ATALARIMIZIN DOĞA ANLAYIŞI (9. Bölüm)

yasliİsmet GEDİK

İnsanlığın en temel sorunu, doğada ilerlemeye (iyiye) doğru mu yoksa gerilemeye (kötüye) doğru mu bir gidişat olduğu konusunda gerçeklere uygun bir görüşe sahip olmamasıdır.

 Bilim adamları bu konuda en büyük yanlışlığı yapıp, doğada düzensizliğe doğru bir gidişat olduğunu söylemişlerdir. Yaratılışçılar ise, ebedi bir öteki dünya hayatı olduğunu söylemektedirler. Her ikisi de doğadaki duruma uymamaktadır.

Bilgi oluşturma ve bu bilgilere göre kendini ve toplumunu yönlendirme yeteneğiyle donatılan İnsan, maalesef bu yeteneğini kötüye kullanma yoluna girmiştir.


Şöyle ki: Yapma-oluşturma erki kuantsaldır, yani varlıkların içlerindeki bileşenlerindedir. İçlerimizdeki öğeler, doğadaki değişim-dönüşümlere uygun hale gelebilmek için bizleri duyu organlarıyla ve bilgi oluşturma yeteneğiyle donatmışlardır. Çünkü doğa ve dünya sürekli bir değişim-dönüşüm içinde, “iyiye” doğru gitmektedir. Bizler ise bu konuda tamamen yanıltılmış olduğumuzdan, bu yeteneğimizi kötüye kullanan bir canlı olarak doğal sistem içinde yer almaktayız.

Ruh kalpte midir?

Aşkımızı, sevgimizi, hayati bağlılığımızı vurgulamak için “Seni bütün kalbimle seviyorum” gibi ifadeler kullanırız. Peki kalp neden böyle önemli kabul edilmiştir?

Ruhun kana bağlı olduğu inancı

“Kral kanının yere dökülmemesi yaygın bir kuraldır. Bundan dolayı, bir kral ya da onun ailesinden biri öldürülecek olduğunda, kral kanının toprağa dökülmesini önleyecek bir idam tarzı bulunmuştur.

1688 dolaylarında, ordu başkomutanı, Siyam Kralına baş-kaldırmış ve onu “ölüm cezasına çarpılmış krallara ya da aynı kandan gelen prenslere uygulanan tarza” uygun olarak idam etmişti; buna göre, bu tür suçlular büyük bir demir kazana konuyor, odun tokmaklarla vurula vurula parçalanıyordu, çünkü kral kanının bir damlasının bile yere dökülmemesi gerekiyordu, dinlerine göre, kutsal kanı toprakla karıştırıp kirletmek büyük bir günahtı.

Siyamlıların kral soyundan bir kişiyi idam etme yollarından bazıları da açlıktan öldürme, boğma, onu kırmızı bir kumaş üzerinde gererek miğdesine hoş kokulu bir odun çubuk saplama ya da sonuncusu, onu iri bir taşla birlikte deriden bir torba içine dikip nehire atma gibi yollardır; bazan suya atılmadan önce idam mahkûmunun boynu sandal ağacından bir sopayla kırılır.

Kubilay Han, kendisine başkaldırmış olan amcası Nayan’ı yenip ele geçirdiğinde, bir halıya sardırıp ölünceye kadar oraya buraya çarptırarak öldürtmüştür, “çünkü kendi imparatorluk soyundan selen bir kişinin kanını yere akıtamaz ya da Tanrının gözleri önünde, Güneşin önünde meydan¬da bırakamazdı”. (Frazer 1890, 1. Cilt, s. 177)

Ruhun kanla bağlantılı olması nedeniyledir ki, ergenlik çağına giren kızlarda ilk kanama çok tehlikeli sayılır. Bu durumdaki kızların güneş ışığına maruz kalmaları veyahut yere basmaları yasaktır. Bu konuda birkaç örnek aşağıdadır.

“Güney Afrika Zuluları ve akraba kabileler arasında, “bir kız yürürken, odun topluyorken ya da tarlada çalışıyorken” ergenliğin ilk belirtileri kendini gösterince “kız nehre doğru koşar ve erkekler tarafından görülmesin diye bütün gün kamışlar arasında gizlenir. Başına güneş gelip de kendini kupkuru bir iskelete döndürmesin diye —güneş ışınlarına maruz kalmanın sonucu mutlaka budur— battaniyesiyle başını dikkatlice örter. Karanlık çöktükten sonra evine döner ve bir kulübede bir süre başkalarından ayrılır.”(Frazer, 1890, 2- s.211)

“New Ireland’de kızlar (bir süreliğine ki bu süre kızın sosyal statüsüne göre 2 haftadan beş yıla kadar değişir) küçük kafeslere kapatılır, karanlıkta tutulur ve ayaklarını yere basmalarına izin verilmez. Bu töreyi, gözleriyle görmüş olan birisi şöyle anlatıyor. “Buradaki genç kızlara ilişkin garip bir töreye değgin bir şeyler işittim bir öğretmenden, bunun için de başkandan beni bu kızların bulunduğu eve götürmesini rica ettim.

Ev, 8-9 metre uzunluğundaydı, kamış ve bambularla çevrilmişti etrafı, girişin hemen karşısına, kesinlikle ‘tabu’ olduğunu göstermek için bir demet kuru ot asılmıştı. Evin içinde 2-3 metre yüksekliğinde, tabanı 3-3,5 metre, yerden yaklaşık 1,5 metre yüksekliğinde konik yapılar vardı, yerden tepeye göre giderek sivriliyorlardı. Bu kafesler pandanus-ağacının geniş yapraklarından yapılmıştı, yapraklar birbirine öyle yakın dikilmişti ki, ne ışık ne de birazcık hava girebilirdi içeri.

Her birinin bir yanında, Hindistan cevizi ye Pandanus-ağacı yapraklarından örülmüş ikili bir kapıyla kapatılmış bir açıklık vardı. Yerden yaklaşık bir metre yüksekliğinde, tabanı oluşturan bambudan bir yükselti vardı. Bize söylendiğine göre, bu kafeslerin her birine bir genç kadın kapatılmıştı, en azından dört ya da beş yıl orada kalacaklar, evin dışına çıkmalarına bile izin verilmeyecekti. Duyduğumda inanamadım bu öyküye; bütün bunlar gerçek olamayacak kadar korkunçtu.

Başkanla konuştum ve ona kafeslerin içini görmek istediğimi söyledim, kızları da görmek, onlara boncuktan bir iki hediye vermek istediğimi ekledim. O bunun ‘tabu’ olduğunu, kendi akrabalarından başka herhangi bir erkeğin onlara bakmasının yasaklanmış olduğunu söyledi; fakat sanırım söz verilen boncuklar yatıştırıcı bir etki yaptı ki, yaşlı bir kadın görevliyi çağırttı, kapılan ancak o açabilirdi…

Başkan emir verince kadın kapıyı açmak zorunda kaldı, o zaman kızlar aralıktan bize baktılar, kendilerine ellerini uzatmaları söylenince ellerini uzattılar ve boncuklan aldılar. Fakat ben, bilerek biraz uzakta durdum ve boncukları şöyle bir uzattım, kafeslerin içini görebileyim diye onları biraz dışarı çekmek istiyordum çünkü. Benim bu isteğim başka bir güçlüğe yol açtı, bu kızların, burada kapalı tutuldukları sürece ayaklarının yere dokunmasına izin verilmiyordu.

Fakat boncukları da almak istiyorlardı, bu yüzden yaşlı kadının dışarı çıkıp bir sürü odun ve bambu toplaması gerekti, onları yere serdi ve sonra kızlardan birine giderek onun aşağı inmesine yardım etti, kızın elinden tutarak, uzattığım boncukları alacak yakınlığa gelinceye kadar odunların üzerinde adım adım yürümesine yardım etti. O zaman kızın çıktığı kulübenin içini görmek için yaklaştım, ama başımı içeriye sokamadım, içerisinin havası o denli sıcak ve boğucuydu.

Temizdi içerisi, su koyacak birkaç kısa bambudan başka bir şey yoktu. Kızın ancak oturacağı ya da bükülüp uzanacağı büyüklükteydi, kapılar kapatılınca içersi oldukça karanlıklaşıyor olmalıydı. Kızların, her kafesin yakınına konmuş bir kapta ya da ağaçtan yarılmış bir leğende yıkanmaları için ancak günde bir kez dışarı çıkmalarına izin veriliyordu. Çok terlediklerini söylüyorlardı.

Bu boğucu kafesler içine çok gençken koyuluyorlar, genç kadın oluncaya kadar orada kalmaları gerekiyordu; o zaman dışarı çıkarılıyorlar, her birine büyük bir evlilik şöleni veriliyordu”.(Frazer 1890, c.2-s.212-213)

“Yeni Gine’nin bazı bölgelerinde “başkanların kızları on üç, on dört yaşına geldiklerinde, iki ya da üç yıl evin içinde tutulur, hiçbir vesi¬leyle evden çıkmalarına izin verilmez, ev ise güneş onların üzerine düşmeyecek biçimde güneşten korunur.”14 Borneo’lu Ot Danomlar arasında, kızlar sekiz, dokuz yaşına gelince evin küçük bir odasına ya da hücresine kapatılır ve uzun bir süre bütün dünyayla her türlü ilişkileri kesilir.

Evin geri kalan bölümleri gibi bu hücre de kazıklarla yerden yüksekte kurulmuştur, kız hemen tam bir karanlık içinde olsun diye uzak bir köşede açılan bir tek küçük pencereyle aydınlatılır. Kız, hiçbir bahaneyle, hatta en gerekli amaçlar için bile odadan ayrılamaz. Kapatıldığı sürece ailesinden hiç kimse onu göremez, yalnızca, ona hizmet etmek üzere bir tek köle kadın ayrılır. Çoğu kez yedi yıl süren bu kapanış süresince kız hasır örmekle ya da başka el işleriyle uğraşır.” (Frazer 1890, c.2-s.213-214)

Alaskalı Thlinkeet ya da Kolosh Kızılderililerinde, bir kız kadınlık belirtileri gösterince küçük bir kulübeye ya da kafes içine kapatılır, küçük bir hava deliği dışında her yeri kapalıdır bunun. Bu karanlık ve pis yerde, eskiden bir yıl sureyle, ateş yüzü görmeden, hareketsiz, yapayalnız kalmak zorundaydı.

Yiyeceği küçük bir pencereye konurdu; suyunu beyaz başlı bir kartalın kanat kemiğinden içmek zorundaydı. Bugün bu süre hiç olmazsa bazı yerlerde altı aya indirilmiştir. Kız, bakışlarıyla gökyüzünü kirletmesin diye, uzun kulakları olan bir tur şapka giymek zorundadır. 18(Frazer 1890, c.2. s.214)

“İngiliz Guyanası’ndan Macusi’ler arasında, bir kız ergenliğin ilk belirtilerini gösterince, bir hamak içinde kulübenin en yüksek noktasına asılır, ilk birkaç gün gündüzleri hamaktan ayrılamaz, fakat geceleyin aşağı inmek, ateş yakmak ve geceyi ateşin yanında geçirmek zorundadır, yoksa boynunda, boğazında vb. yaralar çıkacaktır. Belirtiler devam ettiği sürece sıkı perhiz yapmak zorundadır.

Belirtiler geçince aşağı inip, kulübenin en karanlık köşesinde kendisi için yapılmış olan küçük bir bölmedeki yerini alabilir. Sabahleyin kendi yemeğini pişirebilir, fakat bunun ayrı bir ateşte, kendine ayrılmış bir tencerede yapılması gerekir. Yaklaşık on gün içinde büyücü gelir ve kızın üzerinde, dokunduğu değerli şeylerin üzerine okuyup üfleyerek büyüyü bozar.

Kullanmış olduğu kaplar ve bardaklar kırılır ve parçalar gömülür, ilk banyosundan sonra kızın, annesi tarafından ince çubuklarla dövülmeye katlanması, bu sırada çığlık atmaması gerekir, ikinci dönemin sonunda tekrar dövülür, ama bundan sonra dövülmez. Artık “temiz”dir, yeniden halkın arasına katılabilir.(Frazer 1890, c.2, s.216)

  • Plinius’un, Doğa Tarihi adlı eserinde: Adetli bir kadına dokunmak, şarabı sirkeye döndürür, ürünleri yakar, fideleri öldürür, bahçeleri kurutur, arıları öldürür, ya da en azından kovanlarından dışarı sürer, vb. (yazılıdır.)
  • Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde, bir kadın, âdet dönemlerinde bira yapım yerine girerse, biranın ekşiyeceğine hâlâ (19. asırda) inanılmaktadır.
  •  

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Dağ Medya

Hayvan Medyası

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

minimalist günlük.

bilinçli farkındalık, minimalizm

Yıldız Teknik Üniversitesi

Sürdürülebilir Kampüs Komisyonu

artidergi897604762.wordpress.com/

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Hizmet Kulübü Artı Dergi

SUSMA

Araştır, Soruştur, Konuş. SUSMA

%d blogcu bunu beğendi: