İnsan yaratıcısını arıyor, ama yanlış yerde ve yanlış yönde arıyor

yasliİsmet GEDİK

Biz insanları yaratanlar anne ve babalarımız, yani atalarımızdır. Anne babalara atalar diyelim ve geçmişe doğru giderek atalarımızın, yani yaratıcımızın nasıl değişime uğradığını görelim.

Biz Anadolular yaklaşık 10 bin yıldan beri Anadolu’dayız. 15 bin yıldan daha önceleri atalarımız Basra-Hürmüz arası ovasında yaşıyorlardı, çünkü buzul devri vardı ve deniz seviyesi 130 m düşmüş ve Basra körfezi kara haline geçmişti.

20 bin yıl öncelerinde atalarımız henüz çanak-çömlek yapmasını bile bilmiyorlardı ve bu nedenle su kenarlarında yabani hayat yaşıyorlardı. Çocuklarının geçimini avcılık-toplayıcılıkla sağlıyorlardı.


Basra-Hürmüz ovasına yaklaşık 60-70 bin yıl önce gelen atalarımız ise, birer zenciydiler, çünkü Doğu-Afrika’dan göçerek gelmişlerdi.

Yani Anadolu’ya 10-12 bin yıl önceleri gelen atalar beyaz tenli iken, 70 bin yıl önceki atalarımız siyah tenliydiler.

Demek ki hücrelerdeki genetik bilgilerde değişiklik yapılmış ve Afrika güneşinde siyah olan tenler, Akdeniz iklimine uygun olacak şekilde değiştirilmiş ve beyazlaştırılmıştı.

(Bu konuyla ilgili önemli bir not vermek gerekirse, Basra-Hürmüz ovasından en son olarak Basra yöresine yerleşen Sümerler adlı kavim kendilerine siyah tenli anlamında “Black headed people” demişlerdir.)

Şimdi Afrika’daki bu siyah tenli atalarımızın daha eski zamanlara gidildikçe nasıl değiştiklerini görelim.

 Eski zamanlara gidildikçe insan beyninin küçüldüğü görülür. Küçülmeye bağlı olarak da beyindeki sinir hücresi sayısı azalmış olur. Bunun sonucu da bazı zihinsel yeteneklerin kaybolduğu ortaya çıkar. Örneğin 1 milyon yıl öncelerinin insanlarında “empati” dediğimiz, başkalarının ne düşündüğünü anlayabilme yeteneğinin olmadığı, 2 milyon yıl öncelerinin insanlarının kendilerini aynada görünce tanıyamadıkları saptanmıştır. (Torey 2017)

Geçmişe gidildikçe sadece beyin büyüklüğü değil, pelvis denilen kalça kemiği ve çevresi de değişir. Bu değişim sonucu olarak da yukarıda sözü edilen farklı büyüklükteki beyin gelişmeleri oluşur.

Bu antropolojik verilerden çıkartılacak sonuç ise şu olur: insanların oluşturucuları hücreleridir. Hücrelerin genetik kayıtlarında gerçekleşen kimyasal değişimlere göre, oluşturulacak bedenlerin şekilleri, davranışları değişmekte, farklı türler ortaya çıkmaktadır.

Şimdi insanlığın gelişiminin daha eski safhalarına bakalım.

10 milyon yıl eskiye gidildiğinde insan gibi iki ayağı üzerinde yürüyen hiçbir memeli canlı yok. Hangi canlıları atalarımıza benzer göreceğiz? Primata denilen canlı grubu ile insanlar atasında bazı benzerlikler var. Üstelik dünyamız coğrafyası da çok değişmiş, Himalaya dağları günümüzdeki gibi 8848 metre gibi yüksek bir dağ değil, çok çok alçalmışlar, belki bin metre bile değiller. Anadolu da günümüzdeki gibi bin-iki-bin metre yüksekliklerde değil, çok daha düşük bir rakımda.

300 milyon yıl geri gidildiğinde artık dünyada hiçbir memeli canlı yok. Yani ata varlıklar artık balık, sürüngen gibi omurgalı hayvanlar olarak karşımıza çıkıyor. Dünyamız coğrafyası da çok değişmiş, Anadolu, Avrupa gibi hiçbir kara parçası görünmüyor, onların bulunduğu coğrafik enlem-boylamlarda devasa bir okyanus var.

500 milyon geri gittiğimizde artık karalarda hiçbir canlı yok. Peki kimi ata olarak göreceğiz? Ata olabilecek canlılar sadece denizlerdeki midye, salyangoz, mercan, derisi-dikenli gibi omurgasız varlıklar olarak karşımıza çıkıyor. Dünya coğrafyasının ise günümüze hiçbir benzerliği yok.

Bir milyar yıl geri gidildiğinde, çok hücreli hiçbir hayvan yok, sadece amip gibi çekirdekli tek hücrelilerle, bakteri gibi çekirdeksiz tek hücreliler var.

3 milyar yıl geri gidildiğinde amip gibi çekirdekli tek hücreliler de yok oluyor ve dünya sadece çekirdeksiz bakterilere kalmış durumda.

YANİ HEPİMİZ BAKTERİ KÖKENLİYİZ, ÇÜNKÜ GEÇMİŞE GİDİLDİKÇE KALAN SON CANLI ONLARDIR.

4 milyar yıl geri gidildiğinde, bakteriler de yok oluyorlar.

5 milyar yıl geri gidildiğinde dünya ve onunla beraber Güneş de yok oluyor.

Daha eski zamanlar hakkında bilgi edinmek isteyenler şu adresten yararlanabilirler:

Evrenin Hakkında Bilgiler için: Big-Bang mı, yoksa bilgiyle oluşum mu:  http://tanriyianlamak.blogspot.com.tr/2012/10/bigbang-var-m-yok-mu.html

Doğa dinamiktir. Dinamiklik atom-altı-öğelerde başlar ve enerji akış-oranı-yoğunluğunun artırılmasına yönelik gittikçe gelişen yapısal unsurlar oluşturulması şeklinde devam ederek bilgiye dayalı evrimsel bir gelişme ortaya çıkar ki buna Dinamik Sistemler Fiziğinde MAKSİMUM ENFORMASYON PRENSİBİ denir.

Yeryuvarı arşiv sayfaları Doğa ve dünyanın alt-sistem – Üst-sistem yapılaşmalarından oluştuğunu göstermiştir. En alt-sistemin ise, en temel canlılık unsuru olan kuantlardan oluştuğu yine fizik ve kimya araştırmalarıyla ortaya konmuştur.

2 – 3 asır önceleri 10 tonluk bir yükü, Ankara’dan İstanbul’a taşıyabilmek için onlarca at-arabası ve haftalarca zaman gerekirdi. Halbuki günümüzde bu işi bir kamyonla, 5-6 saatte yapabiliyoruz. Zaman içinde moleküller-maddeler, öyle bir kombinasyona sokuldular ki, o yeni kombinasyonlarla, enerji daha etkili şekilde kullanılır oldu. 2 – 3 asır önceleri de dünyamızda atomlar ve moleküller vardı, şimdi de var.

Tek değişen şey ise, o moleküllerin at-arabası tarzında değil de, kamyon tarzında birleştirilmeleridir. Bu sayede insanlar daha kısa zamanda daha büyük işler yapabilmektedirler. Bu ise “bilgi” faktörü sayesinde gerçekleşmiştir.

Evrendeki varlıkların değişik kombinasyonlara sokularak, enerjinin daha ergonomik şekilde kullanılması ve varlıkların daha rahat bir düzeye ulaşmaları da bilgi üretimi sayesinde olmaktadır. Bu durum yukarıda sunulan “Maximum Information Principle” şeklinde net olarak görülmektedir.

Kuantlar çok kısa ömürlü ve çok devingendirler. Daha uzun ömürlü ve daha rahat bir duruma ulaşmak her varlığın özünde olan bir dürtüdür. Daha uzun ömürlü ve daha rahat bir duruma ulaşmanın yolunun, birleşerek yeni üst-sistemler oluşturmaktan geçtiği “information & self-organiastion” olarak özetlenen dinamik sistemler fiziği ilkeleriyle ortaya konmuştur (Haken (2000)).

Felsefeci Feibleman’ın (1954)  “Theory of integrated levels” adlı temel eseri alt-sistemlerle üst-sistemler arasında şu ilişkilerin bulunduğunu gösterir:

  • I- Her düzey, altındaki düzey(ler)inkine ek, yeni bir özellik taşır.
  • II- Üst düzeylere doğru karmaşıklık derecesi artar.
  • III- Herhangi bir düzeyde oluşan bir bozukluk, ilişkili tüm diğer düzeyleri de etkiler.
  • IV- Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır; karar erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.

Kuantum fiziği ve dinamik sistemler fiziği ise şu ilkelerin de geçerli olduğunu gösterir:

  • V- Bir işlem yapılması için gereken enerji hep alt-düzeyde bulunur. Bu enerjinin bir yerden bir yere aktarılmasıyla KUVVET denilen yapıcı güç ortaya çıkar.

  • VI- Enerjinin nerede az, nerede çok depolanacak şekilde dağıtılacağı kimyasal bileşim değişimleriyle sağlanır. İşte bu noktada BİLGİ faktörü devreye girmiş olur, çünkü BİLGİ enerjinin nerden nereye akması gerektiğini yönlendiren trafik-levhaları işlevi görürler.

  • VII- Bir yapının oluşturulmasında BİLGİnin temel fonksiyon olduğunun anlaşılması, “information & self-organisation” olarak özetlenen Dinamik Sistemler Fiziğinin (DSF) gelişmesini tetikler. DSF’nin en temel ilkesi şudur: Üst-sistem oluşumları, birçok alt-sistem öğesinin birleşmeleriyle gerçekleştiğinden, üst-sistemde geçerli olacak olan kuralın (ki bu bir BİLGİdir) tüm alt-sistem öğelerinin karşılıklı etkileşimleriyle (yani ortaklaşa uzlaşmalarıyla) oluşturulur. (Yani toplumsal sistemde geçerli olacak kurallar, tüm halkın karşılıklı uzlaşmasıyla oluşturulmak zorundadır.)
  • VIII- Doğada değişim-dönüşüme uğramayan hiçbir şey olmadığından her varlığın bir ömrü olmak zorundadır, çünkü zaman içinde “bilgi” düzeyi değişiyor, bilgiler ise en tabandaki atom-altı öğelerde işlenip-depolandığından, varlıklar bu yeni bilgilere uyabilmek için, tekrar bileşenlerine parçalanıp (ölüp), yeni oluşumlara (doğumlara) olanak sağlıyorlar. Yani doğa her gün yeniden doğup-yeniden düzenlenir.

Kuantların birleşmeleriyle atom-altı-öğeler, onların birleşmeleriyle atomlar, atomların birleşmeleriyle moleküller gibi gittikçe gelişen üst-sistemler oluşurlar. Her üst sistemin bir ömrü vardır, çünkü en temeldeki kuantsal enerji öğeleri, hep en ergonomik yapısallaşmalara göç ederek, iyilerin gelişmesini, kötülerin elenmesini sağlarlar.

Bu nedenle de, sürekli değişim-dönüşüm içinde olmak zorunda olan dinamik doğal sistem ortaya çıkmış olur. Sürekli yeni üst-sistemler içinde birleşmelere gidilmesinin nedeni, enerjinin daha ergonomik şekilde kullanılmasıdır (Chaisson ilişkisi). Böylelikle birbirlerine bağımlı olan entegre bir sistem ortaya çıkar.

Makalenin başında “Biz insanları yaratanlar anne ve babalarımız, yani atalarımızdır” denmişti. Geçmişe gidildikçe atalarımızın değişip-dönüştüğünü gördük. BU BİZE YARATICI OLARAK TASARLADIĞIMIZ KAVRAMIN DA SABİT OLAMAYACAĞINI VE DOĞADAKİ DEĞİŞİM-DÖNÜŞÜMLERLE YARATICI SİSTEMİN DE SÜREKLİ DEĞİŞİP DÖNÜŞMESİ GEREKTİĞİNİ GÖSTERİR.

Doğada bir oluşum ve yaratıcılık sistemi vardır. En temel ve etkileyici yönlendirici en temeldeki kuantsal öğelerdir. İnsan ve insanların oluşturdukları toplum gibi tüm diğer üst-sistemlerin yaratıcısı bu en temeldeki kuantlardır, çünkü doğadaki tüm enerji onlarda bulunmaktadır. Onlar da bu enerjilerini hep en iyi bilgilerle oluşturulan sistemlere aktarmaktadırlar.

SONUÇ:

3.5 milyar yıl önceki atamız bir bakteriydi, 2 milyon yıl önceki atamız 650 cm-küplük bir beyni olan kısa boylu insandı, günümüzdeki atalarımız 1400 cm-küplük beyinleri olan ve çok gelişmiş düşünce ve davranışlara sahip insanlardır. Zaman içinde varlıklar bilgi oluşturarak enerji-akışı-oranını geliştirmişler ve gittikçe daha ergonomik üst-sistemler oluşturmuşlardır.

Yaratıcılık bu gelişimleri etkileyen kuvvet alanları sistemidir. Bu nedenle asla sabit-değişmez bir şey değil, tersine sürekli değişim-dönüşüm içinde ve geliştirilen bilgilere göre sürekli evrimleşen bir güç ve etkileşim sistemidir.

++++++++++++++++++++++++ 

Bir uyarı notu: Organizasyonu tepeye bağımlı olacak şekilde örgütlenmiş tüm toplumlarda insanlar toplumsal sistemin kurallarının tepedeki bir zümre tarafından belirlenmesine alışmışlardır. Bu nedenle insanlar, ya kendi oluşturdukları veyahut da kendilerine empoze edilen bir görüşü savunma amacıyla tartışmalara girerler.

Amaç baştan böyle olunca da, tartışmalar genellikle anlaşmayla değil, kavgayla-savaşla sonuçlanır, çünkü ana hedef ortak bir uzlaşma sağlanması değil, kendi görüşünü, karşı tarafa empoze etme yarışıdır.

    • 1- Bu çalışmanın temel amacı toplumsal sorunlarımızın nedeni ve çözüm formülü bulunmasıdır. Kafalarında bundan başka bir amaç taşıyanların hiçbir görüş bildirmeye hakları olamaz, çünkü amaç aynı değildir.

  • 2- Bir fikre karşı çıkmak, o konuda kişisel olarak daha iyi bir öneri sahibi olunmasını gerektirir. Kişisel olarak bir çözüm formülü olmayan birinin, bir öneriye karşı çıkması, tamamen mantık dışı bir davranıştır

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

YAŞAM ARZU'SU

Yaşam sadece vişneli çörek kutusu ya da mayın tarlası değildir...

Post-truth

Her gelecek, kendine bir geçmiş arar..

İdris'in Otağı

Sevgi Çiçeklerimi Koparabilirsiniz

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

<span>%d</span> blogcu bunu beğendi: