ATALARIMIZIN DOĞA ANLAYIŞI (16. Bölüm) -/-/-/ Doğada kuantsal sistemden başlanarak, bilgi ve bilince dayalı bir evrimleşme vardır.

yasliİsmet GEDİK

Sahiplenme diye bir şey yoktur, çünkü her şey sürekli değişip-dönüşür. Değişip-dönüşen şeylerin sahibi olur mu?

Önceki bölümlerde sunulan bilgiler kesin bir şekilde doğadaki yapıcılık ve yaratıcılığın tabana dayalı olarak (yani alt-sistemlerle) başlatıldığını ve bilgi oluşturma potansiyeline bağlı olarak üst-sistemler oluşturularak gelişip- ilerlediğini göstermiştir. Bu durum şöyle özetlenir:

  • 1)- Doğadaki oluşum ve gelişimler Alt-sistemlerden üst-sistemlere doğru gelişi. Yani önce H ve O vardı, sonra H2O oluşmuştur.

  • 2)- Bu alt-sistem (veya düzey) Üst-düzey ilişkilerinin temel özellikleri Feibleman 1954de tarafından “Theory of Integrative Levels = Bütünleştirici Düzeylerinin Teorisi” başlığı altında yayınlanmıştır ve “alt-sistem – üst-sistem” ilişkilerinin ana-hatlarını belirlerler. Bunlar arasında en önemlileri şunlardır:
  •  -I- Her düzey, altındaki düzey(ler)inkine ek, yeni bir özellik taşır.

-II- Üst düzeylere doğru karmaşıklık derecesi artar.

-III- Herhangi bir düzeyde oluşan bir bozukluk, ilişkili tüm diğer düzeyleri de etkiler.

-IV- Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır; karar erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.

  • 3)- Bu durumu tavuk-yumurta ilişkisinde incelemeye irdelemeye devam edersek, „tavuk oluşturma yetkisi yumurtadadır“ yani dünyada önced hücreler (yumurtalar) oluşmuştur, sonra hücreler hayvanları  vs oluşturmuştur.
  • 5)- Bir şey oluşturmak için enerji gerekir. Enerji alt-sistemlerde midir, üst-sistemlerde midir?  Enerji alt-sistemlerdedir ve en alt-sistem de kuantum alemidir.
  • 6)- Enerji kuvvete dönüştürülmeden bir işe yaramaz. Enerji kuvvete nasıl dönüştürülür? Enerji-gradyanları oluşturularak.
  • 7)- Enerji gradyanı oluşturmak için çevreyi algılayıp, neyin nerede olduğunu ve nereye kaydırılırsa daha iyi bir yapılaşma ortaya çıkacağı gibi verilere ihtiyaç vardır. Bu tür yetenekler atom-altı-öğelerde var mı? Evet ve de anında algılayarak. Bu konuda şu videoyu kesinlikle izlemeniz önerilir: https://www.youtube.com/watch?v=u-I6GPB8NVw
  • 8)- Videoda vurgulandığı üzere, doğa bilgiye göre oluşturulup geliştirilmektedir.  Doğal sistemde bilgiye önem verilmesi insanı oluşturan hücrelerde zirve yapar ve “Bilgi oluşturarak, bir şeyler yaratan insan oluşturulur”


Şekilde görüldüğü üzere insan beyni korteksinin çok büyük bölümü, beyaz renkte gösterilen yorumlama bölgesine ayrılmıştır. Duyu organlarına ayrılan turuncu bölge ve hareket organlarına ayrılan lacivert bölge çok az yer kaplar. Bu durum maymunlarda dengelidir, kedilerde ise, yorumlamaya ayrılan bölge çok daha küçülmüş, buna karşın hareket ve duyu organlarına ayrılan bölgeler çok büyüktür. Farede ise, yorumlama bölgesi yok denecek kadar küçülmüştür.

Bu nedenle biz hayvanlar kadar iyi hareket edemeyiz, onlar kadar göremeyiz, işitemeyiz, koklayamayız, vs. Ama muazzam bir hayal kurma ve yorumlama yeteneğimiz vardır.

Şimdi bir örnek vererek insanın bu zayıf noktasını gösterelim:

Jeoloji öğrencileriyle saha çalışmaları yaptığımız bir yaz gününde, hava güllük-güneşlik iken, birdenbire bir fırtına kopar ve ceviz büyüklüğünde dolu yağmaya başlar. Islanmayan, zarar görmeyen kimse yoktur.

Aklıma şu soru gelir: Arılar bu güzel günde mutlaka kırlarda nektar topluyorlardı. Böyle yok edici bir felakette hepsinin ölmesi gerekir. Acaba onlara ne oldu?

Ertesi gün bir arıcıyı ziyaret edip, bu soruyu sordum. Arıcının yanıtı şuydu:

“Hocam, fırtınadan 15-20 dakika kadar önce, tüm arılar, bir şeyden kaçıyorlarmışcasına, sürüler halinde kovanlarına girdiler. Hiç zarar görmediler.”

Hayvanlar felaketleri önceden algılayıp, önlem almaktalar. Peki insanı oluşturan hücreler neden bu konuyu dikkate almayıp, bizleri bu tür yeteneklerden mahrum bıraktılar?

Çünkü insanı oluşturan hücreler çok daha geniş bir bakış açısıyla   hayatı ve doğayı algılamaya ve ona uygun çözümler üretecek çok geniş bakış-açılı bir beden ortaya koymaya kalktılar. 

Çünkü yaşam evrensel ölçekli bir olaydır ve insan bu evrensel ölçekli yaşama uygun bir toplum oluşturmalıdır. Ama insanlık çok yanlış bir hayat görüşü ile zombileştirilmiş olduğundan bu gerçeğin farkında olmadan yaşamakta ve dünyayı cehenneme çevirmektedir.

  • 9)- Özetlersek: Doğada kuantsal sistemden başlanarak, bilgi ve bilince dayalı bir evrimleşme vardır. Sahiplenme diye bir şey yoktur, çünkü her şey sürekli değişip-dönüşür. Değişip-dönüşen şeylerin sahibi olur mu?

Doğada ne neye ait, kim neyin sahibi?

Sağ-alt köşedeki şekilde görüldüğü üzere Homo sapiens adlı modern insanın beyin yapısı, tüm diğer canlılardan farklı olarak, yorumlamaya çok önem verilen bir şekilde organize edilmiştir.


Yorumlama, varlığın kendi gözlemlerine dayalı olursa önem ve anlam taşır. Başka bir insanın görüşlerine dayandırılan yorumlamalar ise insanları bataklığa, karanlığa götürür.

 Günümüz insanlığının doğayı kirletmesi,

İnsanların kendi deneyimlerine dayalı olarak oluşturduğu inanç sistemleri paganizm olarak bilinir.

Başka bir insanın görüşüne göre oluşturulan inanç sistemleri ise, peygamberli dinsel görüşlerdir.

Hırıstiyan inançlı bir devlet başkanı, Paganist inançlı bir Kızılderili reisine, mektup yazarak, topraklarını satın almak istediğini belirtir.

Paganist inançlı reis ise ona aşağıda sunulan “hayat dersi” mektubunu gönderir.

“Washington’daki Büyük Şef topraklarımızı satın almak istediğini bildiren sözünü göndermiş!.. Büyük Şef aynı zamanda dostluk ve iyi niyet sözlerini de göndermiş!.. Bu çok nazik bir davranış… Çünkü karşılık olarak bizim dostluğumuza hiç gereksinimi yok. Ama biz onun önerisini düşüneceğiz.

Çünkü iyi biliyoruz ki eğer topraklarımızı satmazsak, beyaz adam silahlarla gelip onu gene elimizden alabilir. Ama biz bazı şeyleri anlamıyoruz. Gökyüzünü, toprağı, kayaların ısısını, nasıl olur da alıp satabilirsiniz? Bu düşünce bize garip geliyor!  Eğer biz havanın tazeliğine ve suların pırıltılarına zaten sahip değilsek, siz onları nasıl satın alabilirsiniz?

 Biz bunları belki de vahşi olduğumuz için anlayamıyoruz!.. Bu dünyanın her parçası benim insanlarım için kutsaldır. Her parlayan çam iğnesi, bütün o kumsallar ve sahiller, karanlık ormanlardaki sis, uçsuz bucaksız alanlar ve havada vızıldıyarak uçuşan her bir böcek, halkımızın anılarında kutsaldır. Ağaçların gövdelerinden sızan sular, Kızılderili’nin anılarını taşır.

Beyaz adamın ölüleri, yıldızlar arasında yürümeye gittikleri vakit, doğdukları ülkeyi unuturlar. Halbuki bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin anasıdır. Nasıl biz dünyanın bir parçası isek, o da bizim bir parçamızdır. Güzel kokulu çiçekler, bizim kızkardeşlerimizdir. Geyik, at, büyük kartal bunlar da bizim erkek kardeşimizdir. Kayalık tepeler, ıslak çayırlardaki damlalar, atın vücudundan bularlaşan ısı ve insan; hepsi aynı ailedendir. Öyleyse, Washington’daki Büyük Şef, topraklarımızı almak isterken bizden çok şey istemiş oluyor.

Büyük Şef bize rahatça yaşayabileceğimiz bir yer ayırdığını söylemiş. O bizim babamız ve biz de onun çocukları olacakmışız!.. Öyleyse topraklarımızı alma önerisini düşüneceğiz. Ama bu kolay olmayacak. Çünkü bu toprak bizim için önemlidir. Dereler ve nehirlerden akan pırıltılı sular, sadece su değildir. Onlar bizim atalarımızın kanıdır.

Eğer toprağı size satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlayınız ve bunu çocuklarınıza da öğretiniz. Göllerin berrak sularındaki her bir yansıma, halkımızın yaşamından olaylar ve anılar anlatır. Suyun mırıltısı, babalarımızın babalarının sesidir. Nehirler ise bizim erkek kardeşlerimizdir. Susuzluğumuzu giderirler, kanolarımızı taşırlar ve çocuklarımızı beslerler.

Eğer toprağımızı size satarsak hiçbir zaman unutmayın ve çocuklarınıza da öğretin ki, nehirler bizim olduğu kadar sizin de kardeşinizdir. Bu nedenle herhangi bir kardeşinize göstereceğiniz saygıyı nehirlere de göstermelisiniz.

Kızılderili her zaman, ilerleyen beyaz adamın önünde geri çekilmiştir. Tıpkı dağlardaki sisin sabah güneşi önünden kaçması gibi. Ama babalarımızın külleri kutsaldır. Mezarları kutsal topraklardır. Bu tepeler, ağaçlar dünyanın bu parçaları, bize sunulmuştur. Beyaz adamın bizim yollarımızı anlamadığını biliyoruz. Beyaz adam için, toprağın bir parçası diğeri ile aynıdır.

O sadece geceleri bir hırsız gibi gelip, topraktan ihtiyacı olanı alıp giden bir yabancıdır. Aldıklarının kendinden parçalar olduğunun bilincinde değildir. Dünya onun anası değil düşmanıdır. Onu yendikçe ilerlemeye devam eder. Ve yolunda giderken babalarının mezarını geride bırakır. Buna da hiç aldırmaz. Dünyayı çocuklarından uzaklaştırır. Buna da aldırmaz. Babalarının mezarları, çocuklarının bu dünyadaki hakları unutulmuştur.

Beyaz adam, anası dünyaya ve kardeşi gökyüzüne sanki satın alınabilen veya yağma edilebilen bir mal gibi, koyunlara ve parlak boncuklara davrandığı gibi davranır. Onun bu iştahı ve hırsı bir gün dünyayı yiyip bitirecek ve geriye sadece çorak bir çöl bırakacaktır.

Bilmiyorum, bizim yollarımız sizinkilerden farklı. Sizin kentlerinizin gürültüsü bile Kızılderili’nin gözlerine acı verir. Beyaz adamın kentlerinde sakin yer yoktur. Orada bahar gelince yaprakların açılışını veya böceklerin kanat seslerini dinleyecek yer bulunmaz.

Ama bu belki de benim vahşi olduğumdan ve anlamadığımdandır. Çünkü, takırtı bizim kulaklarımıza bir hakaret gibi gelir. İnsan eğer bir kuşun yalnız başına ağlayışını veya su birikintisi etrafında tartışan kurbağaların seslerini dinleyemezse, yaşamın ne anlamı kalır? Ben Kızılderiliyim… Bunlardan başkasını anlayamam…

Bir Kızılderili, su birikintisi üzerine vuran rüzgarın yumuşak sesini, yağmurun temizliğini, çam kokulu rüzgarı her şeye yeğler. Hayvanlar, ağaçlar, insanlar, hepsi aynı nefesi, aynı havayı paylaşır. Hava Kızılderililer için çok kutsaldır. Aldığı nefes, beyaz adamın dikkatini çekmiyor gibi. Beyaz adam, öleli uzun günler olmuş ve kötü kokuyla uyuşmuş gibidir.

Ama eğer size toprağımızı satarsak, havanın bizim için çok değerli olduğunu hatırlamalısınız. Unutmamalısınız ki, hava sağladığı tüm yaşamla aynı ruhu taşır. Büyük babamıza ilk nefesi veren rüzgar, onun son soluğunu da kabul etmiştir ve aynı rüzgar çocuklarımıza yaşam ruhunu verir. Eğer size toprağımızı satarsak, çayırlardaki çiçeklerden tad alan rüzgarı koklamasını öğrenmelisiniz, onu korumalısınız ve kutsal tutmalısınız. Bu kokuya beyaz adamın bile gereksinmesi vardır.

Toprağımızı almak önerinizi düşüneceğiz. Eğer kabul etmeye karar verirsek, bir koşulumuz olacak: Beyaz adam bu toprağın hayvanlarına kardeşleri gibi davranacak… Kızılderililer sizin yollarınızı, sizin adetlerinizi anlamazlar. Çayırlarda çürüyen binlerce bufalo gördüm!.. Beyaz adamın, geçerken dumanlı demir attan vurup bıraktığı ve ne amaçla öldürdüğünü hala anlayamadığım binlerce bufalo..

Ben vahşiyim ve dumanlı demir atın bufalodan nasıl önemli olabileceğini anlayamıyorum!.. Ve biz vahşi olduğumuzdan bufaloyu yalnız aç kalmamak için öldürürüz. Hayvanlar olmadan insanlar nedir ki? Eğer bütün hayvanlar yok olsaydı, insan ruhu o büyük yalnızlığa dayanamaz ölürdü. Ayakları altındaki toprakların, büyük babalarımızın külleri olduğunu çocuklarınıza öğretmelisiniz. Toprağın, akrabalarımızın yaşamlarıyla dolu olduğunu çocuklarınıza söyleyiniz. Böylece toprağa saygı duyarlar.

Bizim çocuklarımıza öğrettiğimizi, siz de kendi çocuklarınıza öğretin: Dünya anamızdır. Dünyaya ne kötülük olursa, oğullarına da aynı kötülük olur. Eğer insanlar yere tükürürlerse, kendi yüzlerine tükürürler. Biz bunları biliyoruz. Dünya insanlara ait değildir. İnsanlar dünyaya aittir. Bütün her şey, aileyi bağlayan kan bağı gibi, birbirine bağlıdır.

Halkım için ayrılan bölgeye gitme önerinizi düşüneceğiz. Ayrı ve barış içinde yaşayacağız. Geri kalan günlerimizi nerede geçireceğimiz o kadar önemli değil artık. Çünkü çocuklarımız babalarının aşağılandığını görürler. Kalan günlerimiz çok olmayacaktır. Bir zamanlar sizin gibi güçlü olanların ve ormanlarda özgürce dolaşanların mezarları da kalmayacak. Onları anmak ve yaslarını tutmak için, bir zamanlar bu dünyada yaşamış olanların çocukları da kalmayacak… Bunun için neden yas tutalım?

Kabileleri insanlar yapar. İnsanlar gidince, kabileler de olmaz. Kızılderili de yok olur. Tıpkı denizin dalgaları gibi; insanlar gelir ve insanlar gider. Şimdi de sanki arkadaşıymış gibi kendisiyle konuşabilen Tanrısıyla birlikte beyaz adam gelmiştir. Bildiğim bir şey var ki, belki beyaz adam da bir gün bunu keşfedecektir. Siz nasıl şimdi bizim toprağımıza sahip çıkmak istiyorsanız ve sonunda sahip olduğunuza inanacaksanız, aynı şekilde Tanrınıza da sahip olduğunuza inanıyorsunuz. Ama hiçbir zaman olamayacaksınız!.. Eğer Tanrı sizin anlattığınız gibi gerçek Tanrı ise, sevecenliği yalnız beyaz adama olamaz.

Beyazlar da bir gün diğerleri gibi geçip gideceklerdir. Tıpkı denizin dalgaları gibi. Yatağına pislik yığmaya devam eden, bir gece kendi pisliğinde boğulacaktır.

Son, bize bir sırdır… Sizin getirdiğiniz gibi bir sonu biz anlayamıyoruz. Dipdiri tepelerin konuşan tellerle lekelendiğini, ormanın gizli köşelerini neden pek çok beyaz adamın kokusunun doldurduğunu, vahşi atların neden tutsak edildiğini, bufaloların neden katledildiğini biz anlamıyoruz. Böyle bir son bize bir şey anlatmıyor. Çalılıklar nereye gitmiş?.. Kartal nereye kaybolmuş?.. Hızlı koşan bir ata ve av avlamaya neden veda etmek gerecekmiş?.. Bütün bunlar ne demektir?.. Yaşamın sonu… Ve; herhalde yeniden yaşamaya çalışmanın başlangıcı…

Toprağımızı alma önerinizi düşüneceğiz. Kabul edersek, bu belki de bize vaat ettiğiniz bölge için olacaktır. Orada belki de kalan günlerimizi gönlümüzce yaşayabiliriz. Bu dünyada, son Kızılderili de yok olduğu zaman, yalnızca çayırlar üzerinde bulut gibi hareket eden bir anı kalacaktır. Bu kıyılar, bu ormanlar halkımın ruhunu koruyacaktır. Çünkü onlar bu dünyayı yeni doğan bir çocuk anasının yürek atışını nasıl severse, öyle severler… Öyle ise, toprağımızı alırsanız, onu bizim sevdiğimiz gibi seviniz. Onunla bizim ilgilendiğimiz gibi ilgileniniz. Anılarını da aynen saklayınız.

Onu çocuklarınız için; bütün gücünüzle, bütün aklınızla ve bütün kalbinizle koruyunuz ve seviniz. Göreceksiniz… Bütün bunlardan sonra, kardeş de olabiliriz.”

Duwarmish Kızılderililerinin Reisi,  

Reis  Seattle

Mektupta dikkatimizi vermek zorunda olduğumuz nokta şudur: Kutsal kitaplı inanç sahibi, dünyanın bir parçasını satın almak, oradaki canlı-cansız her şeye hükmetmek istiyor,  paganist inanç sahibi ise, toprağı- suyu-havasıyla doğanın, insanlarca alınıp-satılamayacağını vurguluyor.

Kutsal kitaplı inanç mı daha mantıklı, paganist inanç mı daha mantıklı?


Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

YAŞAM ARZU'SU

Yaşam sadece vişneli çörek kutusu ya da mayın tarlası değildir...

Post-truth

Her gelecek, kendine bir geçmiş arar..

İdris'in Otağı

Sevgi Çiçeklerimi Koparabilirsiniz

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

minimalist günlük.

bilinçli farkındalık, minimalizm

%d blogcu bunu beğendi: