaret etmek için başka şehirlere götürüldüğü bile olurdu. İnsan toplulukları gibi birçok tanrının da birbirleri ile akraba olduğu düşünülüyordu; böylece, Nippur’daki Enlil heykeli, kardeşi olduğu düşünülen Enki’nin Eridu’da bulunan heykelini ziyarete götürülürdü.

George Roux, “Tapmağa hediyeler sunmak, önemli dinî törenlere katılmak, ölülerle ilgilenmek, dua etmek, kefaret ödemek ve yaşamının neredeyse her ânına damgasını vuran sayısız kural ve tabuya göre davranmak her vatandaşın göreviydi,” diye belirtir.

Benzer şekilde, Pennsylvania Üniversitesinden dilbilimci ve Mezopotamya uzmanı Samuel Kramer, insanların “kilden yaratıldıklarına ve yalnızca bir tek amaç için dünyaya geldiklerine” inandıklarını yazmıştır. “Bu amaç, ilahi eylemlerini rahatça yerine getirebilmeleri için tanrılara yiyecek, içecek ve kalacakları bir yer sağlamaktır. Kısacası, Mezopotamya’da yaşama tanrılar hâkimdi.”17

Tanrılar ve tapmaklar Mezopotamya’da sosyal hayata hâkim olmanın yanı sıra, şehrin ekonomik yaşamına da egemendi. Tapınak, kenti çevreleyen arazinin yaklaşık üçte birine sahipti. Burada tapınak çalışanları tahıl, sebze ve meyve ağaçları yetiştirir; sulama yapar; koyun, keçi ve inek sürülerini güderdi.

Tapınağa bağlı bazı yapılar muazzam boyutlara ulaşmış ve bunlar tekstil, metal işleri, deri ve ahşap eşyalar üreten atölyeler hâline gelmişti; Guabba’daki bir tapınak, çoğu kadın ve çocuklardan oluşan 6.000 işçi istihdam etmekteydi. Tapınak çalışanları diğer Mezopotamya şehirleri ve diğer ülkelerle yapılan ticareti düzenliyordu. Tapınak ayrıca, yüzde 33 faizle tüccarlara kredi sağlayan bir kamu bankası işlevi de görüyordu.

Bir metne göre, “Tacirler, onları bir tür dokunulmaz sermaye olarak yeniden kullanmak üzere kârlarının bir kısmını resmen tapınağa vermekteydiler”. Bazı tapınaklar ayrıca “aileleri bakamadığında” çocukların sorumluluğunu üstlenmişti, “toplumdan dışlanmışları, uyum sağlayamayan yetimleri, gayrimeşru çocukları ve hatta ucubeleri tapınakların kanatları altına alan uzun soluklu bir geleneği” sürdürüyorlardı.18

Bu geniş kapsamlı sosyal ve ekonomik faaliyetler, Mezopotamya kayıtlarının gösterdiği gibi, tapınak için çok sayıda insanın çalışmasını gerekli kılmıştır. Nippur’daki tapınakta çalışanların yer aldığı bir listede bir yüksek rahip, ağıtlar yakan rahip, arınma rahibi, yüksek rahibeler, hazinedar, muhasebeci, yazman, dokumacı, taş oymacı, hasırcı, kâhya, berber, uşak, sığırtmaç, kayıkçı, yağ baskıcısı, değirmenci, kâhin ve yılan büyücüsü bulunuyordu.

Sonuncusu, tapınağın eğlence işlerinde görev alırdı; bazı tapınaklarda “şarkıcı ve müzisyenlerden oluşan koca bir topluluk” olurdu. Mezopotamya toplumu son derece iyi organize olmuş ve “aynı meslek mensupları ileri düzeyde uzmanlaşmış gruplara ayrılmıştı”; örneğin, balıkçılar tatlı suda ya da deniz suyunda avlanmalarına göre ayrılmıştı, hatta “yılan büyücüleri bile kendisine ait bir başkanı olan bir ‘lonca’ oluşturmuşlardı”.19

Tanrılar Savaşa Gidiyor

Mezopotamya devletinin ikinci evresinde, yani günümüzden 5.200 ila 4.350 yıl önce, şehir devletler arasında savaşlar giderek artmıştı. Birinci evrede zaman zaman savaşlar yaşanmıştı ancak kentler tahkim edilmemişti ve anlaşmazlıklar genellikle barış içinde çözülürdü. Buna karşın ikinci evrede “muazzam şehir surları… her şehirde çanlarını çalıyordu… Köy nüfusları duvarlarının arkasında korunma arayışına girdikçe bölgedeki başlıca şehirler daha da büyüdü”.

Şehir devletleri 1.000 ila 10.000 kişilik ordulara sahipti ve savaşlar mızraklar, kalkanlar, koçbaşları ve “bazıları önceden monte edilmiş ve suda yüzebilen” kuşatma kuleleriyle yapılıyordu. Savaşı kazanan ordu genellikle yenilgiye uğrayan şehrin sakinlerini öldürerek ya da köle alarak bütün şehri yağmalayıp yok ederdi, en büyük anrılarına ait tapmağı yerle bir ettikleri de olurdu.20

Bu savaşların bariz nedenleri arasında, şehir devletlerinin egemenlik alanlarını artırmak istemeleri, toprak anlaşmazlıkları ve sulama kanallarının veya ticaret yollarının kontrolünü elde etme girişimleri bulunmaktaydı. Bununla birlikte, Mezopotamya kayıtlarında böyle nedenlerden nadiren bahsedilir; savaşlar daha ziyade tanrıların çatışması olarak gösterilir.

Örneğin, kayıtlarıniyi tutulduğu Lagaş ve Umma arasındaki bir savaş, muhtemelen aralarındaki arazi üzerine çıkan bir anlaşmazlıktan kaynaklanıyordu. Umma tartışmalı bir araziyi işgal ederek Lagaş’ı savaşmaya kışkırtmıştı. Savaşın kazananı Lagaş oldu, sonuç “ovanın üzerindeki yığılmış cansız bedenlerdi”; zafer, cesetleri bir çırpıda yiyen akbabaların betimlendiği oyma bir dikilitaş ile anıtlaştırıldı. Mezopotamya kayıtları bunu “Lagaş’ın tanrısı Ningirsu’nun Umma tanrısı Şara’ya karşı kazandığı zafer” olarak anlatmaktadır.21

Böylece, Mezopotamya tanrıları, elimizde yazılı kayıtları olan ilk savaşlara derinlemesine dahil olmuş gibi görünmektedir. Bir anlatıya göre, “savaş planlarını tanrıların incelemesine sunan kâhinler ordulara bazen eşlik ediyor, bazen de doğrudan önderlik yapıyorlardı”. Zafer kazanan şehirler savaş ganimetinin bir kısmını tapınaklarına bağışlardı; “uygun bir tapınağa bağış yapılmaması şüphesiz kibir olarak kabul edilirdi”.

Tanrılar savaşları başlatan ve “sıkça nefret ve gazap sergileyenler” olarak nitelendirilirdi. Örneğin, “çatık kaşlı” tanrı Enlil “Kiş halkını öldürerek Erek’teki evlerini toza çevirmişti”. Bu savaşların sonuçlan, Ur kentinin yağmalanmasında olduğu gibi gayet iyi bir şekilde betimlemişti:

Tüm sokaklar ve yollar cesetle kaplı,

Bir zamanlar dansçılarla dolu açık alanlarda

insanlar yığınlar hâlinde yatıyor.

Ülkenin kanları şimdi tüm çukurları doldurdu,

kalıba akan bir metal gibi:

bedenler eriyor, güneşte kalmış tereyağı gibi.22

Özetle, dünyanın ilk uygarlığı olan Mezopotamya’da 6.500-4.000 yıl öncesinde, tanrılara ilişkin olarak hangi sonuca varabiliriz? Her şeyden önce, ilk tanrıların yaşam ve ölümle ilgili temel konularda, yeterli yiyecek arzının sağlanmasına ve ölüm sonrası insanların yazgısına dair sorumluluklarının bulunduğu açıktır.

Uygarlık daha karmaşık hâle geldikçe, tanrılar yasaları uygulama ve yetim çocuklar için barınak sağlama gibi siyasi, adli ve sosyal sorumluluklar da kazandılar. Tanrıların tapınağı bir sosyal hizmetler merkezi hâline geldi. Buna ek olarak, tanrılar diğer tanrılarla diğer şehirlerle savaşa girmeyi haklı kılmak için de kullanılmaktaydı.

Şehir devletler arasındaki Mezopotamya savaşları, tanrıların arasındaki bilinen ilk yarışma oldu. Tanrıların kısmen dünyevileşmesiyle eşzamanlı olarak, dünyevi otoriteler de (bu durumda krallar) kendileri için bazı ilahi yetkiler üstlendiler. Böylece kutsal ile dünyevi, yani din ile siyaset en başından iç içe geçmiş oldu.

Son olarak, Mezopotamyalıların ilk tanrıları “kendilerini andıran görünüme, insansı niteliklere, kusurlara ve insanlara özgü tutkulara” sahip olarak görmeleri ilgi çekicidir. Eski Yunan filozofu Ksenofon da insanların tanrılarını insan biçiminde tasavvur ettiklerine dikkat çekerek şunu öngörür:

“Atlar ve öküzler tanrılarının resimlerini yapabilselerdi atlar kendi tanrılarını at biçiminde, öküzler de öküz biçiminde resmederdi.” On sekizinci yüzyılda yaşamış olan Baron Montesquieu, daha özlü bir şekilde şöyle der: “Eğer üçgenlerin bir tanrısı olsaydı üç kenarı olurdu.”23

Bu nedenle, dünyanın ilk uygarlığının kesinlikle dinî bir temel üzerine kurulduğu açıktır. George Roux’nun belirttiği gibi, tanrılar ve onlarla ilgili fikirler “kurumlan şekillendirmek, üretilen sanat eserlerini ve edebiyatı renklendirmek kralların en yüce eylemlerinden tebanın günlük meşgalesine dek her türlü etkinliğe nüfuz etmek suretiyle Mezopotamyalıların kamusal ve özel hayatlarında olağanüstü bir rol oynamıştır”.24

(Devamı var)

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

YAŞAM ARZU'SU

Yaşam sadece vişneli çörek kutusu ya da mayın tarlası değildir...

Post-truth

Her gelecek, kendine bir geçmiş arar..

İdris'in Otağı

Sevgi Çiçeklerimi Koparabilirsiniz

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

<span>%d</span> blogcu bunu beğendi: