ATALARIMIZIN DOĞA ANLAYIŞI (11. Bölüm) -/-Doğum-ölümlü hayat döngüsü eski kültürlerde nasıl açıklanmıştır?

yasliİsmet GEDİK

Doğadaki doğum-ölümlü hayat döngüsünü açıklamaya yönelik eski toplumlardaki bazı gelenekleri görelim.

Eski insanların neleri nasıl yorumladıkları en kesin şekilde yazılı belgelerden anlaşılmaktadır. En eski yazılı belgeler arasında, önce Sümerlerin çivi-yazısı kil tabletleri, sonra Mısırlıların hiyeroglif yazıtları, üçüncü olarak da eski yunanca yazılar gelmektedir.

Bunlardan ilk ikisi biraz dağınık sayfalardan oluştuğundan, sonuncu olan yunan mitolojik bilgilerinden yararlanmak daha kolay olmaktadır. Bir-kaç bin yıl öncesine gidelim ve 2-3 bin yıl öncelerinde toplumların doğa ve dünyamız hakkındaki görüşlerine bakalım.


Yunan kültüründeki DEMETER-PERSEPHONE figürleri:

Yunan mitolojisinde tarımın, bereketin, mevsimlerin tanrıçası Demeter’dir. Tanrılar tanrısı Zeus ile evliliğinden Persephone (Romalılarda Proserpina) adlı  kızı doğmuştur. Bir gün Persephone arkadaşları ile tarlada çiçek toplarken çayır birden ikiye yarılır ve yeraltı tanrısı Hades, yeryüzüne çıkar. Aşık olduğu Persephone’u yeraltına kaçırır.

Demeter kızını aramak için yollara düşer ancak onu hiçbir yerde bulamaz. Üzüntüsü öyle büyük olur ki hayata küser, Olympos’tan kaçar, yüreği sızlayarak ıs­sız bir yere çekilir. Onun küsmesiyle topra­ğın bereketi kalmaz, insanlar kıtlık tehlike­sine uğrarlar.

 Sonunda her şeyi gö­ren ve bilen güneş tanrısı Helios ona kızının yer altına kaçırıldığını söyler.

Zeus Demeter’e yalvarır, ama Demeter yalvarmalara kulak vermez. Bütün yalvarmalarının boşa gittiğini gören Zeus, en sonunda Persephone’nin yılın üç­te ikisini yani çiçek açma ve meyve zamanı­nı, anası Demeter’in, geri kalan üçte birini, yani kışı da kocası Hades’in yanında geçir­mesini kararlaştırır. Böylelikle toprağa ye­niden bereket gelir. Persephone her yeryüzüne çıktığında, Demeter yeryüzüne baharı getirir.

Anadolu kültüründe bitkiler alemindeki bereketliliği yönlendirip-etkileyen ilahi figürler Attis ve Kybeledir.

Mitolojik bilgi şöyledir:

Attis Kybele’nin sevgilisidir. Ancak Kybele’ye verdiği sözü unutarak Pessinus Kralı’nın kızını sever. Onunla evlendikleri gece düğüne Tanrıça Kybele de davet edilir. Düğünde Attis Kybele ile karşı karşıya kaldığında ne yapacağını bilemez. Kybele’ye olan sözünü unuttuğu için duyduğu pişmanlıktan ötürü cinsel organını orada keser ve kanlar içinde kıvranmaya başlar. Sevgilisinin böyle acı içinde kıvranmasına dayanamayan Kybele Attis’i bir çam ağacına dönüştürerek ona sonsuzluğu bağışlar. Çam ağacının her mevsim yeşil kalmasının sebebi budur.

Mitolojilerdeki amaç, ürünlerin (bitkiler, ağaçlar, vs.) neden yıllık doğum-ölüm döngülerine uğradığını açıklamaktır.

Attis, çam ağacı gibi sürekli yeşil (canlı) kalan bir bitki (ilahi) ruhu olarak kabul edilince, diğer mevsimlik ömürlü bitkiler alemini de etkileyici olarak kabul görür.

Attis’in, genel olarak ağaç-ruhları gibi, ürünün büyümesi üzerinde etkili olduğu, hatta ürünle özdeşleştirildiği anlaşılıyor. Onun belgeçlerinden (epithet) biri “çok bereketli” idi; ona “ürünün biçilmiş yeşil (ya da sarı) başağı” diye seslenilirdi; çektiği acıların, ölümünün ve yeniden dirilişinin öyküsü, orakçının yaraladığı, ambara gömdüğü ve toprağa ekilirce yeniden yaşama kavuşan olgun dane olarak yorumlanırdı.

  • Yakın-Doğu kültüründeki ADON- AFRODİT geleneği

Suriye kralının kızı MyrrhaAfrodit‘e yeterli derecede tapınmadığı için Afrodit tarafından cezalandırılır ve kıza asla baş edemeyeceği bir baba arzusu verir. Dadısının yardımıyla babası ile 7 gün 7 gece beraber olur. Babası son gece birlikte olduğu kişinin kızı olduğunun farkına varır ve onu öldürmek ister. Tanrılar kıza acıyarak onu mersin ağacına dönüştürürler. Ağacın gövdesinden 9 ay sonra ölümlülerin en güzeli olan Adonis dünyaya gelir.

Afrodit görür görmez ona aşık olur ve onu saklaması için Persephone‘ye verir. Persephone de delikanlıya vurulmuştur ve onu geri vermek istemez. İki tanrıça arasında kavga çıkar. Zeus araya girer ve Adonis’in 6 ay Afrodit’in, 6 ay Persephone’nin yanında kalmasına karar verir. Adonis yeraltına indiğinde yaz biter, kış başlar; yeryüzüne çıktığında toprakların bereketi tekrar gelir ve ilkbahar olur.

Görüldüğü üzere, eski insanlar doğadaki yaşam döngüsünün motoru olarak kabul ettikleri canlılık faktörünü, RUHu taşıdıklarına ve aktardıklarına inandıkları insan (veyahut bir başka varlık) figürlerine atfetmişlerdir. Doğurganlık  bir “Tanrıça figürü”, tanrıçayla birleşecek bir erkek (tanrı) ve onların ürünleri olarak hayatı devam ettirecek “yavru tanrıça ve tanrılar” tasarlanmıştır.

Tanrıça, evrenin yaratıcısı ve doğurma gücüne sahip yaşam veren imge olarak kutsaldır ve ancak ilkbaharla birlikte canlanan doğanın simgeciliğiyle açıklanabilecek biçimde tanrıyla birleşmesi ve verimlilik sürecini başlatması gerekmektedir.

İlkbaharın gelişiyle başlayan doğadaki canlanış tanrının genç kral olarak yeryüzüne çıkışı anlamını taşımaktadır.

Yaza doğru gidildikçe genç kral tanrıçayla eşit bir konuma yükselerek onunla simgesel anlamda evlenmektedir. Bu birleşme, doğurma ve yaşamın sürekliliğini sağlayan kutsal bir etkinliktir “hieros gamos”  ve büyük olasılıkla temsili bir birleşme töreniyle kişileştirilmektedir.

Eski insanlar, duygusal veya simgesel büyü etkisine inanmaktadırlar. Doğadaki canlılık ruhunu taşıdıklarına inandıkları tanrı ve tanrıçaları taklit ederek, hayat döngüsünün sürdürülmesinde etkili olacaklarını ve bu sayede yaşamları için gerekli olan ürünlere kavuşacaklarına inanmaktadırlar.

Hieros gamos” (kutsal evlilik) adını alan törenler böyle bir amaç için yapılmışlardır. Tanrıçayı temsil edecek bir kutsal rahibe ve yaz bitiminde kurban edilecek, topluluktan bir erkek tarafından gerçekleştirilir.

Doğumu ve yaşamı tekrar doğaya getiren kutsal evlenme, sonbaharda, yeniden yaşam vermek üzere kurban edilmek ve yeraltına çekilmek zorundadır.

Söylencesel söylemde geçen ölüm ve yeraltına iniş sahneleri (Adon- Afrodit, Suriye = Tammuz–Astarte, Babilon = Attis – Kybele, Frigya = Osisris- isis- Horus, Mısır = Dionysos- Demeter-Proserpina, Yunan) birçok kültürde vardır.

Yeraltına çekilen ve ölen tanrı, kimi anlatımda tanrıçanın onu, yeraltından kurtarışıyla yeniden dirilir veya tanrıçanın rahminden tekrar doğar.

Bu eski inançlar insanların hafızalarında geniş yer tutmuş ve zamanla değişen bilgi düzeyinden etkilenerek, biraz şekillere dönüştürülmüştür. Temel amaç, ürünlerin bereketli olmasını sağlamaktır. Eski kültürlerde, arzulanan bir olayın, onun taklidi yoluyla oluşturulabileceği inancı egemendir. Bu inanç gereği, kutsal ilahi figürleri taklit eden davranışlarda bulunularak, verimlilik artırılabilinir.

Öldürülen kişi, tahıl-ruhunun temsilcisi olarak öldürülmektedir; amaç ise ürünlerin bol olmasıdır. Hem Frigya’da hem de Avrupa’da tahıl-ruhunun temsilcisinin hasatın yapıldığı tarlada her yıl öldürülmesi simgesel büyü özelliğindedir.

Hasatta yapılan tahıl-ruhu tasvirinin çoğu kez gelecek yılın hasatında yeni bir tasvirle değiştirilinceye kadar saklandığını görmüştük. Tasviri bu biçimde bir yıl saklayıp ertesi yıl yenisiyle değiştirmenin amacı hiç kuşkusuz bitki-ruhunu taze ve canlı tutmaktı.

Yaşlı Kadın denilen son demet, ertesi yıl iyi ürün alınsın diye bilerek büyük yapılır. Yani son demeti genellikle büyük ve ağır yapma töresi, ertesi yıl bol ve dolgun ürün almayı sağlamak için, duygusal büyü oluyla çalışan bir büyüdür.

Yaşlı Kadın olarak belirlenen son demet çoğu kez büyüklüğü ve ağırlığıyla öteki demetlerden ayırt edilir. Örneğin Batı Prusya’nın bazı köylerinde Yaşlı Kadın normal bir demetin iki katı uzunluğunda ve kalınlığında yapılır, ortasına da bir taş bağlanır. Bazan o kadar ağır yapılır ki, bir adam zor kaldırır. Bazan Yaşlı Kadın yapmak için sekiz dokuz demet bir araya bağlanır, onu kaldıran erkek ağırlığından yakınır.

Maddi ve ölümlü bir bedende cisimleşmiş olan canlılık öğesi ruh, konuk edildiği ortam çürümeye başlayınca, yani cisimleştiği beden yaşlandıkça korunması ve sağlıklı şekilde doğada kalması isteniyorsa, daha güçlü bir ardıla aktarılmak üzere- çökme belirtileri göstermeden önce ya da en azından gösterir göstermez ondan ayrılmalıdır. Bu, tanrının yaşlı temsilcisini öldürmek ve kutsal ruhu ondan yeni bir bedene taşımakla yapılır.

Tanrının yani onun insan temsilcisinin öldürülmesi, bu yüzden, daha iyi bir biçim içinde canlanması· ya da dirilmesi için atılması gerekli bir adımdan başka bir şey değildir. Bu hem kutsal kralların ve rahiplerin öldürülmesi töresi için, hem de ağaç ruhunun ya da bitkilerin ruhunun  korunması için geçerlidir. Çünkü kışın bitkisel yaşamın zayıflaması ilkel insan tarafından bitki ruhunu taşıyan gövdenin zayıflaması olarak yorumlanmaktadır; Ruh taşıyan gövde yaşlanınca öldürülmesi ve genç – taze bir gövdeye aktarılması gerekir.

Yani ağaç-ruhun temsilcisinin baharda öldürülmesine, bitkilerin büyümesini artırmanın ve hızlandırmanın bir yolu olarak bakılmaktadır. Çünkü ağaç-ruhun taşıyıcısının öldürülmesi onun daha genç ve daha güçlü bir biçimde canlanması, yaşama yeniden dönmesiyle birliktedir.

Bir örnek verelim:

Bohemya’rnn Pilsen bölgesinde Whit-Monday günü Krala, çiçekler ve kurdelelerle süslenmiş ağaç kabuğundan giysiler giydirilir; yaldızlı kağıttan bir taç giyer, yine çiçeklerle süslenmiş bir ata biner. Bir yargıç, bir cellat ve başka iki karakter eşliğinde, arkalarında hepsi de atlı bir dizi asker, köy meydanına gider, orada Mayıs-ağaçlarının altına bir kulübe ya da yeşil dallardan bir çardak kurulmuştur.

Mayıs-ağaçları taze kesilmiş, ucuna kadar soyulmuş ve çiçeklerle, kurdelelerle süslenmiş köknardır. Köyün kadın ve kızları eleştirildikten ve yukarıda anlatıldığı şekilde bir kurbağanın başı kesildikten sonra atlı alay, daha önceden saptanmış dümdüz, uzun bir sokağa gider. Orada iki safa ayrılırlar ve Kral kaçar. Kısa bir ara verilir ona, bütün hızıyla koşturur, arkasından da bütün grup.

Eğer onu yakalayamazlarsa bir yıl daha Kral olarak kalır, arkadaşları akşam meyhanede onun içki parasını ödemek zorundadır. Ama eğer ona yetişir de yakalarlarsa fındık çubuğuyla kamçılanır ya da tahtadan kılıçlarla dövülür ve attan indirilir. Sonra cellat sorar, “Şu Kralın kafasını keseyim mi?”

Yanıt verilir, “Kes”, cellat baltasını sallar, ve “Bir, iki, üç, Kralın kafası uç!” sözleriyle birlikte Kralın başındaki tacı uçurur. Oradakilerin şamatası ortasında Kral yere düşer; sonra bir teskereye yatırılır ve en yakın çiftliğe götürülür.  (Taklit olarak öldürülen bu kişilerde, kendini baharda gösterdiği varsayıldığı için, ağaç-ruhunu ya da bitki ruhunu tanımamak olanaksızdır.)

Okur, köylülerimizin uyguladığı hasat törelerinin ilk anlamı konusunda hala herhangi bir kuşku duyuyorsa, bu kuşkular, Borneo’lu Dyakların hasat töreleriyle yapılacak bir karşılaştırmayla giderilebilir. Kuzey Borneo’lu Dyakların hasat zamanında özel bir şenlikleri vardır; bu şenliğin amacı, “pirincin ruhunu korumak, sağlamlaştırmaktır, eğer böyle yapılmazsa, tarlaların ürünü hızla çürüyecek ve bozulacaktır.”

Pirincin ruhunu koruma ve sağlamlaştırma yolu değişik kabilelerde farklı biçimlerdedir. Bazan rahip, onu bir-kaç pirinç danesi şeklinde yakalar ve beyaz bir bezin içine kor. Bazan köyün dışında büyük bir sundurma kurulur, onun yanma yüksek ve geniş bir sunak yerleştirilir. Sunağın köşe direkleri, tepeleri yapraklı uzun bambulardandır, bunlardan birinden beyaz kumaştan uzun, dar bir bayrak sarkar. Burada parlak, canlı renklerden giysiler giyinmiş kadın ve erkekler yavaş ve ciddi adımlarla dans ederler.

Birden yaşlılar ve rahipler beyaz bayrağa doğru koşup ucundan yakalarlar ve çılgınca bir müzikle, seyircilerin bağırışları ortasında dans etmeye ve ileri geri sallanmaya başlarlar. Yaşlılardan biri sunağın üzerine fırlar ve bambuları şiddetle sallamaya başlar, bunun üzerine dans edenlerin ayaklarının dibine küçük taşlar, pirinç fidesinin lifIeri ve daneleri dökülür, bunlar oradakiler tarafından dikkatle toplanır. Bu pirinç daneleri pirincin ruhudur. Pirinç ekimi zamanı bu pirinç ruhundan bir kısmı öteki tohumlarla birlikte dikilir, “böylece o ruh sürdürülmüş ve yayılmış olur”.

Ürünün gelişmesi istendiğine göre, pirincin ruhunu koruma ve sağlama alma gereksinimi, Burmalı Karenler tarafından da şiddetle duyulur. Bir pirinç tarlası yeşillenmiyorsa, pirincin ruhunun (kelah) şu ya da bu biçimde pirincin içinden çıkamadığı düşünülür. Eğer ruh geriye çağrılamazsa ürün iyi olmayacaktır.

Pirincin kelah’ını (ruhunu) geri çağırmada aşağıdaki formül kullanılır: “Haydi gel, pirinç-kelahı, gel! Tarlaya gel. Pirince gel. Her cinsin tohumuyla birlikte, gel. Kho nehrinden gel, Kaw nehrinden gel; buluştukları yerden gel. Batıdan gel, Doğudan gel. Kuşun gagasındaysan gel, maymunun miğdesindeysen gel, filin gırtlağındaysan gel. Nehirlerin kaynaklarından, ağızlarından gel. Shan ve Burman eyaletlerinden gel. Uzak krallıklardan gel. Bütün tahıl ambarlarından gel. Ey pirinç-kelahı, pirince gel

Yine, Avrupa’daki tahıl-ruhu gelin ve güvey gibi ikili biçimde temsil etme töresiyle. Java’ da hasat şenliğinde uygulanan bir töre arasında bir koşutluk vardır. Orakçılar pirinci biçmeye başlamadan önce, dhip ya da büyücü bir miktar pirinç başağı seçer ve bunları birlikte bağladıktan sonra üzerine yağ sürer ve çiçeklerle süsler. Böylece donatılmış olan başaklara padi-penganten denir, yani Pirinç-gelin ve Pirinç-güvey; evlenme törenleri kutlanır, hemen sonra da pirinci biçme işi başlar.

Daha sonra, pirinç ürünü içeri alınırken, ambarda bir gerdek odası hazırlanır, yeni bir hasır, bir lamba ve her tür tuvalet gereci ‘konur oraya. Pirinç-gelin ve Pirine-güveyin yanına düğün konuklarını temsil edecek pirinç desteleri yerleştirilir. Bu yapılıncaya kadar hasatın tamamı ambara alınmaz. Pirinç içeri alındıktan sonraki ilk kırk gün, yeni evli çiftleri rahatsız etmemek için hiç kimse ambara giremez.

Keltler, Tötonlar, Slavlar, dünyanın çok ötesindeki Peru-İnkaları,  Borneo-Dyakları ve Java-Malayları hep benzer hasat töreleri uygulamışlardır. Bu törelerin dayandığı düşüncelerin bir tek ırkla sınırlı olmadığı, tersine, tarımla uğraşan bütün gelişmemiş halkların kafalarına doğallıkla doğduğuna değgin yeterli kanıt vardır.

Tanrı bir bitki ilahı olunca, ateşle yakılması için özel nedenler çıkar ortaya. Çünkü ışık ve ısı bitkileri büyütmek için gereklidir; ve duygusal büyü ilkesine göre, bitkinin ki­şisel temsilcisini onun etkisine maruz kılmakla, ağaçlara ve bitkilere bu gerekli şeyler kaynağını sağlamış oluyorsunuz. Bir başka deyişle, bitki-ruhunu güneşi temsil eden bir ateş içinde yakmakla, en azından bir süre için bitkinin bol güneş almasını sağlama almış oluyorsunuz.

Duygusal büyü ilkesine göre bitki dünyasının temsilcisini yak­mak yerine sadece ateşten geçirmekle de varılabileceği düşünülmüş ve uygulanmıştır. Rusya’da Kupalo’nun saptan yapılan figürü yazdönümü ateşinde yakılmaz, yal­nızca onun üzerinde ileri geri götürülür. Fakat sözünü ettiğimiz nedenlerden dolayı tanrının ölmesi gerekmekledir; bunun için de ertesi gün Kupalo bütün süslerinden soyulur ve bir akarsuya atılır. Dolayısıyla, bu Rus töresinde tasvirin ateşin içinden geçirilişi katkısız ve basit bir güneş-büyüsüdür.

Orta-doğu ülkelerindeki Nevruz, Avrupadaki Beltane gibi bahar ve hasat töreleri açıkça aynı eski düşünce tarzlarına dayanmakta ve aynı ilkel puta-tapmanın bölümlerini oluşturmaktadır.

İlkel insan için tanrılar değil, ruhlar önemlidir. Ruhlar, işlevlerinde doğanın belirli faaliyetleriyle sınırlandırılmıştır. İşlevlere göre sonsuz sayıda ruh vardır. Öte yandan tanrıların, kendi özel ülkeleri olarak, üzerinde egemenlik sürdürdükleri ‘tek tek ayrı bölümleri vardır; fakat katı bir biçimde onunla sınırlı değillerdir; iyilik ya da kötülük güçlerini doğanın ve yaşamın diğer birçok alanlarında gösterebilirler. Aynı zamanda, Ceres, Proserpina, Bakkhos gibi bireysel ya da özel adlar taşırlar. Ayinler kurban, dua ve övgü yoluyla doğanın gidişini amaçlanan şekilde etkilemeyi amaçlar. (Frazer 1890, 1. S.340)

Eski toplumların doğayı yorumlama çabaları birbirlerine benzerler. Örneğin mevsimlere bağlı olarak bitkiler aleminde ilkbaharda canlanma, yazın olgunlaşma, sonbaharda yaşlanma ve kışın ölüm görülür. Böyle bir döngünün nedeninin dünyamıza gelen güneş enerjisi miktarına bağlı olduğunu bu gün biliyoruz. Ama dünyanın evrenin merkezi olduğu ve her şeyin dünya etrafında döndüğüne inanıldığı eski zamanlarda, bu döngülerin nedeni açıklamak için, insanlar doğadaki bu değişimleri etkileyip-yönlendiren “ruh taşıyıcı” varlıklar olduğuna inanmışlardır.

Ruh atalarımız tarafından yani canlılık enerjisi olarak kabul edilmiştir (ki aslında öyledir). İnsanın doğup-ölmesi, erkek ve kadının birleşmesiyle yeni çocukların dünyaya gelmesiyle canlılığın devamının sağlanması olayındaki gibi, “doğadaki canlılıkta da ilahi güçlerin birleşmeleriyle doğadaki canlılığın devamı sağlanmaktadır” düşüncesi eski uygarlıklarda yaygındır.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

minimalist günlük.

bilinçli farkındalık, minimalizm

Yıldız Teknik Üniversitesi

Sürdürülebilir Kampüs Komisyonu

artidergi897604762.wordpress.com/

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Hizmet Kulübü Artı Dergi

SUSMA

Araştır, Soruştur, Konuş. SUSMA

Bahçelievler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği

Ankara Çankaya Bahçelievler'de semt kültürünün geliştirilmesini amaçlıyoruz.

busanat.wordpress.com/

Film, müzik ve daha fazlası

kanser cerrahisi

birlikte daha iyiye....

birbalzamin

Bir tutam peri tozu...

Annelik delilik mi?

Annelikle delilik arasındaki ince çizgide gezinirken

ozgecigdemozkoktem

Başarının yol haritasını öğrenin

%d blogcu bunu beğendi: