ATALARIMIZIN DOĞA ANLAYIŞI (17. Bölüm) -/-/-İnsanlık neden çocuklarının geleceğini tehlikeye atmakta?

yasliİsmet GEDİK

İnsanlık:

-•  Ormanları yakarak, toprak altında yaşayan milyonlarca canlı türünü yakıyor,

-•  Zehirli atıklarını denizlere, havaya, toprağa atarak yaşam ortamımızı zehirliyor,  kimyasal dengeyi bozuyor,

-•    O ortamlardaki bin-bir çeşit canlıya hayatı cehennem ediyor;

-•  Yer altı kaynakları (madenler, vs.) hoyratça işletilerek, bir sürü zehirli atık çevreye yayılıyor, ormanlardaki ağaçlar sararıyor, zehirli kimyasallarla olan dereler sarı-kahve-renkli akıyor,  tüm balıklar, böcekler, vs. ölüyorlar;


-•   Doğadaki canlılığın karşılıklı etkileşimlere dayalı olarak geliştiğini dikkate almayarak, binlerce canlı türün yok olmasına neden oluyor,

-•   Savaşlarında bombalar atıp, sadece insanları değil, havadaki-topraktaki binlerce canlıyı öldürüyor-yaralıyor-zehirliyor.

-•  Vs. vs.

İnsanlık bindiği dalı kesiyor.

Peki insanlık neden doğayı böylesine mahvederek, çocuklarının geleceğini tehlikeye atmakta, parayla dünyayı kontrol eden tepedeki dar bir zümrenin kölesi olmaktadır?

Neden? Neden? Neden?

Nedeni basitçe şöyle ifade edilebilir: İnsanlara yaklaşık 4 bin yıldan beri tamamen yanlış bir doğal sistem ve hayat görüşü verilerek mantığı çarpıtılmıştır. Mantığı bozulan insanlık da, bindiği dalı kesercesine davranmaktadır.

Önceki aylarda ve haftalarda sizlere insanlığın gelişim tarihi aktarıldı. Bu bilgiler kafadan uydurulmadı, jeolojik, arkeolojik ve antropolojik verilere göre oluşturuldu, dolayısıyla tamamen gerçeklere uygundurlar. Bu bilgiler ana hatlarıyla şöyledir:

  • Modern insan yaklaşık 70 bin yıl önceleri Doğu Afrikada ortaya çıkar ve oradan Asya ve Avrupa’ya yayılır. 
  • 115 bin ile 15 bin yılları arası buzul devri olduğundan, ve buzul devrinde Anadolu-İran-platosu ve tüm Avrupa 800 metreden yüksek platolar şeklinde olduğundan buralarda yaşam sadece bir su kenarında bulunan mağaralarda mümkündür. Asya’nın da bozkırları çok kuzeyde olduğundan ve diğer kesimleri de çok yüksek dağlarla kaplı olduğundan, yaşam yine sadece su kenarlarında bulunan mağaralarda olasıdır.
  • Dolayısıyla, Asya ve Avrupa’ya yayılacak bu modern insanların yerleşip gelişebilecekleri yereler Asya ve Avrupa’nın kuzey bölgeleri değil, güney bölgeleri olacaktır.
  • Bu güney bölgeleri arasında yaşama en uygun ve geniş 2 bölge vardır: Biri buzul-devrinde kara haline geçen Basra-Hürmüz ovası, diğeri kara haline geçen Sunda bölgesidir (Endonezya adaları ve çevresi)
  • Bu iki bölgeden de Basra-Hürmüz-Ovası en uygun olanıdır, çünkü içinden iki büyük ırmak geçmekte ve kuzeyindeki Zağros dağları ile kuzey rüzgarlarından korunmaktadır.
  • Bu Basra-Hürmüz-Ovasında gelişen uyarlık Atlantis uygarlığı, Sunda (Endenozeya) bölgesinde gelişen uygarlık da Mu uygarlığı olarak efsanelerde yerini almıştır. Efsaneler olarak yer almalarının nedeni, yazılı belgelerin ancak yaklaşık 5 bin yıldır var olmasıdır. Daha eskiden yaşanmış önemli olaylar ise insanlar tarafından akşamları yaşlılar tarafından ocak-başı-sohbetlerinde anlatılan hikayeler olarak nesilden nesile aktarılmışlardır.
  • Basra-Hürmüz-ovası 12-13 bin yıl önceleri tekrar denizle kaplanılmaya başlar, çünkü buzullar ergimeye başlayınca, deniz suları tekrar yükselir ve ovalar tekrar denizle kaplanırlar.
  • Bu kaplanma süresince, Basra-Hürmüz ovalılar Anadolu’ya ve İran üzerinden Orta-Asya’ya göçe başlarlar.
  • Anadolu ve tüm Akdeniz ülkeleri halkları, 10-12 bin yıl öncelerinden başlayarak, Atlantis-ovasından göçerek o topraklara yerleşmişlerdir. O toprakların ilk sakinleridirler, çünkü daha önceki zamanlarda bu ülkeler buzul devri nedeniyle çok tenha idiler ve sadece Neanderthal insanları mağaralarda yaşıyordu. Ama Atlantis-ovalılar tarım-ve hayvancılığı keşfeden ilk uygar insanlar olarak Anadolu ve Avrupa’ya uygar yaşamı getirmişlerdir.
  • Orta-Asya’ya göç edenler ise, Orta-Asyanın çukur bölgelerinde yeni oluşmaya başlayan bir “iç-deniz” kenarındaki ovalarda yaşamaya başlarlar, çünkü Himalaya ve Altay dağları üzerindeki buzulların ergimesiyle oluşan suların birikeceği tek bölgeler Orta-Asya’daki bu çukur havzalardır. Bu iç-deniz 5-6 bin yıl önceleri tekrar kurumaya başlar, çünkü dağlardaki buzulların ergimesi sona ermiştir ve artık havzaya su gelmemekte, dolayısıyla havza her yıl buharlaşmaya küçülmekte ve kurumaktadır.
  • Bu “iç-deniz”in kuruması nedeniyle oralarda yaşayanlar göçe mecbur kalırlar ve çeşitli yönlere dağılırlar: Finler, Etonyalılar, Litvanyalılar kuzey-batıyla, Hunlar (Macarlar) batıya, Yakutlar vs. kuzeye ve kuzey doğuya, vs.
  • Tüm bu göçe mecbur kalan kavimlerin konuştukları dillerin hepsinin Türkçe gibi “aglütine” denilen “bitişimli veya eklenmeli” bir dil grubuna ait olması, onların hepsinin Atlantis-Ovasından kefenlendiklerinin kesin delilidir. Çünkü Atlantis=Basra-Hürmüz-Ovasını en son olarak terk edip, Basra yöresine yerleşen kavmin (Sümerlerin) dili de “aglütine”dir ve Türkçe ile akraba olduğu dil-bilimcilerce saptanmıştır.
  • Atlantis-Ovalılar iki farklı temel kültür oluşturmuşlardır.
  • Bunlarda ilki, Atlantis-Ovasını ilk terk edenlerdir, Göbekli-tepe, Çatalhöyük gibi, Jericho gibi berketli hilal kültürünü oluşturanlardır. Hayatın evrensel bir kökenden kaynaklandığı ve tüm varlıklar arası etkileşimlere dayandığı, dolayısıyla mülkiyet gibi tepeden bir sahiplenmenin söz konusu olmadığı bir yaşam sistemi söz konusudur. Toplum hayatını bir ortaklık olarak kabul ederler ve toplum kuralları meslekler arası etkileşimlere göre oluşturulur (daha sonraki asırlardaki ahilik gibi).
  • Diğeri Atlantis-ovasını en son terk eden Sümerlerce 5-6 bin yıl önceleri tepedeki birilerince oluşturulup- sahiplenilen devlet sistemli bir yaşamdır. Yani doğa ve dünyanın tepede bir yaratıcısı olduğu ve bu yaratıcının doğa ve dünyanın sahibi olduğu temel inancına dayalıdır. Bu yaratıcı, her topluma (kente) kutsal soylu bir temsilci gönderir ve halk bu kutsal soylunun buyruklarına uyarak yaşadığı bir sistemdir.
  • Böyle bir kutsal soylu kral öldüğünde, ona büyük bir mezar yapılır ve o mezara kralın tüm yakınları onunla birlikte canlı-canlı gömülür, çünkü öteki dünya gibi bir yerde onların tekrar hayata döneceklerine inanılmaktadır. Bu inanç kuzeydeki toplumlarda da kabul edilmiştir ve kurgan denilen özel mezarlar yapılarak kutsal soylu varsayılanlar tüm varlıklarıyla gömülmüşlerdir.
  • Bu şekilde tepedekilerce sahiplenilen devlet ve o devletin sahibine ait mülkiyet sistemi, yani o devlet tebaasının yaşadığı ortam olan vatan kavramı ortaya çıkar. Ve o zamandan beri devlet sahipleri mülkiyetlerini artırıcı fetih politikaları peşinden koşmuşlardır.
  • Bizlere, doğa ve dünyanın sahipliğinin hariçteki-tepedeki bir sistemde olduğu bilgisi veriliyor. Doğa tepedekilerce parsellenip sahipleniliyor ve sahiplenilen yerlerdeki tüm varlıklar efendinin mülkü olduğu görüşü halka empoze ediliyor. Halk efendilere ait topraklarda efendinin hizmetkarı-kölesi olarak çalışıp-üretir; ürettiğinin çoğunu kral alır, kalanıyla da halk yetinip-geçinmek zorunda kalır.
  • Tepedekilerin gücü, tabandaki halkın ürünleriyle oluşturulur ve kapitalist sistemin tohumu atılmış olunur. Halkı köleleştirecek olan “para” faktörü tepedekilere terk edilmiş ve halkın kulluk fermanını imzalanmıştır. Bu şekilde, parayı kontrolünde bulunduran tepedekilerin oluşturduğu bir güç sistemi ortaya çıkmış olur. Bu hayat görüşünde, tepedeki efendiler (kral, vs) ilahi gücün dünyadaki temsilcisi olarak görülürler.
  • Devlet sahibi olan bu kişilere kutsal mesajlar gönderildiğine inanılır. Bu kutsal mesajları yaymak uğruna savaşanlar ölürlerse şehit olarak ahiret hayatında ödüllendirileceklerine inandırılmışlardır. Bu onları birer ölüm makinesine dönüştürür ve dünyada gerçekleştirilen sayısız katliam oluşmasına yol açar.
  • Kutsal özlü veya asil-soylu insan kavramı bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Bu özet bilgilerden çıkartılacak sonuç şudur: Devlet tepedeki birilerince oluşturulup-sahiplenildiğinden, tepedekiler halkın kendilerine mutlaka itaatkar olmalarını sağlamak için kutsal kitaplı din anlayışını ortaya çıkarmışlardır.

Dikkat edin:

  • İnsanlar 12 bin yıldan beri Anadolu’nun merkez olduğu “Bereketli Hilalde” toplumsal bir yaşam sürdürmektedirler. Bu insanların da bir inanç sistemleri vardır, ama tepedeki birilerine biat edilecek bir inanç değil, doğal sistemle iç-içe, tüm canlıların birbirleriyle ilişki ve bağlantı sistemi içinde olduğuna inanılan animizm denilebilecek bir inanç sistemi söz konusudur.
  • Ama Sümerlerin 5 küsur bin yıl önceleri oluşturdukları hayat görüşleri tamamen doğadaki oluşum ve gelişim sistemine ters bir tepeden yaratıcılık sistemidir.
  • Tepedekiler gücünü nerden alacaktır? Halkın ürettiklerinden. Halk ürettiğini neden tepedekine versin?    
  • İki nedeni vardır:
  • 1.siinsanın yaratıcısına hizmet etmek için çamurdan yaratıldığına inanması (Sümer yazıtları ve kutsal-kitaplar);
  • 2.si, yaratıcının temsilcisi olan efendilerin  kuraklık, sel, derem felaketi gibi doğal afetlerden insanlığı koruyacağı inancı.
  • İnsanlığın zombileşmesinde Sümerlerin bu hayat görüşleri çok etkili olmuştur. “Krallık gökten indikten sonra” ifadesi doğadaki etkileyici gücün gökteki  bir sistemden kaynaklandığı inancına dayanır.
  • Nitekim gök tanrısı “AN”, yer tanrısı “Kİ” olarak tanımlandığına göre “ANunnaKİ” olarak tanımlanan panteondaki önde gelen tanrıların, “offspring of Sky [An] and Earth [Ki] =  AN ve Kİ’nin yavruları =unna” anlamına gelmesi gerektiği Sümerologlar tarafından belirtilmektedir.
  • Sümerler zamanında sadece kent devletleri vardı. Ama 4 bin yıldan sonra bölgesel devletler, imparatorluklar oluşunca, “her kente bir peygamber gönderilmesi” şekil değiştirerek, “belli ırkları seçilmiş ırk yapma” gibi daha geniş kitlelere uygulanabilecek şekilde kutsal kitap değişimleri ortaya çıkar ve günümüze gelinir.
  • Önceki paylaşımda vurgulandığı üzere, doğada bir oluşturucu-yapıcı güç sistemi vardır. Bu güç sistemi “ İnformation & self-organisation = bilgilen ve ona göre örgütlen” ilkesiyle işler. Her varlık kendi gözlem ve deneyimlerine göre oluşturacağı bilgilere göre davranmak zorundadır. Halbuki tepeden yönetilen devlet sisteminde halkın tepedekilerin emirlerine uyacak şekilde davranmalarına bir kılıf uydurulmuş ve yaratıcılığın göksel-semavi bir kutsal varlığa ait olduğu; bu varlığın da sevdiği kişilere kutsal mesajlar vererek kullarının ona göre davranmaları gerektiği vurgulanmıştır.
  • Bu bilgiyle yetişen insanlar da birer zombi olmuşlardır. Yani mantıkları bozulmuş ve bindikleri dalı keser olmuşlardır.
  • Devlet denilen sistemde “devlet” tepedekilerce sahiplenilir, tüm ülkenin denetimi-yönetimi tepedekilerdedir. Hazine ve hazine arazileri tepedekilerin tasarrufundadır. Halkın üretiminin çoğunu tepedeki efendiler alırlar ve çok zengin olurlar. Yasa ve yönetmelikler “devletin, dolayısıyla efendilerin” çıkarlarını dikkate alarak hazırlanır. Tepedeki bu efendiler paralı asker ve muhafızlar tutarak, halkı sürekli baskı altında tutmaya başlarlar. Tepedekilerce oluşturulan yasalara ve kurallara uymayanlar “devlet düşmanı” olarak suçlanıp hapse atılırlar.

Bu şekilde 4-5 bin yıldır süren kulluk-kölelik-uşaklık dönemi başlatılır.

Nedeni  insanlığın doğadaki yaratıcılığı ve oluşumları, varlıkların dışında olan bir güç sisteminin etkileyip-yönlendirdiği şeklindeki yanlış görüşte yatar.

Yanlışlık: Kuvvet dediğimiz varlıkları hareket ettiren (itici veya çekici) güçlerin kaynağı ve kökeninin bilinmemesidir. Kuvvet dediğimiz itici veya çekici güçler, kuantsal sisteme ait olan enerjinin doğal sistemde anizotropik şekillerde yönlendirilip-depolanmaları sonucu ortaya çıkarlar. Örneğin dünyamızda enerji depolanması anizotropiktir, ekvatorda çok fazladır, kutuplarda çok azdır. Bu nedenle enerji fazlalığı olan yerden, az olan noktalara doğru akım başlar ve kuvvet sistemleri oluşur.

Anizotropi atom-altı-öğelerde başlar, atomlarda vardır, moleküllerde vardır, hücrelerde vardır, bedenlerde vardır, kayaçlarda vardır, güneş-sistemi, galaksiler vs. hep anizotropiktirler.  Bu şekilde doğada alt-sistemlerden üst-sistemlere doğru oluşup-ilerleyen, yani gelişip evrimleşen dinamik bir sistem ortaya çıkar. “Information & self-organisation = Bilgilen ve o bilgilere göre örgütlen” sistemi.

  1. Halbuki Geleneksel inanç sistemlerinde, doğa ve dünya varlıkların bizzat bilgi oluşturarak kendi-aralarında etkileşerek örgütlenmelerine dayanan dinamik bir sistem değildir. Varlıkların dışındaki bir gücün oluşturduğu sisteme uyarak yaşamaları gereken robotsu varlıklar söz konusudur. 

Bedenleriyle, doğadaki atomlar-moleküller arasında karşılıklı bir enerji-ağı etkileşimi içinde olduğu bilincinden habersiz olan insanlık, doğayı mahvederek, çocuklarının geleceğini yok edici bir hayat sürdürmektedir.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Dağ Medya

Hayvan Medyası

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

minimalist günlük.

bilinçli farkındalık, minimalizm

Yıldız Teknik Üniversitesi

Sürdürülebilir Kampüs Komisyonu

artidergi897604762.wordpress.com/

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Hizmet Kulübü Artı Dergi

SUSMA

Araştır, Soruştur, Konuş. SUSMA

%d blogcu bunu beğendi: