Beynimizin Gelişimi ve Tanrı Düşüncesinin ortaya çıkışı (27. Bölüm)

yasliİsmet GEDİK

Psikolojik Ve  Rahatlık  Kuramları

Tanrıların ve dinlerin kıkenlerine dair en iyi bilinen psikolojik kuramı psikanalist Sigmund Freud ortaya atmıştır. Freud’a göre, baba figürü olarak tanrıları yaratma ihtiyacımız, Ödipal kompleksimizi çözmek için duyduğumuz bilinçdışı bir gereksinimden kaynaklanır.

Bu gereksinim çocukluk döneminde, tıpkı Yunan kral Ödipus’un yaptığı gibi, erkek çocukların babalarını öldürüp anneleri ile evlenmek istemelerine bağlı olarak ortaya çıkar.

Bu nedenle, Freud’a göre, “din, yalnızca derin duygusal çatışmalara ve zafiyetlere bir tepki olarak ortaya çıkar” ve insanlardaki bilinçdışı çatışmalar psikanaliz yoluyla çözüldüğünde dine duyulan gereksinim de ortadan kalkar.15


Freud’un bilinçdışı gereksinimleri karşılayan din kuramları gözden düşmüş olsa da günümüzde birçok kuram dinlerin bilinçli ve bilinçdışı rahatlama ihtiyaçlarını karşılamadaki rolüne vurgu yapar. Ölümü bir sonolarak kabul etmektense cennete gitmeyi, öldükten sonra yeniden dirilmeyi ya da ölümden sonra bir başka hayat biçimine girmeyi ummak tabii ki rahatlatıcıdır. Çoğu dinde, öbür dünya oldukça çekici olarak tasvir edilir.

Örneğin Mormon dininde, cennetin üç katı içinde en yükseği olan Göksel Krallık, peygamber Joseph Smith tarafından “altınla döşenmiş gibi duran … muhteşem güzellikte caddelerin” bulunduğu bir yer olarak anlatılmıştır. İnananlar orada sonsuza dek yaşamayı sürdürecektir.

Bir Mormon araştırmacı şöyle der: “Öbür dünyada, sahip olduğumuz koca göbek, siğiller, şekil bozuklukları ve benzeri kusurlar haricinde, her birimiz dünyadaki hâlimize benzeyecek ve mükemmel bir fiziksel görünümde olacağız; ölmeden önceki ruhlarımız da artık ebediyetle giyinmiş olacak.” İnsanlar Göksel Krallık’ta aileler hâlinde yaşayacak ve “bebekya da çocukken ölenler yüce ebeveynleri tarafından, Âdem’den gelip sonsuza dek uzanan aile zincirinin bir halkası olarak büyüyene kadar bakılacaklar”.16

Ölümden sonraki hayata ilişkin vaatleri tanrıların ortaya çıkışında önemli bir faktör olarak gören din bilimcilerinin çoğu, bunun yanında başka etkenlerin de olduğunu görüşündedir. Cambridge Üniversitesinden zoolog Robert Hinde, Why Gods Persist kitabında şunları söyler: “Bir tanrıya inanmak, özellikle olayların nedenlerini anlama, kişinin kendi yaşamını kontrol ettiği hissi, sıkıntılı durumlarda güven arama, ölüm korkusuyla başetme, ilişkileri ve toplumsal yaşamın diğer yönlerini arzulama ve hayatta makul bir anlam arama gibi çok sayıda insani eğilimle ilintilidir.”

Benzer şekilde, Johns Hopkins Üniversitesinden sinirbilimci David Linden, The Accidental Mind kitabında “din insanlara özellikle kendi fanilikleri ile yüzleşmelerinde bir rahatlık sağlar,” der. Daha sonra dinlerin sahip olduğu diğer avantajlara eşit pay vererek “dinin belirli toplumsal hiyerarşinin sürdürülmesini desteklediğini ve zor sorulara yanıtlar getirdiğini” belirtir.17

Rahatlama konusundaki nörokimyasal bir bakış açısı, Lionel Tiger ve Michael McGuire tarafından God’s Brain kitabında ortaya konmuştur. Bu yazarlara göre “bilinmeyenin belirsizliği ve bununla yüzleşmek” beyinlerimizde “olumsuz fiziksel ve psikolojik durumlar yaratan” kimyasal değişikliklere yol açar. Bu tür strese bir tepki olarak, beyinlerimiz salgıladığı nörokimyasalları otomatik olarak düzenleyerek yazarların deyimiyle “beyni sakinleştirir”.

“Beyni sakinleştirmede” önemli bir araç olan din bunu üç mekanizma ile başarır: dinin toplumsal yönleri serotonin, dopamin ve norepinefrin’i yukarı doğru regüle ederek  haz üretir; dinî ritüellerin uygulanması vücudu rahatlatır ve dinî inançlar “varoluşun ve toplumsal yaşamın karmaşıklığını” sadeleştirir. Dolayısıyla dini anlamak için “dinin beyne ne yaptığına bakmamız gerekir”. Kitapta şöyle yazar: “Bacaklar için koşu neyse beyin için de din odur… [din] kafamızın içindeki organ için bir sosyal-duygusal ve kurumsal egzersiz biçimidir.”18

Bazı biliminsanları, ölüm korkusu ile öbür dünyaya yönelik arzunun dinin gelişimi için özellikle önemli olduğunu kabul etmezler. Örneğin, Washington Üniversitesinden antropolog Pascal Boyer “sıkça karşılaştığımız ve pek düşünülmeden ortaya atılan ‘insanlar ölümden korkar ve din onlara ölümün bir son olmadığına inandırır’ açıklaması kesinlikle eksik bir açıklamadır, çünkü insan zihni bütün stresli ya da korku uyandırıcı durumlara karşı yeterli rahatlatıcı sanrılar üretmez,” diye belirtir.

Göründüğü kadarıyla, Boyer ölüm korkusunu basit bir şekilde, insana ait çok sayıdaki stres ve korku türlerinden biri olarak sınıflandırır. Benzer şekilde, Fordham Üniversitesinden antropolog Stewart Guthrie, bazı dinlerde inanç siste­minin bir parçası olarak ölümden sonra hayat kavramı bulunmadığını iddia eder. Bu nedenle, “birçok dinde öbür dünyanın ya da ölümden sonra mutlu bir yaşam sürdürüleceği inancının bulunmaması, arzu-tatmini [rahatlama] kuramının iki temel açıklamasını çürütür: inancın ölümsüzlük arzusuyla motive edildiği ve ölümden sonra cezalandırmaya uğramama arzusuyla motive edildiği”.19

Ölüm korkusu ile öbür dünyaya yönelik bir arzunun tanrıların ortaya çıkışında en önemli etkenler olduğunu ileri sürmek, tanrı ve dinlerin diğer yönlerinin de rahatlatıcı olduğunu inkâr etmek değildir. Hinde’nin belirttiği gibi, “Sizden yana olan ve yardım için yalvardığınızda bunu esirgemeyen güçlü bir varlığa inanmak rahatlatıcıdır”. Tanrılara olan inanç aynı zamanda birinin kontrolü elinde tuttuğunu ve her şeyin bir anlamı olduğunu düşündürür.

Bu özellikle deprem, sel baskını, kasırga veya tayfun gibi doğal afet zamanlarında rahatlatıcıdır. İnsanlar sevdiklerini yitirdiklerinde veya masum çocukların ölümüyle yüzleştiklerinde, hayatını iyilik yaparak geçirmiş birine kiliseye giderken yıldırım çarptığında ya da üzerine ağaç düştüğünde tanrılar rahatlatıcıdır.

Hinde’nin vurguladığı gibi, “Belki de bu tür konular, dinî sistemlerin, kaotik görünebilecek türlü deneyimlere bir düzenin parçası olduğu izlenimi verecek şekilde ‘huzur’, tutarlı bir dünya görüşü sağladığı önermesiyle özetlenebilir”. Theodosius Dobzhansky tarafından belirtildiği gibi, “Din, insanların kendileriyle ve kendilerinden daha büyük bir güç tarafından içine fırlatıldıkları muazzam ve gizemli evrenle barışmalarını sağlar”20,

Kalıp  Arayan  Kuramlar

Tanrıların ve dinlerin kökeni hakkında oluşturulan psikolojik kuramlar psikolojik olarak rahatlık sağlarken, kalıp arayan kuramlar entelektüel ya da bilişsel olarak rahatlık sunabilir. Bu tür kuramlar son yıllarda sıkça karşımıza çıkmaktadır.

Bu tür kuramları destekleyen ilk kitaplardan biri, Stewart Guthrie’nin 1993 yılında yayınlanan Faces in the Clouds: A New Theory of Religion dir. Daha önce belirttiğimiz gibi, Guthrie “dinin en iyi sistematik antropomorfizm, yani insana has özelliklerin insanlık dışı şeylere ya da olaylara atfedil­mesi şeklinde anlaşılabileceğini” savunmuştur. Aslında, “antropomorfizm dinî deneyimin özünü oluşturur… insanın düşünce ve hareketlerine nü­fuz eder… ve din, antropomorfizmin en sistematik şeklidir”.

Bizler sadece bulutlarda insan yüzleri görmekle kalmayız, gök gürültüsü ve şimşek gibi doğa olaylarını da tanrılara bağlarız. Guthrie, antropomorfizmin evrimsel açıdan avantajlı olduğunu, “çünkü dünyanın belirsiz, güvenilmez ve açık­lamaya muhtaç bir yer olduğunu” iddia ederek evrimsel bir bakış açısıyla şuna dikkat çeker: “Bir doğa yürüyüşçüsünün bir kayayı ayı sanması, ayıyı kaya sanmasından daha iyidir.”21

Son yirmi yılda, kalıp arayan pek çok kuramcı bu mantığı izlemiştir. Psikolog ve bilim yazarı Michael Shermer How We Believe isimli kitabında “insanların kalıp arayan yetenekli canlılar olarak evrimleştiklerini” belir­terek “işlevi kalıp aramak ve nedensel ilişkileri ortaya çıkarmak olan bir İnanç Motoru geliştirdiğimizi” savunur. “Kalıpları bulmada en başarılı olanlar… nesillerini en iyi sürdürenlerdir.”

Daha önce değindiğimiz Pascal Boyer Religion Explained kitabında “dinin tüm insanların beyninde bulu­nan bilişsel süreçler açısından, normal bir zihnin çalışmasının ayrılmaz bir parçası olduğunu” açıklar. “İman ve inancın, kavramlar ile çıkarımların din ile ilgili olarak yaptıklarının <diğer alanlarda’ yaptıklarıyla aynı şekilde ortaya çıkan basit yan ürünleri olması muhtemeldir.”

Benzer şekilde, Tufts Üniversitesinden filozof Daniel Dennett yazdığı Breaking the Spell adlı ki­tapta dinî inancın bir insandaki “aşırı aktif etkenleri algılama cihazının” yan ürünü olduğunu savunur. Dennet bunu şöyle tarif eder: “İnsanların tanrılara olan inancının temelinde, tetikte bekleyen bir içgüdü bulunur: faaliyeti (inançları, arzulan ve diğer zihinsel durumları) hareket eden kar­maşık her şeye bağlama eğilimi.”22

İnsanların kalıp arayan canlılar olduğu doğrudur, bu son iki milyon yıl içinde geliştirdiğimiz zekânın doğrudan bir sonucudur. Bununla bir­likte, 4. Bölüm’de de tartışıldığı gibi, temelde entelektüel bir eylem olan kalıp aramak, tek başına tanrıların ortaya çıkmasına yol açmış olabilir mi? Akrabalarını 28.000 yıl önce Sungir’de özenle hazırlanmış mezar eşyaları ile birlikte gömen insanlar ve 11.000 yıl önce Göbekli Tepeyi inşa edenler yaptıkları işe büyük emek vermişler ve muazzam büyüklükte kaynak yatır­mışlardı; bu insanlar derinden hissettikleri inançlar tarafından etkilenmiş olmalılar. Kalıp aramak yeterli gelmiş midir?

Nörolojik  Kuramlar

Son yıllarda beyin fonksiyonel manyetik rezonans (MR) görüntüleme tekniği sayesinde, dinî düşünceyle ilişkili beyin alanlarını belirlemek için çok sayıda araştırma yapılıyor. Genelde nöroteoloji olarak sınıflandırılanbu tür çalışmalar Patrick McNamara’nın The Neuroscience o f Religious Experiences adlı kitabında güzel bir şekilde özetlenmiştir.23

Temporal lob epilepsisi olan kişiler nöbet geçirdikleri sırada zaman zaman Tanrıyı görme gibi dinî deneyimler yaşadıklarını bildirdikleri için temporal lob bu çalışmalarda odak noktası olmuştur. San Diego’daki California Üniversitesinden nörobilimci Vilayanur Ramachandran, bu gibi epilepsi nöbetlerinin öncesinde bu kişilerin dörtte birinin “ilahi mevcudiyet hissi ve Tanrı ile doğrudan iletişim hâlinde oldukları duygusu gibi çok etkileyici manevi deneyimler yaşadıklarını” bildirmiştir.

Benzer şekilde, Kanada Laurentian Üniversitesinden psikolog ve Neuropsychological Bases of God Beliefs adlı kitabın yazarı Michael Persinger, “Tanrı Deneyiminin temporal lobun normal ve daha organize olmuş bir etkinliği” ve “duygusal stres, sevilen bir kişinin kaybı ve beklenen ölümün verdiği çaresizlik hissi gibi çözümü zor psikolojik etkenlerin tetiklediği” küçük bir epileptik nöbet türü olduğunu söyler.

Persinger, “Tanrı Deneyimi için biyolojik bir kapasitenin, türlerin hayatta kalması için kritik önem taşıdığını” düşünür. “Tanrı Deneyimi, temporal lobun yapımı ile ilişkili bir olgudur… Eğer temporal lob başka bir şekilde gelişmiş olsaydı Tanrı Deneyimi oluşmazdı.”24

Parietal lob da, özellikle üst temporal loba bitişik olan kısmı (temporoparietal bileşke), nöroteoloji çalışmalarının konusu olmuştur. Bu beyin alanı uyarıldığında vücut dışındaki bir deneyim ya da genellikle dinî bağlamda duyumsanan bir “varoluş hissi” oluşturabilir. Persinger’ın çalışmaları temporal lobla birlikte parietal alanı da kapsıyordu.

Benzer şekilde, Cosimo Urgesi ve arkadaşları İtalya’da beyin tümörü bulunan 88 hastayı incelediklerinde dinî “özaşkınlık” duygularının alt parietal lobüldeki aktiviteyle ilişkili olduğunu saptadılar. Filozof ve yazar Matthew Alper, temporal-parietal alanı, aynı isimli kitabında (The God Part of the Brain) “beynin Tanrı bölümü” olarak adlandırarak günün birinde, “Tanrıektomi” ameliyatıyla “beynin Tanrı bölümü”nün cerrahi olarak çıkarılmasının mümkün olabileceğini ileri sürdü 25

Hipokampus, amigdala ve limbik sistemin bunlarla ilişkili kısımları da nöroteoloji çalışmalarında dikkat çekmiştir. Palo Alto VA Hastanesindeçalışan psikolog Rhawn Joseph, limbik sistemin “Tanrı nöronları” ve “Tanrı nörotransmitterleri” içerdiği kuramını öne sürmüştür.  Duke Üniversitesindeki araştırmacılar tarafından yapılan yeni bir çalışmada, “yaşamı değiştirecek kadar güçlü bir dinî deneyim yaşayan katılımcılarda” hipokampüs atrofisinin  görüldüğü bildirilmiştir.

Patrick McNamara, “yüzlerce klinik olguda ve bazı beyin görüntüleme çalışmalarında amigdalanın, prefrontal lobların büyük bölümlerinin ve ön temporal korteksin dinî deneyimlerin yaşanmasında rol oynadığının sıklıkla gösterilmesi çarpıcı bir durumdur,” diye belirtir. McNamara bu bölgeleri dinle ilişkili beyin devresi olarak adlandırmıştır.26

McNamara’nın bulguları ile tutarlı olarak, frontal lob da nöroteoloji araştırmalarında göze çarpmaktadır. Örneğin, Pensilvanya Üniversitesinden Andrew Newberg ve Eugene d Aquili, Francisken rahibeler ile Budist keşişler meditasyon yaparken beyinlerinde harekete geçen alanları incelemişler ve “frontal loblarda ve özellikle prefrontal kortekste aktivitenin arttığını” bildirmişlerdir.

Ayrıca, rahibelerin ve keşişlerin parietal loblarında aktivite azalmış ve bu kişiler kendilerini “zamansız ve mekânsız bir duruma girer gibi” hissettiklerini belirtmişlerdi. Başka araştırmacılar dindarlığı orbital frontal korteks ile ön singulat gibi frontal lobların spesifik kısımlarıyla veya frontal ve parietal alanların birleşimiyle ilişkilendirmektedir.27

Tüm bunlara ek olarak başka araştırmacılar da, dinî düşünceyi, talamus ve kaudat gibi başka beyin alanlarına, ayrıca dopamin ve serotonin gibi belirli nörokimyasal sistemlere bağlamaktadır. Bu noktada, beyinde tek bir “tanrı merkezi’nin olmadığı net bir şekilde anlaşılmaktadır. Aksine, dinî deneyimler, bu kitabın önceki bölümlerinde anlatılan özfarkındalığa, başkalarına yönelik farkındalığa, içebakışa ve otobiyografik belleğe aracılık eden, başka bir deyişle bizi insan yapan ağa benzeyen, geniş bir beyin ağı tarafından gerçekleştirilir.

McNamara da benzer şekilde “dinî deneyime bağlı beyin bölgeleri ile benlik duygusu ve özbilince ilişkin beyin bölgeleri arasında önemli bir anatomik örtüşme olduğunu” belirtmiştir. Dinî deneyimlerin aktif hâle getirdiği beyin alanlarının bu deneyimin türüne bağlı olarak değiştiği de açıktır. Örneğin, meditasyon frontal alanları aktif hâle getirirken, yoğun duygular içeren deneyimler amigdalayı aktive eder.

Benzer şekilde, bir çalışmada bazı deneklerden “Kendilerini Tanrı ile yakın bir ilişki içindeyken düşünmelerini”, bazılarından ise “Tanrının öfkesinden korkuyu” deneyimlemeleri istendiğinde beynin farklı alanlarının aktifleştiği görülmüştür.28

Genetik  Kuramlar

İkizler üzerinde yapılan araştırmalar, dindarlığının genetik bir yönü olduğuna işaret etmektedir. Hem tek yumurta hem de çift yumurta ikizlerinde yapılan bir çalışmada “genetiğin dindarlığa katkısının yüzde 20 civarında olduğu” bulunmuştur. Birbirlerinden ayrı olarak yetiştirilmiş tek yumurta ve çift yumurta ikizlerinde yapılmış diğer bir araştırmada dindarlık çeşitli şekillerde değerlendirilmiş (örneğin, dinî inançlar, dinle ilgili mesleklere duyulan ilgi) ve “genlerin dindarlık üzerine etkisinin yüzde 50 olduğu” bildirilmiştir.

Ancak bu çalışmanın yazarları genetik etkinin “gelenekçilik gibi kişilik özellikleri ile ilintili olabileceğini” belirtmişlerdir; diğer bir deyişle, benzer kişilik özelliklerini miras alan bireyler dinî fikirlerle daha çok ilgilenebilirler. Bu gibi durumlarda, genetik aslında dindarlık üzerinde değil, kişilik özellikleri üzerinde etkili olacaktır.29

Birkaç araştırmacı, “evrensel manevi/dinî eğilimlerimizin … genetik olarak geçiş gösteren bir özellikle… ‘manevi’ (spiritüel) genler dediğimiz kalıtsal bir yapıyı temsil ettiğini” bile ileri sürmüştür. Eğer bu doğruysa “insanların, bir manevi gerçekliğe, bir Tanrıya ya da tanrılara, bir ruha ve ahrete inanmak için genetik yatkınlığı ya da ‘fiziksel donanımı’ var demektir”30

Böyle bir geni tanımlamaya yönelik en iddialı girişim, 2004’te The God Gene isimli kitabı yayınlanan ve Time dergisindeki bir kapak hikâyesinde yer alan genetikçi Dean Hamer tarafından gerçekleştirildi. Hamer, dindarlık ölçütü olarak doğaya bağlılık ve duyu dışı algılara ilgi gösterilmesi gibi “maneviyatla ilişkili bir özaşkınlık ölçeği” kullandı. Daha sonra, deneklerin test puanlarındaki değişkenliğin yalnızca yüzde l’inden sorumlu olan bir gen saptayarak bunu “manevi bir alel”  veya “Tanrı geni” olarak adlandırdı.

Bu gen dopamin, serotonin ve Hamer’a göre salındıklarında “derin bir keyif, doyum ve huzur hissi” uyandıran diğer beyin kimyasallarını etkilemekteydi. Hamer’ın çalışmaları, seçtiği dindarlık ölçütleri, zayıf istatistiksel bulguları ve insan özelliklerinin çoğunun genetik kökenleri olsa bile yüzlerce genin ürünü olduğu bilindiği hâlde inançtan sorumlu “Tanrı geni” olarak sadece tek bir gen belirlemesi gibi nedenlerden dolayı çokça eleştirildi.31

(Devamı var)

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

YAŞAM ARZU'SU

Yaşam sadece vişneli çörek kutusu ya da mayın tarlası değildir...

Post-truth

Her gelecek, kendine bir geçmiş arar..

İdris'in Otağı

Sevgi Çiçeklerimi Koparabilirsiniz

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

minimalist günlük.

bilinçli farkındalık, minimalizm

<span>%d</span> blogcu bunu beğendi: