ATALARIMIZIN DOĞA ANLAYIŞI (1. BÖLÜM)

yasliİsmet GEDİK

Kuantum varlıkları oluşturup-yönlendiren en temel öğedir ve varlıkları oluşturan atomların-moleküllerin içindedirler. Böyle bir oluşturucu-etkileyici temel öğelerin bedenleri içinde bulunduğunu bilmeyen atalarımız “ruh” diye bir kavramla bunu yorumlamışlardır.

İki asır öncesine kadar devam eden süreçte insanlık oldukça monoton bir hayat sistemi içinde yaşıyordu. Bu süreçte barut-tüfek gibi birkaç savaş aleti haricinde, insan yaşamını etkileyen pek önemli bir gelişme olmamıştır.

İnsanlık 5-10 bin yıl önceleri edindiği ziraat bilgilerine göre, aynı tip mutfaklar kullanarak, aynı tür ayinler, törenler yaparak yaşamıştır. Bu nedenle, 2 asır öncesine kadar insanlığın yaptığı törenler, 3-4 bin yıl önceleri yapılan törenlere çok benzerler ve insanlığın doğa ve hayat hakkındaki görüşlerini yansıtırlar.


Bu tür eski töreler, etnografik araştırmacılar tarafından 1600-1800’lü yıllarda dünya genelinde taranmış ve bizlere miras bırakılmıştır. Bu belgelerden yararlanarak atalarımızın doğa ve dünyaya bakış açısını bugünün bilgileri ışığında değerlendirmemiz mümkün olmaktadır.

Bu gibi binlerce araştırmayı topluca değerlendirip bir sonuca bağlayan ise, bir İngiliz antropolog ve sosyal bilim profesörü olan James George Frazer olmuştur. Frazer (1890): The Golden Bough: A study of magic and religion.

    Şimdi bu eserlerden yaralanılarak, atalarımızın doğa ve dünyaya bakışını ve hayat anlayışını anlamamızı sağlayacak bazı önemli bilgiler aşağıda bilgilerinize sunulacaktır.

Atalarımızın doğa-anlayışını öğrenmek neden çok önemli?

Bebeklik süresinde, bebek dışarıdan gelen tüm sesleri, olayları, vs. algılar, ama beyindeki «motor»  devresi henüz etkinleşmemiş olduğundan, tepki veremez. Bu nedenle sadece ağlayarak tepki verir. Devam eden süreçte (6 yaşına kadar) 2-6 hertz frekanslı theta dalgaları eklenir. Bu süreçte çocuğun çevre algılama ve tasarlama, hayal kurma yetenekleri baskındır, çocuk çevrede olan biten her şeyi bir teyp gibi kayıt eder.

Çevresinde 3-4 farklı dil bile konuşulsa, o dilleri aksansız konuşmayı öğrenir. 6 yaşına kadar çocuğun yaşadıkları bilinç-altı denilen sistemin temelini oluşturur. Programlanmış davranışlardır, insanların temel şartlanmışlıkları bu dönemdeki yaşam koşullarından kaynaklanır.

İnsanlara «Sizi kim yönlendiriyor?» diye sorduğunuzda, «Ben kendim yönlendiririm» derler. Ama bir insanın davranışı iki farklı kaynaktan yönlendirilmektedir: Biri, kişinin kendisinin sahip olduğu bilinç devresidir; diğeri 6 yaş öncesi çocukluk döneminde çevresinde gördüğü insanlardan kopyalanmış olan verilere dayalı bilinç-altı devresidir.

Bilinç-altı, kişinin hiçbir müdahalesi olmadan çevresindeki olaylardan etkilenerek kopyalanan, yani başka insanların düşünce ve davranışlarının kopyalanmış halleridir, kişi bu davranışların etkisi altında davranmaya mecburdur, onlara göre programlanmış, onlara göre şartlanmıştır. Bu iki farklı kaynağın insan hayatına etki oranı ise şöyledir: Bilinç %5 veya daha az, bilinç-altı %95 veya daha fazla! (Lipton 2008).

Bu nedenle ana-babaların, komşuların ve tüm diğer çevre koşullarının bilinç-altı dediğimiz ve biz gelişmiş insanların davranışlarını %95ten fazlasını etkileyip-yönlendiren bu faktöre dikkat etmesi çok ama çok önemlidir. Toplumların kalkınmış veya geri-kalmışlıkları tamamen bu ilk-6 yaş evresine bağlıdır. 

fingerÇocuğunuza söylediğiniz «sen … olacaksın, sen aptalsın, vs.» gibi her şey bilinç-altına yerleşir ve çocuğunuzun kendi genetik yeteneklerine uygun olarak gelişmesine, kişiliğini bulmasına engel olur.

Doğadaki dinamik sistemli oluşumu bilmeden, statik sistemli gelenek ve göreneklere göre yetiştirilen insanlar, asla kendi kişiliklerine sahip değillerdir; onlar başkalarının kişiliklerinin kopyalanmış halleriyle yaşayan zavallılardır. 

Yetenekleri yok edilmiş, kısırlaştırılmış zavallılar; geri kalmış ülkelerin geri kalmışlığının en temel nedeni!

Çocukların bilinç-altı sistemi özellikle annelerin hayat görüşüne göre oluşturulur. Ülkemizdeki anaların çoğunluğu ise sadece gelenek ve göreneklere, yani başkalarından kopyalanmış davranışlara  göre davranmak zorundadırlar.

Bu nedenle gelenek ve göreneklerimizi devraldığımız atalarımızın doğa anlayışlarını iyi bilmek zorundayız.

Ancak o zaman, zihniyetimizde nelerin tekrar gözden geçirilmesi ve düzeltilmesi gerektiğini fark edebiliriz.

y

yesilok

RUH NEDİR, NASIL YORUMLANMIŞTIR?   

(1. KISIM)

Eski çağlarda yaşayan insanlar hayat dediğimiz canlılık belirtisini nasıl yorumlamışlardır?

İnsanlar doğadaki hareketliliğin varlıkların içlerinde bulunan kuantsal öğeler tarafından başlatıldığını bilmemekteydi ve hala da bilmemektedir. Bu nedenle “can, ruh” kavramlarının anlaşılabilinmesi için, önce şu 2 temel makalenin okunması şarttır:

►1:  http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/p/hakkmda.html

2:   http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2016/09/enerjinin-kokeni-ve-kuantum-kavramnn.html

Ama  şu 2 makalenin de okunması  işleri epey kolaylaştıracaktır:

3:   http://tanriyianlamak.blogspot.com/2012/02/dom1-dogada-isler-nasil-yurur-ne-neye.html

 4: Dinamik sistemler fiziği:   http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2012/02/dom-4-dinamik-sistemler-fizigi.html


Bu dosyalar okunduktan sonra, atalarımızın doğa anlayışını anlamaya geçebiliriz.

İlk önce, Kurandan iki ayet vererek RUH kavramının İslam inancında nasıl algılandığını görelim:

  1. Sure (İsrâ Suresi), 85. Ayet: “Ve sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki “Ruh Rabbimin bileceği bir şeydir. Size pek az ilim verilmiştir.”)
  2. Sure (Zümer Suresi), 42. Ayet: Allah (ölen) insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.

Şimdi dünyadaki farklı toplumlardaki gelenek-görenekleri araştırarak, onların canlılık belirtisi olarak tanımlanan “ruh” kavramını nasıl anladıklarını görelim.

  Töreler toplumlarda yaygın hayat görüşünü yansıtırlar. Şimdi çeşitli toplumlarda görülen törelerden örnekler vererek dünyamızın farklı yörelerindeki insanların doğaya bakış açısını yansıtmaya çalışalım.

 “Güney Celebes’te (Endonezya’da bir ada), çocuk doğururken bir kadı­nın ruhunun kaçmasını önlemek için, ebe, gebe kadının vücuduna sımsıkı bir bant sarar. Bir bedenin ruhu, doğar doğmaz kaçıp da kaybolmasın diye, Celebes’li Alfoer’ler, doğum olmak üzereyken, evdeki her açıklığı, hatta anahtar deliklerini bile dikkatle tıkarlar; duvarlardaki her yangı ve çatlağı kapatırlar.

Aynı zamanda, evin içindeki ve dışındaki bütün hayvanların ağızlarını bağlarlar, içlerin­den biri çocuğun ruhunu yutmasın diye. Aynı nedenle, evdeki her­kes, hatta annenin kendisi bile doğumun başından sonuna kadar ağzını kapalı tutmak zorundadır. Burunlarını da neden tutmadıkları sorusu ortaya atılınca —çocuğun ruhu bunlardan birine girebileceği­ne göre— yanıt şu oldu: burun deliklerinden soluk alındığı gibi verildiği için ruh daha bir yere yerleşemeden soluk vermeyle dışarı atılır da ondan.” (Frazer 1890, Cilt1- s. 123)

“Ruh, görünmeyen uçucu bir kuş olarak kabul edilir. Kuşlar gibi, pirinçle cezb edilebilir. Sumatra’lı Battalar arasında, bir erkek tehlikeli bir işten döndüğünde, başına pirinç taneleri konur, bu tanelere “padiruma tondi”, yani “ruhu (tondi) evde tutacak şey” denir. Celebes’te bir damadın ruhunun evlenme sırasında uçup git­me eğiliminde olduğu düşünüldüğünden onu kalmaya kandırabilmek için üzerine renkli pirinç taneleri serpilir.

Ve genellikle Celebes’teki şenliklerde, onuruna şenlik yapılan kimsenin başına pirinç saçılır, bundan amaç, bu gibi zamanlarda kıskanç cinler tarafından kandırılıp götürülmek gibi özel bir tehlike içinde olan ruhu durdur­maktır. (Frazer 1890, s. 123- 124)

“Santallar (Hindistanın doğusunda yaşayan bir halk), bir insanın uyuya kaldığını, ruhunun çok susadığı için bir kertenkele şeklinde bedenini terk ettiğini ve su içmek için bir su testisi­ne girdiğini anlatır. Tam o sırada testinin sahibi testinin ağzını kapatır ve ruh bedene dönemediği için adam ölür.

Adamın arkadaş­ları cesedi yakmaya hazırlanırlarken “birisi su almak için testinin tıpasını, açar. Kertenkele böylece kaçar ve ruh bedene döner, adam da hemen canlanır, ayağa kalkar ve arkadaşlarına neden ağladıklarını sorar.

Arkadaşları kendisini öldü sandıklarını ve cesedini yakmak üzere olduklarını söylerler. Adam su almak için bir kuyuya indiğini, fakat çıkmakta zorluk çektiğini, henüz döndüğünü söyler onlara. Böylece hepsi görmüşlerdir bunu. (Bastian 1884, s.127)”

“Uyuyan bir insanın ruhunun vücuttan çıkıp gerçekte düşünde gördüğü yerleri ziyaret ettiği varsayılır. Fakat ruhun bu yokluğunun birtakım tehlikeleri vardır, çünkü herhangi bir nedenle vücudun dışında alıkonursa, kişi, ruhtan yoksun olduğu için ölecektir. Bir­çok şey, uyuyan kimsenin ruhunu alıkoyabilir.

Örneğin onun ruhu, uyuyan başka bir kimsenin ruhuyla karşılaşıp iki ruh kavgaya tutuşa­bilir; Gineli bir zenci sabahleyin kemikleri sızlayarak uyanırsa, ruhunun uykuda bir başka ruh tarafından dövüldüğünü düşünür. 

Ya da henüz ölmüş bir kimsenin ruhuyla karşılaşabilir ve onun tara­fından kaçırılmış olabilir; bundan dolayı, Aru Adalarında ev halkı ölümden sonraki gece evde yatmaz, çünkü ölen kimsenin ruhunun hâlâ evde olduğu’ varsayıldığından düşte onunla karşılaşmaktan kor­karlar.” Frazer 1890, s. 124)

“Bir insanın ruhunun vücudunu/terk etmesi için onun uykuda olması gerekmez. Uyanık olduğu saatlerde de onu terk ede­bilir, sonunda insan hastalanır ya da (yokluk uzarsa) ölür. Bu yüz­den Moğollar hastalığı bazen hastanın ruhunun yokluğuyla açıklar­lar, ruh ya bedenine dönmek istemiyordur ya da dönüş yolunu bula­mamıştır.

Bu nedenle ruhun vücuda dönüşünü sağlamak için bir yandan vücudu olabildiğince çekici yapmak, öte yandansa ona dönüş yolunu göstermek gerekir. Vücudu çekici bir görünüme getir­mek için hasta insanın bütün en iyi giysileri ve en değerli eşyaları yanına konur; yıkanır, tütsüler yakılır ve olabildiğince çekici duru­ma getirilir; bütün arkadaşları, hastanın adını seslenerek ve ruhunu dönmeye çağırarak kulübenin çevresinde üç kez dönerler.

Ruhun yolunu bulmasına yardım etmek için hastanın başından kulübenin kapısına kadar renkli bir ip gerilir. Rahip, özel giysileri içinde bir sürü korkutucu şeyler okur, ruhların uğrayabileceği ve onları beden­lerinden uzaklaştırabilecek tehlikeleri sıralar. Sonra hastaya ve çev­resinde toplanmış olan arkadaşlarına dönerek “Geldi mi?” diye sorar. Herkes Evet diye yanıt verir ve geri dönen ruhun önünde eği­lerek hasta adamın üzerine tohum serperler.

Bundan sonra, ruha yolunu gösteren ip toplanır ve hastanın boynuna sarılır, hasta yedi gün hiç çıkarmaksızın takacaktır bunu. Vücuduna henüz alışmamış olan ruhu tekrar kaçmasın diye hiç kimse hastayı korkutamaz ya da incitemez (Bastian 1884).”

“Ruhun gidişi her zaman isteyerek olmaz. Hayaletler, cinler ya da büyücüler tarafından kendi isteği dışında bedenden ayrılabilir. Bundan dolayı, Burma’lı Karenler, evin önünden bir cenaze alayı geçerken, çocuklarını özel bir iple evin belli bir yerine bağlarlar, çocukların ruhları bedenlerini terk edip geçmekte olan cesede gir­mesin diye. Cenaze gözden kayboluncaya kadar çocuklar bağlı ola­rak tutulur (Cross 1854, s 311).”

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Dağ Medya

Hayvan Medyası

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

minimalist günlük.

bilinçli farkındalık, minimalizm

Yıldız Teknik Üniversitesi

Sürdürülebilir Kampüs Komisyonu

artidergi897604762.wordpress.com/

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Hizmet Kulübü Artı Dergi

SUSMA

Araştır, Soruştur, Konuş. SUSMA

%d blogcu bunu beğendi: