ATALARIMIZIN DOĞA ANLAYIŞI (10. Bölüm) -/- Kutsal-kral neden öldürülür?

yasliİsmet GEDİK

İlkel halklar kendi güvenliklerinin hatta dünyanın güvenliğinin bedeninde tanrıyı (canlılık enerjisi olan ruhu) taşıyanlardan birinin yaşamına bağlı olduğuna inanır. Bu yüzden de doğallıkla onun yaşamının  korunmasına kendilerininki hatırına en büyük özeni gösterirler. 

Ama ne kadar özen ve dikkat gösterirlerse göstersinler, bu tanrı insanın yaşlanmasını, zayıflamasını ve en sonunda ölmesini önleyemezler.

Ona tapınanlar hesaplarını bu üzücü zorunluluğa dayamak  ve bunu en iyi biçimde karşılamak zorundadır.


 

Tehlike korkunçtur; çünkü eğer doğanın gidişi insan-tanrının yaşamı  na bağlıysa, onun  güçlerinin yavaş yavaş zayıflamasından ve en sonunda ölümle ortadan  kalkmasından ne felaketler beklenmez ki? Bu tehlikelerden kurtulmanın bir tek yolu vardır.

Tanrı kralın, güçlerinin zayıflamaya başladığı belirtilerini gösterir göstermez öldürülmesi ve ruhunun tehdit edici çürümeyle ciddi bir ‘biçimde bozulmadan önce. güçlü kuvvetli bir ardılma aktarılması gerekir. İnsan-tanrıyı yaşlılıktan ve hastalıktan ölmeye bırakmaktansa öldürmenin yararları yabanıla göre çok açıktır.

Çünkü eğer insan-tanrı bizim doğal ölüm dediğimiz biçimde ölürse, -yabanıla göre bu, onun ruhunun ya isteyerek bedeninden ayrıldığı ve geri dönmeyi kabul etmediği anlamına ya da daha yaygın olarak bir şeytan veya büyücü tarafından bedeninden çalındığı veya başıboş dolaşmaları sırasında alıkonduğu anlamına gelir.  Bu durumlardan hangisinde olursa olsun insan-tanrının ruhu ona tapınanlar için kaybolmuş demektir; bununla birlikte refahları da gitmiş, varlıkları’ tehlikeye girmiştir artık.

Ölmekte olan tanrının ruhunu, dudaklarından ya da burun deliklerinden ayrıldığı sırada yakalayıp bir ardılına aktarabilseler bile işlerine yaramayacaktır bu; çünkü hastalıktan ölmekte olan ruh tanrının bedenini zayıflığın ve tükenmenin son aşamasında terk edecektir, böyle olunca da aktarılabileceği bedende aynı ‘zayıf varlığı sürdürecektir.

Oysa ona tapınanlar onu öldürmekle, önce, ruhunu  kaçarken yakalamayı ve uygun bir ardıla aktarmayı garanti altına alabil mekte; ikinci olarak da; doğal gücü azalmadan önce onu öldürmekle, insan-tanrının bozulmasıyla dünyanın da bu bozulmaya sürüklenmemesini güven altına almaktadırlar. Dolayısıyla, insan, tanrıyı böylece öldürmek ve ruhunu, henüz gücü kuvveti yerindeyken, güçlü bir ardılına aktarmakla amaca ulaşılmakta ve bütün tehlikelerden  sakınılmış olmaktadır.

Tanrılardan, mevsimi gelince yağmuru yağdırması, güne­şi açtırması, ürünü olgunlaştırması… vb. beklenirdi. Bu beklenti bize ne denli yabancı gelirse gelsin ilk düşünce biçimlerinin ayrıl­maz bir parçasıydı. Bir yabanıl, daha ilerlemiş halkların doğa ile doğaüstü arasına genellikle çizdiği çizgiyi kavrayamaz pek. Ona göre, dünya çoğunlukla doğaüstü güçlerce, yani tepilere ve nedenle­re kendi malıymış gibi hükmedebilen; kendisi gibi, acımalarına, kor­kularına ve umutlarına başvurulardan etkilenebilen kişisel varlıklarca yönetilir.

Böyle kavranılan bir dünyada doğanın gidişini kendi yararına etkileme gücüne sınır tanımaz o. Dualar, söz vermeler ya da korkutmalar, kendisine tanrılardan iyi hava ve bol ürün sağlaya­bilir; ve kimi zaman inandığı gibi, bir tanrı kendi kişiliğinde bedenleşecek olursa, o zaman daha yüksek bir güce başvuru gereksinimi duymaz; o, yani yabanıl, kendi mutluluğunu, yakınlarının mutlulu­ğunu daha da ileri götürmek için gerekli bütün güçlere sahiptir. (Frazer 1890, 1, s. 10)

Örneğin Fiji’de “kendini kurban etme hiç de ender bir şey değildir ve bu yaşamı terk ederlerken sonsuza kadar hep böyle kalacaklarına inanırlar. Bu da, yaşlılığın zayıflığın­dan ya da kötürüm bit duruma düşmekten gönüllü bir ölümle kaç­mak için güçlü bir neden oluşturur.

Vate’de (Yeni Hebridler), yaşlılar ken­di istekleriyle canlı canlı gömülürlerdi. Yaşlanmış bir aile reisi canlı olarak gömülmemişse, aile için bir yüz karası olarak kabul edilirdi bu.

Habeşistan’da bir Yahudi kabilesi olan Kamantlann “kişiyi hiç­bir zaman doğal ölümle ölmeye bırakmadıkları, yakınlarından biri ölmeye yakın bir yaşa gelmişse boğazını kesmesi için köyün rahibi­nin çağrıldığı, eğer bu iş yapılmamışsa, giden ruhun kutsanmış kişi­lerin sarayına giremeyeceğine inandıktan” bildiriliyor. (Frazer 1890, 1., s 215)

Kongo halkı, papaları Chitome doğal bir ölümle ölecek olursa dünyanın yok olacağına, sadece onun gücü ve ustalığıyla ayakta tuttuğu yeryüzünün ortadan kalkacağına inanırdı. Bunun için de, papa hastalanıp ölmeye yüz tutunca onun ardılı olacak olan insan elinde bir ip ve bir sopayla papanın evine girerek onu boğar ya da ölünceye kadar sopayla döverdi.

Orta Afrika’da Unyoro Krallığında töre hala kral ciddi biçimde hastalanırsa ya da yaşlılıktan dolayı zayıflarsa kendi karılan tarafından öldürülmesini gerektiriyor; çünkü  eski bir kehanete göre kralın doğal bir ölümle ölmesi halinde taht hanedanın elinden gitmiş olacaktır.

Yukarı Kongo’ da Kibanga kralı yaşlandığında büyücüler boynuna bir ip geçirirler  ve ölünceye kadar ipi sıkarlardı.

Eski Prusyalılar, tanrılar adına kendilerini yöneten bir yöneticiyi yüce efendileri olarak kabul ederlerdi ve bu kişi Tanrı’nın Sözcüsü (Kirwaido] olarak bilinirdi. Kendini zayıf ve hasta hissettiğinde, arkasında iyi bir ad bırakmak istiyorsa, dikenli çalı-çırpıdan büyük bir yığın yaptırır, üzerine çıkar ve halka uzun bir söylev çekerdi, tanrılara yararlı işler yapmalarını öğütler, tanrılara gideceğine ve halk adına onlarla konuşacağına söz verirdi. Sonra kutsal meşe ağacının önünde yanmakta olan sonsuz ateşten bir parça alır ve çalı yığınını tutuşturarak ateşte kendini yakar.” (Frazer 1890, 1, s 219)

Rahiplerin, kralın öldürülmesine yetki veren kehaneti, bedeninde herhangi bir kusur olan kralın, yönetiminden büyük felaketlerin doğacağı inancından gelir; tıpkı “topal bir saltanata” yani topal bir kralın saltanatına karşı Spartalıları uyaran kehanet gibi.

Bugün bile Wadai Sultanının gözle görünür bedensel bir kusuru olmaması gerekir; bir Angoy kralı; kırık ya da doldurulmuş bir diş ya da eski bir yara izi gibi bir tek kusuru varsa tahta çıkamaz.

Daha sonraları, Etiyopya Kralımın bedeninin herhangi bir yerinde bir sakatlarıma olursa, sarayındaki herkesin de aynı şekilde sakatlandığı kaydediliyor. Örneğin bir dişini kaybettiği için kralı ölüme zorlamak yerine, bütün adamları bir dişlerini kaybetmek zorunda kalıyor, böylece adamlarının krala karşı herhangi bir haksız üstünlüğü ortadan kaldırılmış oluyordu.

Böyle bir kural aynı bölgede Darfur Sultanlarının sarayında hala uygulanmaktadır. Sultan öksürdüğünde, herkes dilini damağına vurarak ts ts sesi çıkarır; hapşırdığında, bütün cemaat ağlayışa benzer bir ses çıkarır; altan düşse, peşindeki herkesin de onun gibi altan düşmesi gerekir; bir tanesi eyer üzerinde kalırsa, rütbesi ne olursa olsun yere yatırılır ve dövülür.

Kutsal-kralların öldürülme törelerinde değişiklikler oluşturulması

Yukarda anlatılan durumlarda halk, kutsal kral ya da rahibi, sağlığının bozulduğuna ya da yaşının ilerlediğine değgin herhangi bir görünür ‘belirti kendilerini uyarıncaya kadar görevde bırakır, bundan sonra artık kutsal görevlerini yerine getirmeye uygun değildir; fakat bu tür belirtiler görününceye kadar öldürülmez.

Bununla birlikte bazı halklar en küçük bir belirtinin ortaya çıkmasını beklemenin güvensiz olduğunu düşünüp, kralı henüz yaşamının en canlı dönemindeyken öldürmeyi yeğlemektedir. Buna göre de, artık halkını yönetemeyeceği bir süre saptamakta, bu dönemin bitiminde onu öldürmektedir; bu dönem, arada fiziksel bakımdan çöküş olasılığını ortadan kaldıracak kadar kısa olmaktadır.

Güney Hindistan’ın bazı bölgelerinde bu süre on iki yıldı. Örneğin, eski bir gezgine göre Quilacare eyaletinde “Bir Pagan Dua Evi vardır, burada çok önem verdikleri bir put vardır, her on iki yılda bir onun onuruna büyük bir şölen verirler, bütün Paganlar bir bayrama katılır gibi katılır bu şölene. Bu tapınağın birçok toprağı ve bir hayli geliri vardır; büyük bir iştir bu.

Bu eyaletin bir kralı vardır; jübileden jübileye on iki yıl hüküm sürer. Yaşam tarzı şöyledir: on iki yıl tamamlandığında, şölen günü sayısız insan toplanır oraya, Brahmanlara yiyecek vermek için bol para harcanır.

Kral ağaçtan bir iskele yaptırır, üzerine ipek kumaşlar yayar; o gün büyük törenler ve müzik eşliğinde bir gölde yıkanmaya gider, bundan sonra putun yanına gider ve ona yalvarır, iskelenin üzerine çıkar, orada bütün halkın önünde çok keskin bıçaklar alır eline ve önce burnunu, sonra kulaklarını, dudaklarını ve bütün organlarını kesmeye başlar, yapabildiğince fazla et kesmeye çalışır vücudundan; ve bunları aceleyle etrafa saçar,  o kadar kan akar ki vücudundan, bayılmaya yüz tutar, en sonunda da gırtlağını keser.

Bu kurban töreni puta adanmıştır; on iki yıl hüküm sürmek ve put aşkına böyle kurban olmak isteyen kişi orada bulunmak ve bunları seyretmek zorundadır; bulunduğu yerden onu alıp kral olarak iskeleye çıkarırlar.

Calicut’ta, on iki yıl sonunda kralı öldürme eski kuralı, herhangi bir kimseye, on iki yılın sonunda krala saldırma ve eğer öldürürse onun yerine geçme izni haline dönüşmüştü; bu sırada kral etrafının muhafızlarınca çevrili olmasına dikkat ettiği için, verilen bu izin bir şekil değişikliğinden öte bir şey değildi. O eski katı kuralı değiştirmenin bir başka yolu biraz önce anlattığımız Babil töresinde görülüyor.

Kralın öldürülme zamanı yaklaştığında (Babil’ de bunun bir tek yıllık saltanatın sonunda olduğu görülüyor) birkaç günlüğüne krallıktan çekilmekte, bu süre içinde geçici bir kral hüküm sürmekte ve onun yazgısını üzerine almaktaydı. Önceleri bu geçici kral suçsuz biri, olasılıkla kralın kendi ailesinin bir üyesi olabiliyordu; fakat uygarlığın gelişmesiyle birlikte, suçsuz bir insanın kurban edilmesi kamusal duygulara korkunç gelmiş ve bunun için de onun yerine kısa ve ölümlü bir saltanat sürecek olan ölüme yargılı bir suçlu getirilmiş olabilir.

Daha sonra, ölecek bir kralı temsil eden suçlu için daha başka örnekle, bulacağız.  çünkü unutmamamız gerekir ki, kral, bir tanrı kimliğinde öldürülmektedir, onun ölümü ve yeniden dirilmesi, kutsal yaşamı bozulmamış olarak sürdürmenin tek yolu olarak, halkının ve dünyanın kurtuluşu için zorunlu kabul edilmektedir.

Bazı yerlerde bu eski törenin bu değişik şekli daha da yumuşatılmıştır. Kral yılda bir kez kısa bir süreyle yine çekilmekte ve yeri az çok saymaca bir kral tarafından doldurulmaktadır; fakat bu kısa saltanatın bitiminde ikinci kral artık öldürülmemekte, ama bazan gerçekten öldürüldüğü zamanın bir anısı olarak sahte bir öldürme eylemi hala yaşamaktadır. Örneklere bakalım. Kamboçya Kralı, her yıl Meac (Şubat) ayında üç günlüğüne çekiliyordu.

Bu süre içinde hiçbir yetkisini kullanamıyor, mühüre dokunamıyor, zamanı gelmiş gelirlerini bile alamıyordu. Onun, yerine Sdach Meac yani Şubat Kralı adlı geçici bir kral yönetiyordu. Geçici krallık görevi, krallık sarayı ile uzaktan ilişkili bir aileye kalıt olarak geçiyordu, oğullar babaların, kardeşler ağabeylerin yerini alıyordu, tıpkı ger çek hükümdarlığın geçişinde olduğu gibi.

Yıldız falcılarının saptadığı uygun bir günde geçici kral yüksek görevlilerce bir zafer alayıyla göreve götürülüyordu: Kralın filleri üzerinde, kralın tahtırevanında. (Frazer 1890, 1. S. 223)

Siam’da, altıncı ayın altıncı ay gününde (Nisanın sonu), üç gün süreyle krallığın ayrıcalıklarından yararlanan geçici bir kral atanır, gerçek kralsa sarayında kapalı tutulur. Bu geçici kral çok sayıda bendesini, pazarda ve açık dükkanlarda ne bulurlarsa toplayıp gaspetrnek üzere dört bir yana gönderir; bu üç gün içinde limana gelen gemiler ve yelkenliler bile onun adına gaspedilir ve daha sonra parası ödenerek geri alınması gerekir bu malların.

Kral kentin ortasında bir alana gider, süslenmiş öküzlerin çektiği, yaldızlı bir saban getirilir oraya. Saban yağlandıktan, öküzler güzel kokularla ovulduktan sonra yalancı kral sabanla dokuz karık açar, yaşlı saray hanımları peşinden yürüyerek mevsimin ilk tohumlarını saçar toprağa. Dokuz karık açılır açılmaz, seyirci kalabalığı karıklara koşar ve henüz ekilmiş olan tohumları kapışır, bunları pirinç tohumuyla karıştırınca bol ürün alacağına inanır.

Daha sonra öküzler çözülür, önlerine· pirinç, mısır, susam, sago, muz, şeker kamışı, kavun, karpuz vb. yiyecekler konur; hangisini önce yerlerse, gelecek yıl o ürünün değerli olacağına inanılır. Bu süre içinde geçici kral sağ ayağını sol dizi üzerine koymuş, bir ağaca yaslanarak ayakta durur.

Böyle bir ayağı üzerinde dinelerek durmasından dolayı halk arasında Seksek-Kral diye bilinir· fakat onun resmi unvanı Phaya Phollathep, “Meleklerin Efendisi”dir. Bir tür Tarım Bakanıdır o; tarla, tohum üzerine bütün anlaşmazlıklar ona gönderilir.

Bundan başka onun kralı canlandırdığı bir tören daha vardır. İkinci ayda (soğuk mevsime rastlar bu) olur ve üç gün sürer. Alay halinde Brahman Tapınağının tam karşısında bir boş alana götürülür, burada Mayıs-direkleri gibi süslenmiş, üzerinde Brahmanların sallandığı birtakım direkler vardır. Onlar sallanır ve dans ederken “Meleklerin Efendisi”nin, tuğladan yapılmış, üzeri sıvalı, beyaz bir kumaşla kaplanmış ve bir halı asılmış bir yükseltinin üzerinde tek ayağı üstünde durması gerekir.

Yaldızlı bir sayvanı olan ağaçtan bir çerçeveye dayanır, her iki yanında birer Brahman durur. Dans eden Brahmanlar bufalo boynuzları taşırlar, bunlarla büyük bir bakır kazandan su alırlar ve halkın üzerine serperler; bunun, halkın barış ve sükun içinde, şen ve esen yaşamasını sağlayarak şans getirdiğine inanılır. Meleklerin Efendisi’nin tek ayak üzerinde durmak zorunda olduğu süre yaklaşık üç saattir. Bunun “Devatta’ların ve ruhların düzenini sağladığına” inanılır.

Ayağını yere değdirirse, “bütün malını mülkünü kaybedecek ve ailesi kralın kölesi olacaktır; çünkü bunun devletin yıkımını ve tahtın dayanıksızlığını önceden bildiren bir fal olduğuna inanılır. Fakat sapasağlam öylece durursa, kötü ruhlar üzerinde bir zafer kazanmış olduğuna ve bundan başka yalandan da olsa, bu üç gün içinde limana girebilecek olan üç gemiyi ele geçirip içindekileri alma, kasabada açık bir dükkan bulup canının istediğini alıp götürme ayrıcalığına sahip olacağına inanılır. (Frazer 1890, 1. S. 224)

Yukarı Mısır’da Coptic hesabına göre güneş yılının ilk gününde, yanı 10 Eylülde, Nil nehri genellikle en yüksek düzeye ulaştığında normal yönetim üç günlüğüne askıya alınır ve her kasaba kendi yöneticisini seçer. Bu geçici yönetici bir tür yüksek soytarı şapkası giyer, uzun sarı bir sakal takar ve garip bir mantoya sarınır.

Elinde bir görev değneği, yazıcı, cellat vb. kılıklarına bürünmüş adamlarla birlikte Yöneticinin sarayına doğru ilerler. Yönetici görevden vazgeçer; yalancı kral ise tahta oturarak, asıl yöneticinin ve memurlarının  bile uyması gereken kararlar almak için yetkilileri toplar. Üç  günün sonunda yalancı kral ölüme mahkum edilir; içine sarıldığı örtü ya da kabuk ateşe tutulur, küllerinden Fellah çıkar sürünerek. (Frazer 1890, 1. S. 226)

Bilspur’da, bir Rajanın ölümünden sonra bir Brahmanın ölü Rajanın elinden pirinç yemesi ve tahtı bir yıllığına işgal etmesi bir töre gibi görünüyor. Yılın sonunda Brahmana hediyeler verilir ve ülke topraklarının dışına çıkarılır, bir daha oraya dönmesi kesinlikle yasaklanır. Anlatılmak istenen şu: Rajanın ruhu, öldüğünde, elinden khir (pirinç ve süt) yiyen Brahmanın bedenine .girer, bunun için de Brahmanın bütün yıl süresince dikkatle gözleniyor, uzaklaşmasına izin verilmiyor. (Frazer 1890, 1. S. 227)

Kamboçya ve Siam örnekleri, bunlara geçici olarak devredilen şeyin özellikle  kralın kutsal ya da doğaüstü işlevleri olduğu gerçeğini açıkça ortaya koyuyor. Bu, Siam’ın geçici kralının bir ayağını havada tutarak kötü ruhlar üzerinde bir zafer kazanacağı, aşağı indirirse devletin varlığını tehlikeye atacağı inancından ortaya çıkıyor.

Yine, Kamboçyalıların “pirinç dağı’nı ayakları altında çiğneme töreni, ya da Siamlıların toprakta karık açma ve tohum ekme töreni, bol ürün almak için yapılan büyülerdir, bu da çiğnenmiş pirincin ya da toprağa ekilmiş tohumun birazını evine getirenlerin bu yolla iyi bir ürünü sağlama alacağı inancından ortaya çıkıyor. Ama geçici krallara verilen, ürünleri büyütme görevi, ilkel toplumda normal olarak kralların yerine getirmesi gereken doğaüstü işlevlerden biridir.

Yalancı kralın pirinç tarlasında yüksekçe bir yerde bir ayağı üzerinde durması kuralı belki de ürünün boyatmasını sağlayacak bir büyü anlamına geliyordu başlangıçta; en azından, eski Prusyalıların yaptığı buna benzer bir törenin amacı buydu. Bir yükselti üzerinde tek ayağı üzerinde duran, kucağı çöreklerle dolu, sağ elinde bir bardak brendi ve bir parça karaağaç kabuğu ya da ıhlamur kabuğu tutan köyün en uzun boylu kızı, tanrı Waizganthos’ a keten fidanının kendi durduğu yere kadar uzaması için dua ederdi.

Daha sonra elindeki bardağı boşaltıp yeniden doldurtur, brendiyi Waizganthos’ a bir sunu olarak yere döker, çörekleriyse tanrıya eşlik eden cinlere, perilere atardı.

Bütün tören boyunca tek ayağı üzerinde durabilirse, keten ürününün iyi olacağının işareti olurdu bu’ ama ayağım yere ‘basarsa, ürünün zayıf olabileceğinden korkulurdu. (Frazer 1890, 1. S. 228)

 

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Dağ Medya

Hayvan Medyası

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

minimalist günlük.

bilinçli farkındalık, minimalizm

Yıldız Teknik Üniversitesi

Sürdürülebilir Kampüs Komisyonu

artidergi897604762.wordpress.com/

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Hizmet Kulübü Artı Dergi

SUSMA

Araştır, Soruştur, Konuş. SUSMA

%d blogcu bunu beğendi: