Beynimizin Gelişimi ve Tanrı Düşüncesinin ortaya çıkışı (25. Bölüm)

yasliİsmet GEDİK

Ulu Tanrı Anlayışı

Ulu tanrılar, modern Homo sapiens’in karşısına büyük bir olasılıkla 7.000 yıl önce çıkmış olsalar da yazılı kayıtların oluşumuna dek ilahların varlığına inanıldığı konusunda kesin bir kanıt yok.

Mezopotamya’da 6.500 yıl önce, su tanrısı Enki’yi onurlandırmak için inşa edilmiş bir tapınak bu türden bir kanıt sunar.

Sonraki 2.500 yıl süresince, Mısır ve Çin’de kesin olarak, Pakistan, güneydoğu Avrupa ve Peru’da büyük olasılıkla ve Batı Avrupa’da muhtemelen tanrılar ortaya çıktı. 


Çin ve Peru’da tanrıların ortaya çıkışı paralel evrimi akla getirecek şekilde, neredeyse kesinlikle dünyanın diğer bölgelerinden bağımsızdı. Bahsedilen diğer yerler içinse bağımsız olarak geliştikleri daha kesindir.

Böylece, 4.500 yıl önce, dünyanın en büyük şehri Uruk’ta yaşayan Mezopotamyalılar, tanrıça Inanna’ya kendisine adanmış tapmakta ibadet ediyorlardı. Mısırlılar, tanrıların temsilcisi olan Firavun Hufu’yu onurlandırmak amacıyla inşa edilen ve 3.800 yıl boyunca dünyanın insan elinden çıkan en uzun yapısı olan Giza Piramidini hayranlıkla izliyorlardı.

Bu dönemde Pakistan’daki Harappa uygarlığı doruk noktasındaydı ve Mohenjo Daro’da yaşayan 40.000 kişi tanrıları onurlandırmak için, tapmak olduğu tahmin edilen yapıları ziyaret etmekteydi. Batı Avrupa’da, çok sayıda insan Brodgar, Stonehenge ve Avebury’deki tören merkezleri olduğu düşünülen yerlerde toplanıyordu. Peru’da Caral’daki, yaklaşık 30 m yüksekliğe sahip büyük platform höyüklerine muhtemelen ilahlarla ilgili bir tür tören için büyük kalabalıklar akın ediyordu. Dört bin üç yüz yıl önce Çin’de de benzer bir platform höyüğü inşa edilmiştir.

Özetle, yaklaşık 4.500 yıl önce, modern Homo sapiens teistik (tanrıcı, tanrıya inanan) bir hominin olarak ortaya çıkmaktaydı ve tanrılara olan bu inanç, bizi tanımlayan özelliklerimizden biri olmayı sürdürmektedir. Tanrılar, hayvanlara veya atalara ait ruhlardan daha etkili bir biçimde, binlerce yıldır doğa olaylarına ve felsefi sorulara yanıtlar getirdi. Geceleri güneş nereye gider? Ay neden şekil değiştirir?

Yıldızlar neden hareket eder? Rüzgâra ve yağmura, gök gürültüsüne ve yıldırıma, sele ve kuraklığa sebep olan şey nedir? Dünya nereden geldi? Ben neden buradayım? Ve özellikle, öldükten sonra bana ne olacak? Solgun Ölüm’ün tetikte sırasını beklediğini bilerek, günlük işlerimize devam ederken ve hayat sahnesin­den görev duygusuyla geçerken tanrıların varlığı bize son derece rahatlatıcı gelmektedir.

Hayat yolculuğunda tanrıların sembolik ve anıtsal desteğini yanına almak yapayalnız insan için huzur ve güven verici olmuştur. Bu tür destekler, yaşam dramının kaçınılmaz sonuyla ilgili bir şeyler fısıldayan iç sesleri susturur. Cehennemdeki kasvetli ırmağın kıyısı tıpkı bugün olduğu gibi 4.500 yıl önce de huzursuzca bizleri çağırmaktaydı.

Bununla  birlikte,  tanrıların  kendileri  hikâyenin  sonu  değildir. Mezopotamya’da gördüğümüz gibi, tanrılar ortaya çıktıklarında yönetici sınıf tarafından benimsenerek kendilerine bazı hukuksal, toplumsal, ekonomik ve hatta askerî sorumluluklar verilmişti. Kutsal ve dünyevi, tanrılar ve yöneticiler birlikte gelişmeyi sürdürdü.

Fransız sosyolog Emile Durkheim, “neredeyse tüm büyük toplumsal kurumların dinden doğduklarını” iddia etmiştir. İngiliz tarihçi Arthur Toynbee de benzer şekilde “büyük dinlerin büyük uygarlıkların dayandığı temel” olduğunu ileri sürmüştür. Böylece tanrılar ile yöneticiler arasındaki ilişki, daha sonra ortaya çıkacak olan uygarlıkların şeklini kısmen belirleyecekti.67

Mezopotamya şehir devletleri, 4.000 ila 2.800 yıl önce dağılmaya başladılar ve Asurlular tarafından yenilgiye uğratıldılar. Asur’un baş tanrısı Aşur, Kişar ile evliydi ve bu evlilikten gökyüzü tanrısı Anu, su ve bilgeliğin tanrısı Ea ve yeraltı dünyasının tanrıları doğdu. Asurlular güneydoğu Asya’da üstünlük sağlamak için başlangıçta doğurganlık ve savaş tanrısı olan baş tanrıları Marduk olan Babillerle mücadele ettiler.

Marduk baş tanrı olarak güneşi ve ayı gökyüzündeki uygun yerlerine atadı. Daha sonra, Babil’in çöküşünü takiben Hititler günümüzden yaklaşık 3.400 yıl önce bu bölgede en büyük güç hâline geldiler. Baş tanrıları fırtınalar ve savaşın tanrısı Teşup, güneş tanrıçası Hepat’la evliydi. Türkiye’nin orta kesiminde bulunan Yazılıkaya’da Teşup ve Hepat’ın diğer pek çok Hitit tanrı ve tanrıçasına önderlik yaparken betimlendiği taş oymalar görülebilir.

Mısır’da, Yeni Krallık’ta firavunların hegemonyası güneyde Nubia ile kuzeyde Suriye’ye dek uzandı. Bu, Mısır imparatorluğunun doruk noktasıydı. Amenhotep IV dönemindeki 17 yıllık bir süre dışında aynı tanrılara tapılmaya devam edildi. Amenhotep IV adını Akhenaton olarak değiştirdi ve Mısır’ın geleneksel çok tanrılılığının yerine Aten olarak adlandırdığı gü­neş tanrısı Ra’yı getirerek tek tanrıya ibadeti uygulamaya çalıştı.

Bu dönem, sıklıkla dünyanın bilinen ilk tek tanrılı inancına örnek olarak gösterilir. Akhenaton’un ölümünden sonra, oğlu Tutankamon ve onu takip eden firavunlar, geleneksel Mısır tanrılarına ibadeti geri getirdi.Pakistan’da, Harappa uygarlığı, kısmen Aryan işgalcilerinin İran ve Afganistan üzerinden yaptıkları bir akın sebebiyle düşüşe geçti. Aryanlar kuzey Hindistan’a yayıldılar.

Burada 3.700 ila 3.100 yıl önce, daha sonraları hem Hinduizmin hem de Budizmin temel taşı hâline gelecek olan Rig Veda’yı  yazdılar. Rig Veda’da birçok tanrı anlatılır; doğurganlık tanrısı olan Indra, ölülerin tanrısı Yama, ateş tanrısı Agni, gök tanrısı Varuna ve sembol olarak svastikaya (gamalı haç) sahip olan güneş tanrısı Surya.

Güneydoğu Avrupa’da, Eski Avrupa uygarlığı da düşüşe geçti ancak diğer uygarlıklar yükselişteydi. Bunların başında, Girit’te bir medeniyet kuran Minoanlar vardı. Minoan halkı az sayıda tanrıya, doğurganlık, hasat ve yaklaşık 3.600 yıl önce doruk noktasına ulaşan hayvanlar ve yeraltı dünyası ile ilgili sorumluluk sahibi olan tanrıçalara sahiplerdi.

Girit’te, Minoan (Minos) uygarlığı yerini Yunan anakarasından burayı istila eden Mikenlere bıraktı. Mikenler aralarında Zeus, Hera, Athena, Poseidon, Hermes ve Dionysos gibi birçok tanrının bulunduğu kendi uygarlıklarını geliştirdiler. Bu tanrılar, yüzlerce yıl sonra kendi dinlerini geliştiren Yunanlılar tarafından benimsendi.

Çin’de Şang hanedanı Sarı Nehir Vadisinin ve kuzey orta ovaların büyük bölümünü 600 yıldan fazla bir süre için birleştirdi. Bu süre içinde yazı dünyanın diğer bölgelerinden bağımsız olarak bulundu ve ilk Çin şehir­leri inşa edildi. Baş tanrı Şang Di, tarım tanrısıydı ve rüzgâr, yağmur, gök gürültüsü ve şimşeği kontrol etmekteydi.

Peru’da, 2.940 yıl önce And dağlarında 3170 metre yükseklikte bulunan Chavin de Huântar’da bir tapmak inşa edildi. Tapmak, orta ve kuzey Peru’ya hâkim olan Chavin dininin baş tanrısına aitti. Lanzön olarak adlandırılan tanrı, dar bir taş koridorun sonunda duran 4,5 metrelik beyaz bir granit figürdü. Bu tapınakta kazı yapmış olan Yale Üniversitesinden arkeolog Richard Burger şunları anlatmıştır; Lanzön’un tasvir ettiği ilah, oldukça antropomorfiktir.

Kollan, kulakları, bacakları ve kavramaya elverişli başparmakları ile beş parmaklı elleri olan bir insan şeklindeydi… Yukarı doğru hırlar gibi duran ağzından çıkan üst kesici sivri dişler özellikle dikkat çekicidir… Lanzön’un kaşları ve saçları, dönen yılanlarla gösterilir ve kafasındaki başlık, bir dizi sivri dişli kedi kafasından oluşur…

Lanzön’un Galerisine girişin kısıtlanmış olması, onun erişilemez, güçlü ve tehlikeli bir tanrı olduğunun göstergesidir.68 (*  Hinduizmin kutsal metinleri olan Vedalar’ın bir bölümüdür. Bu ilahiler arkaik Sanskrit dilinde tanrılara şükür ve saygı için yazılmış on kitaptan oluşur. —ç. n.)

Chavin Tapınağı, “küçük havalandırma ve atık su giderlerinden oluşan ayrıntılı bir labirente” sahip olmasından dolayı ilgi çekicidir.  Florida Üniversitesinden arkeolog Michael Moseley şöyle demiştir: “Suyun boşaltma giderlerinden akarken çıkardığı ses odaları doldurup tapınağın kelimenin tam anlamıyla kükremesine neden olmaktaydı! Durum böyle ise tören merkezi önünde toplanmış dindar kalabalığa oldukça uhrevi görünmüştür.”69

Eksen Çağı

Günümüzden 2.800 yıl önce, bildiğimiz şekliyle tanrıların ve dinlerin ortaya çıkışıyla ilgili son aşama başladı. Bu döneme gelindiğinde dünya büyük ölçüde değişmişti. Tarım devriminin başında var olan beş milyon modern Homo sapiens sayıca 200 ila 300 milyona yükselmişti. Ekonomik ve askeri fetihler sayesinde insanlar birleşerek giderek daha büyük siyasi birimler oluşturmuştu.

Örneğin, Çin’de Şang ve sonra Çu hanedanları büyük yerleşimleri ve nüfusları bir araya getirmişti. Güneybatı Asya’da Neo-Asur imparatorluğu güneydoğu Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Filistin, Irak, İran, Mısır ve Suudi Arabistan’ın bir bölümünde hüküm sürmekteydi. Bu imparatorluk önce Pers İmparatorluğu tarafından, sonra Yunanistan’dan Himalayalara kadar uzanan bölgeyi fetheden Büyük İskender tarafından yenilgiye uğratılacaktı.

Büyük imparatorluklar büyük tanrılar ve büyük dinler gerektirir. Üç bin yıl önce Mezopotamya ve Mısır şehirleri için yeterli olan ilk tanrılar (doğa güçleri, yaşam ve ölüm tanrıları) pek çok etnik gruba mensup, milyonlarca insandan oluşan imparatorluklar oluştuğunda artık yeterli gelmiyordu. Yönetimin yeni dünya düzenini kapsayacak şekilde sistemleştirilmesi zorunluydu.

Aynı şekilde böylesi bir yönetimin ayrılmaz bir parçası oldukları için tanrıların ve dinlerin de sistemli hâle getirilmesi gerekiyordu. Yönetimi elinde tutanlar, yetkilerinin bir kısmını tanrılardan elde ettiler.

Böylece, günümüzden 2.800 ila 2.200 yıl öncesinde (MÖ 800 – 200) 600 yıllık bir dönem olan “eksen çağı” doğdu. Bu dönemde Konfüçyanizm, Hinduizm, Budizm, Zerdüştlük ve Yahudilik doğdu; sonrasında Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’a yol açtı. Bu dinlerin tümü, şu an hayatta olan insanların yüzde 60’ına manevi destek sağlıyor. Antik Yunan dini gibi başka dinler de eksen çağında ortaya çıkmış olsalar da sonradan hepsi yok olup gitti; bu kadim dinlerin tanrıları günümüzde tapmaklardan ziyade müzelerde ikamet ediyorlar.70

Eksen çağında, Konfüçyüs, Lao Tsu, Upanişadların pek çok yazarı, Buda, İlyas, İkinci Yeşaya, Yeremya, Hezekiel (Zülkifl), Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi önemli kişiler yaşamıştır. Hatta Konfüçyüs, Buda ve İkinci Yeşaya’nın hayatları aynı zaman diliminde kesişir. Alman filozof Kari Jaspers bu dönemi “tarihin bir ekseni’ni temsil ettiği için “eksen çağı” olarak tanımlamıştır.

Jasper, “Tüm muazzam gelişmeler Çin’de, Hindistan’da ve Batı’da birbirinden bağımsız olarak ve neredeyse aynı anda, bu isimlerin yan yana geldiği birkaç asır içinde gerçekleşmişti,” der. İngiliz filozof John Hick, eksen çağında “nihai anlamın kavranmasına giden başlıca yol gösterici olan önemli dinî seçeneklerin tümü belirlenmiş ve oluşturulmuştu…

O zamandan beri insanlığın dinî yaşamında bu denli özgün öneme sahip olan bir yenilik daha ortaya çıkmadı,” der. Fransız filozof Eric Weil, bu dönemde Musevi ve Yunan medeniyetlerinin ayırt edici biçimlerine ulaştıklarını ve “diğer uygarlıkların, yeni doğmaya başlayan düşünce sistemlerimizle neredeyse hiç temas etmeden ve kesinlikle onlardan etkilenmeden şaşırtıcı paralel gelişmeler gösterdiğini” ekler.

Karen Armstrong, A History of God (Tanrının Tarihi) kitabında benzer bir şekilde, eksen çağında “insanların, önemli ve oluşumcu olmayı sürdüren yeni ideolojiler yarattıklarını” belirtir. “Tam olarak anlamadığımız nedenlerden dolayı ana uygarlıkların tümü paralel çizgiler boyunca gelişmiştir,“ diye ekler.71

Büyük dinlerin gelişimini araştırırken, sahip oldukları beş özellik dikkat çekicidir. İlk olarak, hepsi ölüm sorununa bir yanıt getirmeyi amaçlıyordu. Babil Kraliyet Yolu üzerindeki bir yazıt, yurttaşlarına “Tanrımız Marduk, sonsuz yaşam bahşeder,” diyerek güvence vermekteydi.

Bu noktayı, yüzyıl önce din hakkında yaptığı klasik çalışmasında William James şöyle özetlemiştir: “Bir Tanrının varlığının ilk belirgin özelliği bence ölümsüz olmasıdır, başka bir şey değil. Tanrı ölümsüzlüğün üreticisidir ve ölümsüzlükten kuşku duyanlar hiç sorgulanmadan dinsiz olarak yaftalanır.” James’ten dört yüz yıl önce, Martin Luther benzer şekilde şunları söylemişti: “Öbür dünyaya inancınız yoksa Tanrınız beş para etmez.”72

İkincisi, büyük dinler ölüm ikilemi için bir çözüm sunmanın yanında başka yararlar da sağlar. Bunlar arasında, aynı dine mensup kişilere psikolojik destek olmanın yanı sıra fiziksel koruma, sosyal hizmetler ve iş bulma ya da ekonomik yardım gibi faydalar da bulunur. Gerçekten de bazı din­lerin psikolojik ve sosyal faydaları o denli belirgin hâle gelebilir ki bu tür yararlar dinlerin kökeni gibi görünebilir. Sosyolojik açıdan bakıldığında, Robert Bellah’ın savunduğu gibi, “dinler varken tanrıların hiç de gerekli olmadığı” bile söylenebilir 73

Üçüncüsü, daha önce belirtildiği gibi, büyük dinler genellikle halkın siyasal yönetimi ile birlikte gelişim gösterir. Kutsal olanla dünyevi olan el ele gelişir ve çoğu kez birbirinden ayrılamaz. Bu nedenle, Mezopotamya’da tanrılara ait tapmaklar, ekonominin inşa edildiği atölyeleri ve ticareti kontrol etmiştir. Buna ek olarak siyasi liderler kendilerini tanrılarla müttefikleştirmiş ve bazı durumlarda kendilerini yarı tanrı hatta ilah konumuna getirmişlerdir.

On dokuzuncu yüzyıl Alman lideri Otto von Bismarck, bu prensibi şunları gözlemler: “Devlet adamının görevi tarih koridorlarında yürüyen Tanrının ayak seslerini işitmek ve tam geçtiği sırada O’nun elbisesinin ucundan yakalamaya çalışmaktır.”74

Dördüncüsü, dinlerin sürekli olarak ortaya çıkması ve her birinin başarısının ya da başarısızlığının çoğunlukla taraftarlarının ekonomik, siyasi ya da askerî başarısı tarafından belirlenmiş olmasıdır. Örneğin, Budizm ve Hıristiyanlık, başlangıçta sırasıyla Hindistan imparatoru Asoka ve Roma İmparatoru Konstantin tarafından benimsendikleri için dünya dinleri hâline gelmiştir.

Buna karşın, başlangıçta önemli bir dünya dini olmasına rağmen Yunan dini İskender’in MÖ 323’te ölümünden sonra Yunan şehir devletlerinin siyasi olarak onları zayıflatan ve tanrılarını sönükleştiren bitmek bilmeyen iç savaşları yüzünden varlığını sürdüremedi. Sonrasında, havari Paul Yunanlılara Hıristiyanlığı telkin etmeye başladığında, İsa ölüm sorununa Zeus’un sunduğundan çok daha cazip bir çözüm önerecekti.

Son olarak, yeni dinlerin ortaya çıkışı öncelikle daha eski dinlerden tanrıların ve teolojinin ödünç alınmasıyla gerçekleşir. Örneğin, eski Yunan tanrıları arasında sevgi ve güzellik tanrıçası Afrodit’in “deniz tüccarları tarafından Kıbrıs’tan Yunanistan’a getirildiği” kabul edilir. Buna karşılık Kıbrıslıların da Afrodit’i Asurlulardan ve Fenikelilerden ödünç aldıkları düşünülür.

Buralarda Astarte adı verilen Afrodit’e Babil’de İştar denmiş, bundan öncesinde ise Mezopotamya’da İnanna olarak isimlendirilmiştir. Benzer şekilde, Afrodit’in âşık olduğu yakışıklı Yunan figürü Adonis, daha önce Fenike’de adına büyük bir tapmak kurulan Biblos’ta önemli bir tanrıydı. Adonis’in bundan önce Tammuz olarak adlandırıldığı Babil’den ve isminin Dumuzi olduğu Mezopotamya’dan ödünç alındığı düşünülmektedir.

Tanrıların ödünç alınması fikri yeni değildir. Yunan gezgin ve tarihçi Herodot, 2.400 yıl önce “farklı dinî sistemlerde ve farklı isim ve özelliklere sahip tanrıların aslında çok benzer işlevlere sahip olduklarını” belirterek özellikle “Perslerin Afrodit’e tapınmayı Asur’daki Astarte kültünden ödünç aldığı” savını ortaya atar.75

Tıpkı tanrılar gibi dinî düşünceler de ödünç alınmıştır. Örneğin Yahudi Hıristiyan dininin, insanın yaratılması, Büyük Tufan ve Babil Kulesi gibi konularla ilgili fikirleri Mezopotamya dininden almış olduğu düşünülmektedir. Benzer şekilde, İsrailliler MÖ 587’den itibaren Babil’de sürgün edilmeleri sırasında güçlü Ahura Mazda ile Zerdüşt diniyle tanışmışlardır. İsrailliler Yahuda’ya  döndükten sonra, Eski Ahit’te ilk kez tamamen güçlü, monoteist bir tanrı fikri belirgin hâle geldi.

Zerdüştçülükten ödünç alınmış olabilecek diğer fikirler arasında, “dünya ahlaki yozlaşma tehlikesi altında olduğu ve kötülüğün eline düştüğü zamanlarda belli aralıklarla” ortaya çıkacak “saoshyant” ya da kurtarıcı kavramı da bulunur. Son kurtarıcı “her insanın sevaplarıyla günahlarının tartılacağı” kıyamet gününün gelip çattığını haber verecek kişi olacaktır. Zerdüşti inancını takip edenler ayrıca kurtarıcıların üçünün de bakirelerden doğacağına, babalarının da bu dinin kurucusu Zerdüşt olacağına inanırlardı.76

Görüldüğü üzere, eksen çağı modern Homo sapiens in evriminde dikkate değer bir dönemin doruk noktasıydı. Sadece 4.000 yılda, ilk tanrılar ve uygarlıklar ortaya çıkarak hızla yayılmış ve bunu dünyanın bütün büyük dinlerinin oluşumu izlemiştir. Robin Dunbar “Din, biz insanların maymun kuzenlerimizden niteliksel olarak gerçekten ayrıştığı bir olgudur,” diye belirtir ve şu soruyu sorar: “Neden, din Hayvanlar Âleminde eşine rastlanmayacak bir şekilde sadece bizim türümüz üzerinde böyle bir üstünlüğe sahiptir?”

Bu sorunun yanıtı bizlerin yalnızca akıllı, farkındalığa sahip, empatik ve özdüşünümsel oluşumuz değildir; geleceğimizi düşünürken geçmişimizi de bununla bütünleştirmemizi sağlayan otobiyografik bir belleğe sahip olmamızdır. Bu özellik bizi Karen Armstrong’un sözleriyle Homo religiosus [dindar insan] yapmıştır77

Ölüm ikilemi insan beyninin evriminin kaçınılmaz bir sonucuydu ama tanrılar ve dinler doğuştan sahip olduğumuz bu derin ikileme bir çözüm getiriyordu. Bunu yaparken, insanları melezleştirerek yarı ölümlü, yarı ölümsüz hâle getirdi. Ernest Becker, bu çelişkiyi Pulitzer Ödüllü The Denial of Death (Ölümü İnkâr) kitabında dile getirirken, insanları “anüsleri olan tanrılar” olarak nitelendirir.

“İnsan tam anlamıyla ikiye bölünmüştür: Kendi dikkat çekici benzersizliğine dair bir farkındalığa sahiptir, böylece yüce bir görkemle doğadan ayrışır ancak yine de körü körüne ve ahmakça toprağın altına girerek çürür ve sonsuza dek yok olur. Bu ikilemle yüzleşmek ve onunla birlikte yaşamak zorunda olmak dehşet vericidir.”78

(Devamı var)

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

YAŞAM ARZU'SU

Yaşam sadece vişneli çörek kutusu ya da mayın tarlası değildir...

Post-truth

Her gelecek, kendine bir geçmiş arar..

İdris'in Otağı

Sevgi Çiçeklerimi Koparabilirsiniz

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

<span>%d</span> blogcu bunu beğendi: