Dinlerin amacı toplum hayatına düzen getirmek olmalıdır.

yasliİsmet GEDİK

Düzen ise doğal sistemde, “information & self-organisation = Bilgilen ve ona göre örgütlen” sistemiyle gerçekleşmektedir (Haken 2000).

Yani toplumsal düzen, toplumu oluşturacak insanların oluşturacakları bilgiye göre örgütlenmeleri şeklinde gerçekleşecektir.

okuBu nedenle insanlarına değer verip, her bireyin kendi doğal yeteneğine göre kendisini geliştirip, toplum hayatına katkıda bulunacak şekilde yetişmesini sağlayan toplumlarda yaşam standardı daha yüksek olmaktadır.


Geri kalmış ülkelerin temel sorunu işte bu noktadan kaynaklanmaktadır. Çünkü onların inanç sistemleri yaşanılan bu dünya hayatını “fani, geçici” görüp, bir başka ahiret hayatı özlemi içinde yaşamaktadırlar.

Ama ahiret hayatı diye bir ikinci hayat yoktur. Ve bu konu aşağıda tartışılacaktır.

Önce şu temel bilgiyi verelim:

(1)- Beyin araştırmalarının gösterdiği üzere, doğumdan hemen sonra canlının çevre koşullarına uyumlu olabilmesi için muazzam sayıda sinaps üretilir. Bu sinapsların çevrede mevcut sinyallere uyumlu olanları geliştirilir ve tüm diğer fazla sinapsları yok edilir. Bu şekilde her canlı çocukluk evresinde çevresine uyumlu olacak şekilde gelişmiş olur (Shonkoff & Phillips (Eds) 2000).

Doğumdan hemen sonra, canlının çevresine uyumlu olabilmesi için muazzam sayıda sinaps üretilir. Çevreye uyumlu olanlar korunurken, işe yaramayanların hepsi kaldırılır.

Bu olgudan hareketle şu kesinlikle söylenebilir: Bizim dünya gezegenimizde yaşayan bir varlığın, başka bir dünyada yaşaması mümkün değildir, çünkü o dünyanın koşulları farklıdır ve kendi koşullarına uygun oluşturulmuş varlıkları vardır. Bu nedenle “ahiret hayatı veya öteki dünya hayatı” gibi bir tasarım ve inanç mümkün değildir. Atalarımızın en büyük yanılgısı bu noktadadır.

(2)- Öteki dünyada sadece ruhların yaşayacağı iddiasına gelince: Ruh, bedendeki hücrelerin oluşturdukları elektromanyetik alanlardır. Beden ölünce hücreler atomlarına-moleküllerine ayrıştıklarında, ruh denilen alan da tamamen yok olur. Beden ölünce, ruh da tamamen ortadan kalkar.

Görüldüğü üzere atalarımızın hayat anlayışı kökten hatalıdır.

Şimdi “Ebedi bir öteki dünya hayatı neden mümkün değildir?” konusunu açıklayalım.

İnsanların ölümden sonra öteki dünya diye bir yerde ebedi olarak yaşadıklarını düşünelim. İnsan yaklaşık 2 milyon yıldan beri vardır. İnsanların yaklaşık 20-25 yılda bir nüfuslarının yeni doğumlarla arttığını ve yaklaşık 50 yıllık bir ömürden sonra da öldüğünü ve öteki dünya gibi bir yerde ebedi hayatlarına devam ettiklerini (yiyip-içtiklerini, sevişip-çoğaldıklarını, vs.) düşünüp, şimdiye dek kaç kişinin orada birikmiş olduğunu hesaplarsak, 10 üzeri 100 den büyük devasa bir sayı ile karşılaşırız. (10 üzeri 100, 10 sayısının sonuna 100 tane sıfır daha eklenince oluşan sayı)

Evrende belli sayıda atom-altı-ögesi vardır ve bunların sayısı yaklaşık 10 üzeri 80 olarak hesaplanmıştır. Yani deri, kemik, taş, toprak gibi maddeleri oluşturan proton + nötron + elektron ögelerinin toplam sayısı 10 üzeri 80 kadardır. Bir hücrede milyarlarca proton + nötron + elektron bulunduğuna göre, evrenin herhangi bir yerinde 10 üzeri 100 gibi devasa sayıda insan toplanması hiçbir fizik-kimya bilgisine uymamaktadır, çünkü onları oluşturacak kadar proton + nötron + elektron evrende mevcut değildir.

Bu nedenle doğada ebediyet diye bir şey yoktur. Her şey çok kısa ömürlü ve çok hareketli olan atom-altı ögelerinin, daha uzun ömürlü ve daha az hareketli üst-sistemler (atomlar, moleküller, hücreler, bedenler) içinde birleşmeleri şeklinde olmaktadır.

Oluşturulan hiçbir sistem ebedi olamamakta, belli bir ömür-döngüsünden sonra tekrar alt-bileşenlerine ayrışmakta ve doğa bu şekilde sürekli bir değişim-dönüşüm sistemi içinde gelişmektedir. Zaman kavramının gelişimi durumun böyle olduğunu göstermektedir, bak http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/p/hakkmda.html

Yani doğada belli sayıda (yaklaşık 10 üzeri 80, yani öteki dünyada birikmiş olabilecek insan sayısından çok-çok az!) atom-altı-ögesi vardır ve bu ögeler canlı olup, değişik kombinasyonlara girerek, sürekli değişim-dönüşüm içindeki dinamik doğayı oluşturmaktadırlar.

Ebedi bir öteki dünya hayatını savunanlar öteki dünyada sadece ruhların var olacaklarını savunarak, yukarıda öne sürülen olanaksızlığa karşı koymaya çalışırlar. Ama bu karşı-çıkışları tamamen dayanaksızdır, çünkü öteki dünyadaki cezalandırmalar arasında şu tip hükümler bulunmaktadır.

“Başlarından da kaynar sular dökülür. Bu kaynar su ile karınlarında olanlar ve derileri eritilir.” (Hacc 19, 20)

“Derileri yanıp eridikçe, acıyı tatsınlar diye derilerini yenileyeceğiz.” (Nisa 56)

Bu ayetler bedenlere uygulanacak cezalardır. Dolayısıyla kutsal kitapların öteki dünya hayatı canlı bedenler için tasarlanmışlardır.

Cennet hayatındaki seks olaylarında çocuk olmayacağını, sadece sevişme olacağını savunanlar ise, seks olayının neslin devamı için gerekli genetik bilgilerin değiş-tokuşu olgusunu bilmediklerini gösterir. Çünkü balıklar gibi birçok canlı grubunda, bedenler birbirine değmeden seks yaşanır: dişi yumurtalarını bırakır ve erkek hemen o yumurtaların üzerine spermleri bırakır ve iki genetik bilgi birleşir. Bedensel bir temas yoktur.

minik-okDolayısıyla seks, neslin devamı dürtüsüdür.

Kutsal kitabın tanrısı bunu bilmiyorsa, bu “özürü kabahatinden büyük” durumunu oluşturur.

Hayatın doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulduğunu bilmeyen insanlar, ölüp-yok olacaklarını kabul edemeyip, bir ahiret hayatı tasarlamışlar. Buzul devri sonrası deniz sularının yükselmesiyle yaşadıkları bir ortamın sulara gömülmesinin anlatıldığı Atlantis makalesindeki “kaybolan bir dünya” olayına atfen, öldükten sonra bu batan eski-cennet ülkesinde yaşamlarının devam edeceği şeklinde bir ebedi hayat sistemi tasarlamışlardır. Halbuki ölümden sonra yok olmak söz konusu değildir, doğal sistemle kalibrasyona dönmek ve yeniden doğal sistemin yapılanmasında tekrar görev almak söz konusudur.

Peygamberlerin “Tanrı’nın sözcüsü” olarak, kesin, dogmatik, değiştirilemeyen yasalar getirdikleri inancı, doğada taban’dan yönetilen bir işleyiş olduğu gerçeğiyle taban tabana zıtlık içindedir.

Çünkü:

1-Doğada değişip-dönüşmeyen hiçbir şey yoktur ve varlıklar değişen doğa koşullarına uyarak kendilerini sürekli yenileyip, yeni görüşler oluşturmak zorundadırlar,

2-Varlıklar arası ilişkiler karşılıklı etkileşimlerle belirlenir, asla bir kişinin görüşüne göre kural, yasa oluşturulmaz. Peygamberler birer insandırlar, temel doğa yasaları onlar için de geçerlidir.

3-Devleti sahiplenenlerce, çocuklarımızın yaşayacağı ovalar, denizler, ormanlar, dağlar, vs. kamusal alanların parsellenip satılması, veya kiralanması geleceğimizi karartmaktadır.

Ve tüm bunlar Tepe’den yönetimli, tepeye bağımlılık sistemiyle yapılmaktadır; bunlara karşı çıkanlar ise, “din-elden gidiyor” yaygarası ile düşman ilan edilmektedir.

Elden giden “Din, namus, ahlak” değildir, çünkü onlar “kafamızın içindeki programlamalardadır; ama bir şey elden gitmektedir: Çocuklarımıza bırakacağımız doğa. Doğa talan edilmektedir.

4-Kutsal Kitaplar tepedeki efendiler kitlesi tarafından düzenlendiklerinden, “hak-hukuk-adalet-namus-ahlak” gibi kavramlar, sadece tepedekilerin isteklerine uygunsa vardır;

minik-ok

“Yoksa, şu bölgeyi senin soyuna tahsis ettim; Allah istediğini, istediğine verir; Senin soyunla antlaşmamı yapıyorum, vs.” gibi görüşlerin, evrensel “hak-hukuk-namus-ahlak” ile ilişkisi olabilir mi?

5-Bu tür bir yaratıcı veya tanrı anlayışı, doğadaki taban’dan yönetilen sistemde geçerli olan “karşılıklı etkileşim” ve tabana (yani alt-sistemlere) bağımlılık ilkesine tamamen terstir. Bu nedenle bizlerin gelenek ve görenekleri kökten hatalıdır. Bilinç-altı sistemimiz tamamen yanlış olarak programlanmaktadır. Bu nedenle para-din-siyaset kıskacından kurtulmamız mümkün olmamaktadır.

Öylesine körü-körüne inandırılmışız ki,

Tüm devletler tepedeki efendilerce sahiplenirler. Halk ürettiğinin çoğunu efendisine verir. Efendisi bu şekilde çok zengin olur ve parayla yanına muhafızlar, askerler tutarak, halkı sürekli baskı altında tutar ve kendi koyduğu yasalara ve kurallara uymaya zorlar. Tepedekilerin koyduğu kurallara uymayanlar devlet düşmanı sayılarak hapse atılırlar.

minik-ok

Peki devlet kim? Tepedeki azınlık zümresi mi, yoksa tabandaki çoğunluk, yani halk mı? Bu şekilde 4-5 bin yıldır süren kulluk-kölelik-uşaklık dönemi başlatılır.

BEDENLERİMİZİN SAHİBİ HÜCRELERİMİZDİR, BİZ HÜCRELERİMİZİN EFENDİSİ DEĞİLİZ.

Bu durum tipik bir zır-cahilleşme sonucudur. Zır-cahilleştirici faktörün başında dinsel öğretiler (efendiler tarafından tezgahlanmış kutsal kitaplar) yer alırlar.

Tüm geleneksel sistemlerde her şey, tepedekilerce belirlendiğinden, adil bir hizmet-alış-veriş sistemi sağlanamamaktadır. Halk ise bu gerçeğin farkında olmadığından, kendisine zarar veren bu sisteme bağlılığa inatla sahip çıkmaktadır. Huzurlu bir toplum, her insanın toplumu karşılıklı bir hizmet alış-verişi ortaklığı olarak görmesiyle mümkün olacaktır.

Bu ise tamamen bir eğitim sorunudur. Çözümü ise çok basittir: Tepe’den yönetimli (Tepeye Bağımlı Örgütlenme = TBÖ) sistemin zararlarını görüp, bu zararları yok edici taban’dan yönetilen sisteme geçmek! Bak: Tepeye Bağlı Örgütlenmenin zararları: http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/…/tepeye-bagl…

Acaba halk neden bu kadar bilinçsiz davranmaktadır?

Çünkü halka yıllardır, mevlütler, noeller, paskalya ayinleri, kandil geceleri vs. şeklinde süslenip-püslenmiş, yüceltilmiş bir peygamberlik ve EFENDİ tanrısının onunla gönderdiğine inanılan bir kutsal kitap efsanesi benimsetilmiştir. Bu efsane, tepedeki yöneticiler (efendiler) sınıfı tarafından, onların masalarında kurgulanmış senaryolardan oluşmuştur.

minik-ok

Halk tamamen gerçek durumdan habersizdir ve bir sürü gibi, gelenek-görenek etkisi altında ön yargılı davranmaktadır. Halk, “namus-ahlak elden gidiyor” şeklinde bir yaygara ile kışkırtılarak, eski kulluk dönemine geri götürülmek üzeredir.

Kutsal Kitapların oluşturuluş amacı tepedeki yöneticilerin yaptıkları işlerin doğadaki yaratıcı sistemle uyum içinde olduğuna insanları inandırmaktır.

Kutsal Kitaplardaki Tanrı, tam bir yönetici zihniyetiyle davranır; sadece kendisinin belirlediği kurallara göre davranacak kişileri, kavimleri seçer ve onların çıkarlarını korur, diğer tüm insanları düşman sayar ve yok edecek şekilde davranır.

Yaratıcı-yönlendirici güç olarak tanımlanan TANRI kavramının Kutsal Kitaplarda böyle tanımlanması, tamamen “EFENDİ-KUL” ilişkili, yani Tepe’den yönetimli toplum anlayışından kaynaklanır. Tepe’den yönetimli hayat görüşünde, güç-kuvvet, yönetme ve sahiplenme hakkı tepedeki bir Efendiler sınıfına aittir. Kutsal kitaplarda TANRI yerine RAB sözcüğü kullanılması da bu nedenledir; çünkü RAB = EFENDİ anlamındadır.

Kutsal Kitapların Tanrısı, doğa olaylarını kendi tuttuğu kavimlerin çıkarlarına göre yorumlar. Birkaç yılda bir tekrarlanan çekirge istilaları, bulaşıcı mikroplarla gerçekleşen toplu ölüm olayları vs. hep, tanrının insanları cezalandırmaları şeklinde yorumlanır.

1-2 asır öncesine kadar tüm toplumlar bir kral veya sultan gibi tepedeki bir efendi tarafından yönetilirlerdi. Halkın pasif kılıp, efendilerinin istekleri doğrultusunda davranmaları için, doğadaki yaratıcı gücün, peygamber denilen kişilerce insanlara kutsal kitaplarla mesajlar gönderdikleri ve bu mesajlara uyarak yaşarlarsa, öteki dünya gibi yerde ölümden sonra ebedi ve mutlu şekilde yaşayacakları bilgisi aşılanarak, birer robot gibi pasif davranmaları sağlanıyordu.

Günümüzde de bu mekanizma aynı şekilde işletilmektedir. Halk pasif kalmakta, yasa ve yönetmeliklerin tepedekiler-saraylardakiler tarafından oluşturulmasını kabul etmektedir. Tepedekiler de, halkın ürünleri ve-emekleriyle oluşan gücü kullanarak, insanları istedikleri şekilde yönetmektedirler. Ve bu sömürü düzenin temeli, doğadaki yaratıcılık-yönlendiricilik gücünün, doğal içgüdü sistemiyle, varlıkların kendi içlerinde olduğunun bilinmemesidir.

Yani zır-cahilleşme, yanlış bilgilerle donatılmış insanlarda görülen bir özelliktir. Eğitilmemiş insan zır-cahil değildir, ama yanlış bilgiyle eğitilmiş insan zır-cahil olur.

Öyleyse, kutsal kitaplar insanları zihinsel olarak zehirleyen, zombileştiren çok zararlı bir inanç sistemi değil mi?

“Allah” kutsal kitapları tezgahlayanların RABBİdir, EFENDİsidir. Doğal sistemin yaratıcısı ise, varlıkların içlerindeki kuantsal yaratıcılardır, onlara tapınılmaz, kurban kesilmez.

Öylesine körü-körüne inandırılmışız ki,

  • halk geleceğini, çocuklarının geleceği olan bu dünyanın efendiler sınıfınca parsellenip-sahiplenilmesine,
  • doğadaki dengenin sağlanmasında gerekli olan milyonlarca bitki, hayvan veya mikrop türünün yok olmasına,
  • hak-hukuk sisteminin, para ile yer-değiştirmesine göz yumuyor,
  • özgür yaşam ile kul yaşamı arasındaki farkı unutup,

Osmanlı padişahlığı dönemini geri getirmek isteyen yöneticilik anlayışına oy verip, onların yönetimi altına giriyor.

Ve tüm bunlar bir kutsal kitaba inanıldığı için yapılıyor. İnsan kendisine sormuyor: Tepe’den yönetimli hayat görüşüne dayanan Kutsal kitaplar, bir efendiye kulluk yapmak için değil de, başka ne amaç için indirilmiş olabilir?

Toplum hayatında bir düzen oluşturmak içinse, tam tersi durum oluyor, çünkü tüm toplumsal hastalıklarımız, tepeye bağımlılıktan kaynaklanıyor, zira kutsal kitaplar Tepe’den yönetimli, hayat ise taban’dan yönetim sistemli.

Öteki bir dünya hayatında cennet diye bir yerde ebedi hayat yaşamaksa, doğada ebedi olan yani değişip-dönüşmeden sürekli aynı kalan hiçbir varlık yok, çünkü zaman değişim-dönüşümlü taban’dan yönetilen sistemde var.

Her şeyin donduğunu ve hiçbir değişim-dönüşüm olmadığını düşünün:

Güneş dönmüyor ve donmuş (dolayısıyla içinde nükleer tepkime olmadığından, radyasyon yaymıyor ve dünyamız kap-karanlık);

Dünya kendi ekseni ve de güneş etrafında dönmüyor (dolayısıyla yıl ve gün oluşmuyor);

Bedenlerdeki hücreler donmuşlar (dolayısıyla buz gibi soğuk bir beden söz konusu);

Hücrelerdeki atomlar donmuşlar, dolayısıyla çevrelerine hiç sinyal vermiyorlar, doğadaki tüm enerji alış-verişi sona ermiş.

İşte böyle bir durumda ne yıl, ne ay, ne gün, ne saniye oluşur. Daha da vahimi her türlü canlılık, enerji alış-verişi son bulur. Yani doğa ölmüş olur. Dolayısıyla doğanın canlılığı ve hayat, kuantsal sistemle, atom-altı-öğelerle başlar ve onların bilgi ile yeni üst-sistemler oluşturma çabaları şeklinde devam eder. Yani YARATICILIK kuantsal sisteme özgüdür, sürekli bir değişim-dönüşüm olması şart ve gereklidir. Ebedi hiçbir şey olmaz.

Kutsal kitaplar tepeye bağımlılığı haklı gösterme kandırmacasıdır.

Kutsal kitaplar hep devlet saraylarında, insanları itaatkâr kullara dönüştürmek için efendiler sınıfınca tasarlanmışlardır.

Düşünsenize, her şeyi yapmaya kadir olan bir güç sistemi, tüm insanlığa hitap edecek bir mesaj oluştursaydı, bu mesajını herkes tarafından görülüp-anlaşılan bir şekilde gönderemez miydi?

Elbette böyle bir mesaj gönderebilirdi, ama doğadaki yaratıcı kuantsal kökenli ve sürekli değişim-dönüşüm içinde bir doğal sistem tasarladığından, sabit-değişmeyen bir kitap göndermez!!!!!!!!!!!!!

Doğadaki yaratıcılığın, insanların üstünde olan bir efendiler tabakasına ait olduğu görüşü insanlara doğar-doğmaz belletilmeye başlanmış ve yaklaşık 5-6 bin yıldır gelenek göreneklere işlenecek şekilde yaygınlaştırılmıştır. Nitekim namus, ahlak toplum hayatının düzenli ve herkesin yararına olacak şekilde yürütülmesi için gerekli davranış türüdür.

Halbuki insanlarımıza belletilen namus-ahlak kavramının temelinde erkek-dişi ilişkilerine (seks) yönelik bir anlayış ön planda yer alır. Bu tür bir anlayış, Nuh tufanı kavramının oluşmasına yönelik günahkar olma hikayesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla tamamen Tepe’den yönetimli hayat anlayışının bir yan ürünüdür. Dolayısıyla tamamen yanlış anlamda kullanılmaktadır, çünkü erkek-dişi ilişkileri doğadaki bilgiye dayalı evrimsel gelişim için en gerekli bir bilgi-aktarımı sistemidir.

Davranışlar zihniyetle, zihniyetler ise gelenek-göreneklerle belirlenir. Bir fil küçükken ayağından zincirle bir yere bağlanmaya alıştırıldıysa, bu davranış filin bilinç-altına kopyalanır ve bu şartlandırmaya uyarak yaşamaya devam eder. İnsanlar da ilk-6-7 yaşına kadar çevrelerindeki insanların davranışlarını aynen kopyalarlar ve büyüdüklerinde de, fildeki gibi bu şartlanmışlıklara uyarak yaşarlar.

Doğada Dinamik Oluşum Mekanizmasının (=DOM) geçerli olduğu ve dinamik sistemlerde güç sisteminin en tabandaki kuantsal canlılık öğelerinde bulunduğu  http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/p/hakkmda.html adresli makalede net bir şekilde doğa-bilimsel verileriyle ortaya konulmuştur. O makalede insanların zaman kavramını tamamen yanlış yorumladığı, dolayısıyla zamanın bir dilimi olan ömür = hayat olgusunu da anlayamamış olduğu da net bir şekilde gösterilmiştir.

Yeryuvarı arşivlerinde kayıtlı olan doğal sistemin yaratılış öyküsü (ki buna zaman denir), doğadaki yaratıcılığın kuantsal sistemle başladığını göstermektedir. Ama insanlık zaman kavramını bilmediğinden, yaratıcılığı da anlayamamıştır. Yani doğamızdaki güç sistemi içimizdeki atomlarda bulunmaktadır ve kuantsal canlılık öğelerindedir, Bu sisteme “DİNAMİK SİSTEM” denir. Yaratıcı güç sisteminin sürekli değişip-dönüşen ve evrimleşen bir güç sistemi olduğu anlamındadır.

Halbuki insanlarımızın çoğunluğu “La İlahe illallah = Allahtan başka allah yoktur » Yani Allahtan başka tapınılacak efendi, başka kanun kural koyucu yoktur” temel felsefesine dayanan bir inanç sistemine sahiptir. Bu inanç sisteminde yaratıcı, varlıkların dışında, sabit, değişmez, ebedi bir EFENDİ (kanun koyucu) olarak kabul edilir. Böyle bir sisteme de, yaratıcının değişmez-sabit olmasından dolayı STATİK SİSTEM denir.

“Zır-cahilleşme” kavramı önceki bir bölümde açıklanmıştı. Zır-cahilleşenler mantıklı çözümlere karşı çıkarlar ve zararlarına olan bir durumda ısrar ederler. Taban’dan yönetilen sistem insanlığın tüm toplumsal sorularını çözerken, insanlara özgürlük, kendine güven duygusu verirken, hala kendilerini köleleştiren bir sistemde ısrar etmek, zır-cahilleşmeden başka bir şeyle açıklanamaz.

İnsanları zır-cahilleştiren faktör, yaratıcıyı yanlış olarak insanlara belleten efendiler sınıfınca düzenlenmiş kutsal kitaplı veya doğal-seçilimli hayat görüşleridir.

Çünkü ikisi de Tepe’den yönetimli bir doğada yaşanıldığına inanırlar. Bir kutsal kitaba inandığına yemin eden kişi, tüm toplumsal hastalıkların temel kaynağı olan bir görüşün egemenliğini kabul ettiği için toplumuna ihanet eden, çocuklarının geleceğini karartan kişidir. Zır-cahilleşme doğadaki kuantsal yaratıcılığa ihanet olduğundan bedensel ve toplumsal hastalıklara davetiyedirler.

Aynı şekilde bilgi ve bilincin insan ve insan-üstü bir sisteme ait olduğuna inan biri (evrimci veya başka biri) de aynı suçu işlemiş olur.

Yani zır-cahilleşme, yanlış bilgilerle donatılmış insanlarda görülen bir özelliktir. Eğitilmemiş insan zır-cahil değildir, ama yanlış bilgiyle eğitilmiş insan zır-cahil olur. Öyleyse, Tepe’den yönetimli hayat görüşü, insanları zihinsel olarak zehirleyen, zombileştiren en zararlı, en günahkar bir görüştür.

Tek başına yaşaya bir insan, yabani hayattan ileri gidemez; üstelik çevresindeki diğer insanlardan kendisini ve ürettiklerini koruması gerektiğinden rahat uyku uyuyamaz. Onun için 10-11 bin yıl önceleri karşılıklı hizmet alış-verişine dayalı toplum hayatına geçilmiştir. Ama 3-4 bin yıl önceleri yasalar tepedeki birileri tarafından oluşturulmaya başlanınca, huzurlu-mutlu toplum hayatı tekrar cehennem hayatına dönmüş ve gün geçtikçe de daha kötüye gidilmektedir.

Güç sistemini tepeye koyarsanız, tepedekilerin kölesi olursunuz. Güç sistemini tabana koyarsanız, toplumunuzu yönetme hakkı size ait olur.

dusunuyor_musun

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

YAŞAM ARZU'SU

Yaşam sadece vişneli çörek kutusu ya da mayın tarlası değildir...

Post-truth

Her gelecek, kendine bir geçmiş arar..

İdris'in Otağı

Sevgi Çiçeklerimi Koparabilirsiniz

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

minimalist günlük.

bilinçli farkındalık, minimalizm

%d blogcu bunu beğendi: