Neden TEPEDEKİLERin hayatı tabandakilerden daha değerlidir?-/ Tepedekiler devleti yönetenlerdir. Peki devletle toplum ayrı sistemler midir?

yasliİsmet GEDİK

Devlet tepedekilerce oluşturulup-sahiplenilen bir yaşam sistemidir. Halbuki doğada tepedekilerce oluşturulup-sahiplenilen hiçbir şey yoktur. Her şey tabana dayalıdır ve tabanı oluşturan kuant, atom, molekül, hücre gibi alt-sistemler daha rahat bir duruma ulaşabilmek için uzlaşarak bir üst-sistem içinde bir araya gelirler.

Toplum, iş-ve meslek sahibi insanların daha rahat bir yaşama ulaşmak için bir araya geldikleri sistemdir. Ve 4-5 bin yıl öncelerine kadar Anadolu merkezli dünyada sürdürülmüştür.

Sonra ise Sümerlerin Devlet denilen tepedeki bir efendiler sınıfınca sahiplenilen yaşam sistemini ortaya çıkarmalarıyla zaman içinde yavaş-yavaş sonlandırlmışlardır.


Şimdi bunu kısaca özetleyelim.  

Devlet diye bir sistem ilk defa Sümerlerce 5- 6 bin yıl önceleri oluşturulmuştur ve krallarca sahiplenip yönetilmektedirler. Bunu Sümerlerin bıraktıkları çivi yazılı tabletlerden anlıyoruz.

Sümerler yazılı belgeler oluşturarak geçmişleri hakkında bilgi veren ilk kavimdir. Çivi yazısı denilen ve kil tabletler üzerine yazılarak, silinip-yok olmadan günümüze kadar korunmuş olan bu tabletlerden en önemli olanı “Krallar listesi”dir  Prizma şeklindeki bu tablette geçmişlerini iki döneme ayırarak, kimlerin ne zaman kral olarak toplumlarını yönettikleri yazılıdır.

Geçmişlerini iki farklı zamana ayırmışlardır:

Tufan öncesi ve

Tufan sonrası.

Tufan öncesi evrede 8 kral yönetiminde 241200 yıl yaşandığı, sonra çok büyük bir tufan yaşandığı, heryerin silinip-süpürüldüğü ve bu tufan sonrası Basra çevresinde yeni krallıklarla hayatın devam ettiği yazılıdır.

Sümerler bir başka tablette “denizden iki ırmak yöresine” yani Basra çevresine geldiklerini yazmışlardır (Ceram 1972). Basra’ya en yakın deniz Basra-körfezidir.

(Şimdi kısa bir not ekleyerek, Sümerologların yaptıkları çok önemli bir yanlışlığa dikkatinizi çekmek istiyorum. Türkçe ile Sümercenin yakın akraba olmaları nedeniyle, Sümerlerin Orta-Asya’dan Basra yöresine gelmiş olabilecekleri öne sürülmüştür. Burada ikinci bir tarihsel yanlışlık yapılmaktadır. O da Türklerin anavatanının Orta-Asya olduğu yanlışlığıdır. Türklerin de, Sümerlerin de anavatanları son buzul devrinde kara haline geçmiş olan Basra-Hürmüz Ovasıdır.

Bu konuda ayrıntılı bilgi “Atlantis neden gerçektir https://tanriyianlamak.blogspot.com/2019/08/atlantis-neden-gercektir.html” adresli makalede bulunmaktadır.)

Şimdi Sümerlerin Anavatanlarının neden Basra-Hürmüz-Ovası olduğunu kısaca açıklayalım.

Yukarıda önerilen makalede, dünyamızın 115 bin ile 15 bin yıl öncelerinde buzul-devrinde olduğu ve bu süreç içinde Basra-körfezinden denizin çekilmiş olduğu gösterilmiştir. Yine o makalede 12-13 bin yıl öncelerinden itibaren, bu Basra-Hürmüz ovasının nasıl aşama-aşama tekrar denizle kaplandığı anlatılmıştır.  

Ama önce Sümerlerin, krallar-listesi tabletinde tufan-öncesi dönem hakkında ne yazıldığını görelim:                                                                                    .

“Krallık gökten indikten sonra, krallık Eridug’daydı. Eridug’da Alulim kral oldu; 28800 yıl hüküm sürdü. Alaljar 36000 yıl hüküm sürdü. 2 kral 64800 yıl hüküm sürdü. Sonra Eridug düştü ve kral gemisi Bad-tibira’ya götürüldü.

Bad-tibira’da, En-men-lu-ana 43200 yıl hüküm sürdü. En-men-gal-ana 28800 yıl hüküm sürdü. Çoban Dumuzid 36000 yıl hüküm sürdü. 3 kral 108000 yıl hüküm sürdü. Sonra Bad-tibira düştü (?) ve krallık Larag’a götürüldü.

Larag’da, En-sipad-zid-ana 28800 yıl hüküm sürdü. 1 kral 28800 yıl hüküm sürdü. Sonra Larag düştü (?) ve krallık Zimbir’e götürüldü.

Zimbir’de En-men-dur-ana kral oldu; 21000 yıl hüküm sürdü. 1 kral; 21000 yıl hüküm sürdü. Sonra Zimbir düştü (?) ve krallık Curuppag’a götürüldü.

Curuppag’da Ubara-Tutu kral oldu; 18600 yıl hüküm sürdü. 1 kral 18600 yıl hüküm sürdü. 5 şehirde 8 kral; onlar 241200 yıl hüküm sürdü. Sonra sel silip süpürdü.”

Şimdi bu anlatılanları biraz özetleyerek Basra-Hürmüz-Ovasının denizle kaplanması sonucu, oradaki adalarda yaşamış olan bir kavmin, yaşadıkları adaları nasıl terk edip, daha kuzeydeki bir başka adaya göçmek zorunda kaldıklarını tasarlayalım. Bunu tasarlarken Basra-Hürmüz-Ovasının bir petrol bölgesi olduğunu, petrol kuyularının da, Tuz-domu tabir edilen tepeler üzerinde olduklarını, ve bu tür 40-50m yükseklikte tepelerin Basra-Hürmüz Ovasında bolca bulunduğunu ve yükselen deniz suları altında adalar oluşturduklarını dikkate alalım.

Tufan öncesi dönemde 5 adet batan krallık merkezinden söz edereler. Belge şu cümleyle başlar: «Krallık gökten indikten sonra, krallık Eridug’daydı» Ve devam eder: …

Tercümeyi yapan «… düştü» derken (?) kullanmış, çünkü «düştü» sözcüğü «battı» anlamında kullanılmış. Bu durumu dikkate alarak devamını slayttan alttan-yukarı doğru okuyarak görelim:

Bu ifadeler Sümerlerin adalar üzerinde yaşadıklarının ve adalar battıkça daha kuzeydeki bir başka adaya göçtüklerinin kesin delilidir. Sümerler tufandan sonra Basra çevresine çıkarlar ve bir tablette «Denizden iki ırmak yöresine» geldiklerini vurgularlar (Ceram 1972). Arkeolojik bulgular Sümerlerin Basra yöresine yaklaşık 6 bin yıl önceleri geldiklerini gösterir.

Sümerlerin krallar listesi tabletinde “Krallık gökten indikten sonra” ifadesi doğadaki etkileyici gücün gökteki  bir sistemden kaynaklandığı inancına dayanır. Nitekim gök tanrısı “AN”, yer tanrısı “Kİ” olarak tanımlandığına göre “ANunnaKİ” olarak tanımlanan panteondaki önde gelen tanrıların, “offspring of Sky [An] and Earth [Ki].”  AN ve Kİ’nin “yavruları =unna” anlamına gelmesi gerektiği Sümerologlar tarafından belirtilmektedir.

Tabletten anlaşılacağı üzere, Sümerler, Basra-Hürmüz-Ovasında, ova düzlüklerinde değil, göl veya deniz suyu ile kaplı olan bölgedeki adalar üzerinde yaşamışlar ve adadan- adaya göçerek varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Bunu neden yaptıkları ve neden kendilerini ova düzlüklerinde yaşayan insanlardan ayırarak yaşadıkları anlaşılabilir bir durumdur. Şöyle ki: Eski zamanlardaki devlet yöneticilerine bakıldığında hepsinin bir saray-şato veya kale gibi çok korunaklı yerlerde yaşadıkları ve halkın bu yaşam-ortamlarına girip-çıkmalarının ancak muhafız denetimleriyle olduğu dikkat çeker. Bu durum, adalarda yaşayanlar için çok daha kolaylaşmış bir durumdur. Dolayısıyla, ada-toplumu ve ova-toplumu arasında eskiden beri var olan bir sınıf ayrımcılığı on-binlerce yıl öncelerinden beri sürmektedir.   

Tabletten anlaşıldığı üzere, Sümerler toplumların gökten gönderilen kutsal soylu ve uzun ömürlü kişilerce sahiplenilip-yönetildiğine inanırlardı. Krallar tüm bölgenin ve üzerinde yaşayan insanların sahibi ve efendisidir. İnsanlar krala ait arazide çalışırlar ve üretirler; ürettiklerinin çoğunu efendilerine verirler ve kalanıyla da kendileri geçinirler.

Halbuki Anadolu’da 12 bin yıl öncelerinden beri insanlar köyler ve kasabalar şeklinde topluca yaşam sürüyorlardı ve krallık diye bir yöneticilik yoktu. Höyük denilen birbirleriyle tamamen bitişik evlerde yaşanırdı. Evlerin duvarları ortaktı bu nedenle ısıtma daha ekonomikti. Evler giriş-çıkışlar tavandaki bir delikten merdivenle olurdu. Bu tarz eski yaşam ortamları HÖYÜK olarak Anadolu’da yaklaşık 4 bin yıl öncelerine kadar binlerce kişinin ortak olarak yaşadıkları ortamlar olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Sümerlerle Anadolulular arasındaki bu karşıtlıktan çıkartılacak sonuç şudur:

Anadolulular 12 bin yıl önceleri Basra-Hürmüz-Ovası düzlüklerde yaşayan insanların torunlarıdır, Sümerler ise, adlarda yaşayan ve kendilerini kutsal-soylu (efendi) olarak gören bir insanlığın torunlarıdırlar.

Doğada karıncası- kurdu- kuşu ile tüm varlıkların karşılıklı bir etkileşim içinde olduğu ve doğanın tüm bu varlıklara ait olduğu şeklinde bir hayat görüşüne sahip toplumlarda doğanın kişisel bir mülk olarak görülmesi ve sahiplenilmesi gibi bir durum yoktur. Toplumlarda her şey karşılıklı hizmet alışverişlerine dayalı olarak işlemektedir.

Her meslek sahibi o konuda bilgi edinerek ve bu bilgileri geliştirerek toplumsal sistemi ayakta tutmaktadır. Mülkiyet kavramının olmadığı böyle sistemlerde yukarıda tanımlanan türde bir ordu olmadığından, bu toplumlar, “devlet” şeklinde sahiplenilip-örgütlenilen kavimler karşısında, savaş gücü bakımından son derece zayıf kalmaktadırlar.

Sümerler asalete dayalı tepeden yönetilen ve sahiplenilen Devlet sistemini ortaya çıkarırlar. Bu sistem dünyanın parsellenip sahiplenmesi anlamına da gelir. Asil soyluluk liderleri megalomanyak yapar ve güçsüz çiftçilerin ülkelerinin yağmalanması ve sahiplenilmesi dönemi başlar.

Bu dönemin Hint-Avrupa dilli Yamnaya göçebelerinde başlaması, at bibi çok hızlı bir hayvanın bu bozkırlarda evcilleştirilip, asil soylu efendilerin hizmetkarı olduğuna inanan bölge halkını güçlü duruma getirmiştir. Ve ganimetçiliğe dayalı devlet oluşumları ve sürekli savaşan bir dünya hayatı bu şekilde başlatılmış olur.

Tepeden yönetimli sistemde doğadaki etkileyici-yönlendirici güç varlıkların dışındadır. O her şeyin sahibidir. Dünyayı asil-soylu (kutsal-özlü) temsilcileri arasında paylaştırmıştır.  Elçilerle insanlara nasıl davranmaları gerektiği bilgilerini gönderir.

Asil soylular, efendiler sınıfını oluştururlar, sıradan insanlar bu efendilere hizmet için vardır; efendilere ait topraklarda çalışıp, ihtiyaç duyulan her şeyi üretirler; ürettiklerinin çoğunu efendilerine verirler geriye kalan az bir şeyle boğaz tokluğuna yaşarlar. Bu yöntemle, para veya mal-mülk gibi değer-taşıyıcı her şeyin tepedekilerin elinde toplandığı kapitalizm denilen sistemin temeli atılmış olunur.

Statik sistemli, yani tepeye bağımlı ve tepeden yönlendirmeli hayat görüşünün temeli, bu inanç sisteminden kaynaklanır. Güç kuvvet hep tepededir, para denilen değer sistemi, tamamen tepedekilerin denetimindedir.

Toplumun enerji-birimi olan “paranın” kontrolü, tepedekilerin eline bırakılınca, toplum denilen ortak yaşam sistemi, ortaklık olmaktan çıkmıştır.

Bu insanlığın yaptığı en büyük yanlışlıktır. Çünkü doğada tüm varlıkları etkileyip-yönlendiren “enerji” birimleri, hep varlıkların içsel bileşenlerindedir: bedenlerimizin enerji kaynağı hücrelerimizde, hücrelerinki, moleküllerde, moleküllerinki atomlarda, atomlarınki kuantsal-öğelerde. Bu nedenle doğada her şey tabana dayalı ve bağımlı iken, insanlık tepeye bağımlı olmuştur.

Tepeye bağımlılığın  ise tüm toplumsal sorunların kaynağı olduğu http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/p/hakkmda.html  dosyasında gösterilmiştir.

Paranın kontrolü tamamen tepedeki zenginler-kulübünün elinde ve denetimindedir. Toplum hayatı, zenginler-kulübü tarafından etkilenip-yönlendirilen “siyasetçilerle” yönlendirilir. Siyasetçilere neleri nasıl yapacakları ise, hep “tepedekiler” tarafından dikte edilmiştir.

Varlıkları yönlendiren güç enerjiyle oluşur. Peki enerji nerdedir veyahut kimdedir? Statik sistemli doğa görüşünde güç, dolayısıyla enerji tepededir, sahiptedir.  Tarih boyunca çoğu kral veya sultan kendi adına para bastırmış ve bu şekilde güç ve kuvvetin kendinde olduğu sinyalini vermiştir.

Bağımlılık tepeye olunca, para denilen ve toplum hayatında hizmet-alışverişini sağlayan unsur da tepedekilerin elinde olur. Dünya genelinde gerçekleşen hizmet-alış-verişlerinde kullanılan “para” biriminin denetimini elinde tutan, dünyayı yönetme-yönlendirme fırsatına kavuşur ve uluslar-arası düzeyde güç-savaşları başlar. Eskiden sadece krallar veya sultanlar tarafından sömürülen halk, bu defa uluslar-arası-para-babaları tarafından da sömürülmeye başlanır.

Çünkü hizmet alış-verişlerinde kullanılan “parayı” basıp-çoğaltanlar (krallar veya uluslar-arası-bankacılık-sistemleri vs.)  hiçbir hizmet üretmeden üretilen hizmetlerin takası sırasında anormal kazançlar sağlamaktadır. Tüm bu işlemlerde ise hep en tabandaki halk soyulmaktadır ve bu uyutulmuş zavallılar kesimi hala uyandırılmaya karşı direnç göstermektedir. Para basma hakkının dahi kendinde olduğunu, her şeye müdahil olmasının şart-ve-gerekli olduğunun farkında olmayan halk, maaşı kesilirse:

-•     ● borç taksitlerini ödeyemeyeceği;

-•     ● ailesinin masraflarını karşılayamayacağı gibi korkular içinde tepedekilere kulluk yapmaya devam etmektedir. Para atraktör olduğu sürece, insanlar kul-köleliğe mahkumdur. Bunun tek suçlusu ise statik sistemli (yani TBÖlü) hayat görüşüdür.

 Yaklaşık 4-5 bin yıldan beri tepedeki bir kral (Efendi veya Beyin) konağı veya sarayı çevresinde yerleşilen bir hayat tarzına geçilmiştir.

Ve o zamandan beri babadan oğula aktarılan asil soylu olduklarına inanılan Efendiler yönetimli devletler devam ettirilmektedir. Son 2 asır içinde ise, babadan oğula aktarılan efendiler yerine, güya halkın seçtiği başka bir “efendiler” grubu insanlar devleti yönetmektedirler.

Günümüzde hala devletler tepedeki birilerince sahiplenilir;

Hükümet devleti yönetecek kişilerden oluşur, ve halk onları kendilerini daha iyi yöneteceğine inandıkları için seçerler.

Yasalar devleti koruyacak şekilde oluşturulur, dolayısıyla her şey tepedeki sistemi (efendilerin çıkarını) koruyacak şekilde işler.

Neden adalet, hak-hukuk herkes için aynı şekilde uygulanmıyor da, zenginler veya asil soylular vs farklı muamele görüyorlar? Acaba bu konu anlaşılıyor mu?

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Dağ Medya

Hayvan Medyası

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

minimalist günlük.

bilinçli farkındalık, minimalizm

Yıldız Teknik Üniversitesi

Sürdürülebilir Kampüs Komisyonu

artidergi897604762.wordpress.com/

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Hizmet Kulübü Artı Dergi

SUSMA

Araştır, Soruştur, Konuş. SUSMA

%d blogcu bunu beğendi: