Katıldığın festivalin içeriğinden, düzenlenme amacından biraz bahsedebilir misin?

WOW Festivali ilk kez 2010 yılında WOW Vakfı Kurucusu ve Direktörü Jude Kelly tarafından Londra’da düzenleniyor. The WOW Vakfı, toplumsal cinsiyet açısından eşitlikçi bir dünyanın arzulanan, mümkün olan ve acilen ihtiyaç duyulan bir şey olduğuna inanan bir küresel hareketin kurulması ve sürdürülmesi amacıyla ortaya çıkmış.

WOW, toplumsal cinsiyet eşitliğinin çoktan sağlandığı inancına meydan okuyan ve dünyayı değiştirmek isteyen insanlar, hareketler ve fikirler arasındaki boşlukları doldurmayı umut eden bir oluşum olarak tarif ediyor kendisini.

Bildiğim kadarıyla bu yıl itibariyle WOW Dünya Kadınlar Festivali, altı kıtaya yayılarak, 70’ten fazla festivalle 2 milyondan fazla katılımcıya ulaşmış durumda. Bu festivalin ayaklarından birini de Türkiye oluşturuyor. Festivalin kürasyonunu geçen yıldan bu yana British Council Türkiye Kültür Sanat direktörü Esra Aysun tarafından yapılıyor.

WOW İstanbul ayağının destekçilerinden biri olan British Council, bu yıl Kasım ayında “Kültürde Kadın Gücü” projesi kapsamında tam da sanatçıların pandemi döneminde ihtiyaç duydukları bir destek çağrısı yaptı. Seçilen üretimler WOW festivalinde kamusal alanla buluştu. Ben de bu destekten faydalanan dört sanatçıdan biriydim.

WOW İstanbul ayağında festivalin bu yılki teması “Şehirde Kadın Olmak”tı. Festival hem kadınların karşılaştıkları güçlükleri hem de daha eşit bir dünya için ürettikleri çözüm önerilerini görünür kılmayı önemsiyor.

Yani yaşadıklarımızı bir mağduriyet olarak ortaya koymanın ötesinde nasıl güçlenebileceğimizin yollarını da araştırma gayesi var. Çok farklı kesimleri bir araya getirebilmesi açısından da oldukça önemli buluyorum. Türkiye için kıymetli bir festival olduğunu düşünüyorum.

Geçen yıl bir kaç saat ile sınırlı olan Türkiye ayağı bu yıl üç güne yayılacak şekilde kapsamlı bir programla  5-6-7 Mart tarihlerinde gerçekleşti. British Council Türkiye’nin “Youtube” kanalından gün gün programları takip etmek mümkün:

Seyretmesi çok güzeldi, tebrik ederim, biraz performansından bahsedebilir misin? Neydi konu edindiğin ve neden?

Pandeminin başından beri aklımda dolanan bir fikir vardı, metin ve jestleri bir araya getirmek ve bundan bir dans etkisi yaratmak. Bu yepyeni bir şey değil, izlemekten çok keyif aldığım Christal Pite’ın Statement, Revisor; Akram Khan ve Sidi Larbi Cherkaoui’nin Zero Degrees; DV8’in  “Cost of Living” dans filmindeki kesitler, ya da daha yakın bir yapımları “Can we talk abour-t this?” akla gelebilecek örnekler…

Ben tiyatro ve dans alanlarının kesiştiği bir tedrisattan geliyorum. Brecht’in, gestus olarak tanımladığı toplumsal bir tavrı ortaya çıkaran jest meselesi de, dans ve jestin nerede başlayıp nerede bittiği, aslında bir dans cümlesinin bir jest olarak yorumlanmaya ne kadar açık olduğu gibi sorular da…

Bir yandan yurt dışındaki işaret dili ve dans/tiyatro arasında kurulan bağlara baktığım bir dönem de olmuştu. “Artık Bir Davan Var” projesine hazırlanırken hayali Melek karakterinin sağır ve dilsiz olmasını denediğimiz süreçte Türkiye işaret dili üzerine çalışmaya başlamıştım, Boğaziçi İD bölümünden Sumru ve Elvan hocanın desteği ile.

Özetle hem işaret dili hem de jestlerin büyütülüp dans etkisine doğru götürülmesi koreografik bir yöntem olarak ilgilimi çekiyor. Teorik olarak da araştırma hevesim olan bir alan.

PANDEMİ DÖNEMİNDE GÜNDEME GELEN ÜÇ TEMA

Çalışmanın konusuna gelince, bu çalışmada dünyada pandemi döneminde gündeme gelmiş üç temaya ve üç konuşmaya yer verdim. Bunların ilki Tamika Mallory’nin George Floyd’un katledilmesinin ardından çoğumuzun hatırlayacağı güçlü konuşması, bir diğeri Aydın’da Jeotermal santralleri protesto eden çevre aktivisti Leyla Hanım’ın konuşması.

Üçüncüsü ise Polonya’daki Kürtaj Hakkı Protestoları döneminde meclisten Lewica üyesi Wanda Nowica ile yapılmış bir söyleşi. (Lewica Polonya’da sol partilerin bir araya geldiği bir koalisyon)

“Black Lives Matter” protestoları pandemi döneminin bir süprizi idi.. Korkunç bir olayın ateşlediği ve nicelerinin yaşandığı yaşanmakta olduğu bir coğrafyada uzun süredir beklenen bir mücadele ateşiydi ortaya çıkan. Pandemiyle birlikte bir yandan çoğumuz evlere kapanırken ya da pek çoğumuz sağlık haklarından yoksun bir şekilde çalışmaya zorlanırken bir yandan üzerimizde de küresele olarak otoriteryanizmin yükselişini hissediyoruz, ama diğer yandan da böyle büyük toplumsal patlamalar yaşanıyor.

Bu üç örnek benim için şunu ifade ediyor: pandeminin belki de dünyaya farklı bir gözle tekrar bamak, işlerin bu şekilde yürüyemeyeceğini kavramak açısından bir yan etkisi olmuş olabilir mi? Aleyhimize gibi görünen bu durum lehimize çevrilebilir mi?

Küresel ölçekte yaşanan her türlü eşitsizliğe ve tahribata (ekolojiden, demokrasiye…) karşı çıkmak üzere bir muhalefet gücü birikebilir mi? Bu belki de oldukça iyimser bir beklenti gibi görülebilir. Ancak önümüzdeki ihtimallerden biri olarak altını çizmeyi tercih ettim.

İkinci konuşma Leyla Hanım’ın konuşması, bu biraz daha eski tarihli bir konuşmaydı. Ancak ekolojik kıyım, pandemi döneminin önemli gündemlerinden biriydi, o sebeple Türkiye’den bu konuşmaya yer vermeyi istedim. Leyla Hanım, tarım yapan ve Aydın’da doğanın içinde yaşayan bir kadın olarak doğrudan yaşadıklarını anlatıyor, o içten öfkeli ama muzip tavrıyla ikna edemeyeceği kimse yok gibi.

Bu arada Aydın’daki JES plantasyonlarının kime ait olduğunu bu çalışmaya başladığımda bilmiyordum. Ama öğrenince gerçekten sermaye ile kültür sanatın ne kadar bıçak sırtında dans ettiğini bireysel olarak da deneyimlemiş oldum.

Sonuncu konuşma için Polonya’dan pek çok akademisyen ve gazeteciyle ve bir kadın kurumuyla yazıştım. Sağ olsunlar kocaman bir video arşiv çıkaardık onların da çabasıyla ortaya. Konuyu iyi özetleyen güçlü konuşmalardan biri olan Wanda Nowica’nın konuşması böyle seçildi. Sevgili, Anna, Elzbieta, Gosia, ve Fatma’nın araştırma destekleriyle.

Polonya’da mesele 2016’dan beri ağırlıkla gündemde. Polonya biliyorsunuz katolisizmin politika ve gündelik hayat üzerinde ağırlığını hissettirdiği bir ülke. ABD gibi “liberal” bir ülkede yıllarca pek çok eyalette kürtajın yasak olduğunu duymak hepimizi şaşırttı. Ancak bu köktendinci eğilim on 5-10 yıldır ülkemizi de belirliyor bu anlamda.

Kürtaj yasak olmasa da kanunen yaptırma önünde bizim ülkemizde de engeller var. Polonya daki durum ise çok daha inanılmaz. 2016’da kürtaj yasaklanıyor. Sadece bebeğin ve annenin sağlık durumu elvermediği durumlarda yapılabileceği söyleniyor.

Ancak pandeminin başladığı dönemde durum daha da korkunç bir hal aldı ve meclise şu yasa teklifi getirildi: Annenin ölüm riskine, ya da bebeğin genetik hasarla doğma ya da kısa süre içinde ölüm riskine rağmen, yani her koşulda kürtaj yasak olacak. Polonya’da çok güçlü bir protesto dalgası ile karşılandı. Tabii kilise yandaşları tarafından örgütlenen karşı protestolar da oldu.

Kadınların kürtaj hakkı kadın erkek, çoluk çocuk çok geniş bir kesim tarafından savunuldu, bir tür seküler bir protestoya dönüştü. Bu güçlü protestoların ardından yaz aylarında önerinin geri çekildiğini öğrendik. Bu projeyi hazırlarken ben bu bölümü bir nevi bir “başarı öyküsü” olarak anlamlandırıyordum.

Ancak çekim yaptığımız günlerde öğrendik ki yasa meclisten geçirilmiş ve artık Polonya da doğum anne ya da bebeğe verebileceği öngörülebilir zararlara rağmen her koşulda zorunlu.

Ayı dönemlerde bir taraftan Arjantinli kadınların yıllar süren mücadeleler sonucu kürtaj hakkını elde ettikleri haberini aldık. Arjantinli kadınlar diyor ki, biz de başlangıçta yenik durumdaydık, ancak bu yenilgi bizde öyle bir öfke ve karşı çıkış isteğini büyüttü ki sonunda kürtaj hakkımızı kazanmayı başardık.

O yüzden Polonya’da, Türkiye’de ya da dünyanın bambaşka yerlerindeki kadınlar için bir umut kaynağı olabilir yeşiller içindeki Arjantin kadın hareketi bu ısrarlı karşı çıkış jestiyle.

Video çalışmasının içerik anlamında nasıl bir çıkış noktası olduğundan bahsedeyim kısaca. Hayal ettiğim şuydu: bu dünya dışından bir “varlık” tesadüfen kadın olarak bedenlenerek bu mavi gezegene gelse ve bu beden içinde olmanın toplumsal karşılığını gözlemlemeye başlasa…

Çocuksu bir merakla etrafına baksa neler görür? Şunu varsaydım: Kadınların meselesi, sorunu dediğimiz şeylerin küresel, tüm insanlığa ait sorunlarla iç içe olduğunu ve bu meselelere karşı mücadele eden kişilerin de çok büyük oranda kadınlar olduğunu fark edebilir.

Bu varlık sahip olduğumuz bariyerlerden azade bir biçimde beden-zihin arasındaki bağlantları bizden daha iyi çözümlemiş olabilir mi? Gözlemlediği kadınların hislerini anlamak ve tercüman olmak için kendini bu kılıklara sokmayı tercih edebilir mi?

Elimdeki kısıtlı çalışma sürecinde çalışma için ortaya attığım bu başlangıç fikirlerinin sınırlı bir kısmı üzerinde durabildim. Örneğin extraterrestrial varlığın karakterizasyonu, bu kılıklara giriş ve çıkışı gibi ihtimaller üzerinde duramadım. Şimdilik bu anlamda bir eskiz, bir work-in-progress çalışması diyebiliriz.

Finalde bütün bu konuşma parçalarını tarihsel olarak sömürgeci geleneğe ait görülebilecek bir eserle Rameau’nun Indes Galantes operasından bir arya ile birleştirdik. Bunu karakterin müziğin temsil ettiği imgeye kafa tutuşu gibi düşünmek de mümkün.

Bu çalışmanın koreografisi ve genel proje tasarımında ben sorumluluk aldım. Bu video çalışmasında kostüm, saç, grafik tasarım ve görsel edisyon çalışmanın oldukça önemli unsurlarıydı. Bu alanlarda Dilek Şenyürek’in imzası var. Müziklerin ve seslerin tasarımı ve düzenlemesi ise Rubar Dindar’a ait.

Senelerdir BGST ile çalışıyorsun. BGSTsürecinden ve yaptıklarınızdan biraz bahseder misin?

2005 yılında Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olduğumda bölümün sunabileceği kariyer yönelimlerini tercih etmedim. Çünkü sahne sanatlarında, özellikle de dans alanında uzmanlaşmaya niyetliydim. Mesleki olarak da bu alanda eğitmenlik yapmaya ve Bgst Tiyatro ve Kardeş Türküler projesi gibi çeşitli projelerde yer almaya başladım.

O dönem BGST (Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu) olarak anılan kültür sanat oluşumu 80’lerin sonu 90’ların başında Türkiye’nin yine çalkantılı bir döneminde Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları(BÜO) ve Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü (BÜFK) bünyesinde olgunlaşan bir kültür sanat anlayışından yola çıkıyor. 

Bugün BGST ismi BGST Tiyatro, BGST Records, BGST Organizasyon, BGST Yayınları gibi farklı alanlarda üretimler ortaya koyan bir şirket oluşumu olarak devam ediyor. Kültür, sanat, toplumsal araştırmalar alanlarında eğitim-araştırma-örgütlenme mantığı ile sürdürülen kültürel sanatsal gelenek ise Artizan web sitesinden takip edilebilir.

Ben de Artizan Kültür Sanat Çevresi’ne katkıda bulunan diğer sanatçı arkadaşlarımla birlikte sahne sanatlarının çeşitli alanlarında atölyeler hazırlıyor, laboratuvar ve sahneleme çalışmalarında yer alıyorum. Bir yandan Bgst Tiyatro’nun çeşitli projelerinde ve Kardeş Türküler projesinde dansçı, oyuncu ve koreograf olarak çalışıyorum.

Türkiye’de  sahne sanatları alanında çalışan bir kadın olmanın zorlukları var mı, nelerle mücadele ediyorsun ve nasıl başa çıkıyorsun?

Bu soru bana hep zor gelmiştir… Çünkü asında çocukluğumdan bu yana cinsiyetimin benim için hep temkinli olmayı gerektiren, yer yer özgürlüğümü kısıtlayan etkilerini hep yaşadım, ve çoğunlukla bunların farkında oldum, kendimce isyan ettim, farklı bir ortamda yaşamayı diledim…

Ama buradayız ve hayatta kalmayı öğrendik/öğrenmeye devam ediyoruz. Sanat alanları ve bedenle ilgili sanat alanları da tabii bu önyargıların ya da kısıtların en şiddetli bir biçimde hissedildiği mecralar.

Dansçı kelimesinin toplumdaki çağrışımları oldukça sorunlu örneğin. Taksici soruyor ‘Ne iş yapıyorsunuz?’ diye, dans ediyorum demek yerine eğitmenim demeyi tercih ediyorsunuz birkaç seferden sonra…

Bir kadın icracı olarak -genel geçer algıdan bahsediyorum- sizden beklenen sahnede şöyle bir arzı enda etmeniz.. Bu “estetik” varoluş yeterli bulunuyor.

Kadınların da bedenlerinin yanı sıra zihinleriyle, yaratıcılıklarıyla sahnede var olduğunu kabul etmek bu kadar zor mu? Ben kendimi şanslı sayıyorum bu açıdan çünkü profeminist refleksleri kuvvetli olan bir ortamda sanat çalışmalarına başladım. Ancak alanın kadınlar için ne kadar suistimale açık olduğunu hepimiz biliyoruz. Senin de yazılarında son dönemde sık sık değindiğin gösteri sanatları alanındaki taciz gündemleri bitmiyor…

Acak bir yandan da daha çok duyulur hale geliyor. Bu konuda caydırıcı olmayı hep birlikte başaracağız. Sanıldığından daha güçlü olduğumuzu beden-zihin bütünlüğü içinde yaratıcı ve özgürce çalışabildiğimizi tekrar tekrar ortaya koyarak. Sanatsal seviyemizle sahnede olmak istediğimizi defalarca hatırlatarak… Hem kendimize, hem seyirciye, hem de bu yaratıcı sektörün içinde çalışan herkese…

Pandemi üretimlerini nasıl etkiledi, şu sıralar neler yapıyorsun ve mesleğinle ilgili gelecek projelerin var mı?

Biliyorsun bir dansçı olarak -ya da fiziksel olarak sahnede kendini ifade eden tüm sahne sanatçıları için de genelleyebiliriz bunu- hareketsiz kalmak, üretimsiz kalmak gerçekten regresyona davetiye çıkara bir durum hareketle uğraşan insanlar için. Dançıların o anlamda – sporcuların da- özel bir tür olduğunu düşünüyorum. Bu koşullarda kendilerine bir çıkış yolu bulmaları çok önemli.

Ben bu durumla mücadele etmek için elimden geldiğince normal zamanda ayıramadığım kadar vaktimi hareket araştırmalarına ayırmaya çalıştım.

Seninle birlikte Çatı Dans’ta Barış Mıhçı yürütücülüğünde düzenlenen, heyecanla katıldığımız Axis Syllabus çalışmalarına uzaktan da olsa devam etmeye çalıştım. Üç yıldır üzerine çalıştığım AS hareket eden bedenin biyomekaniğini disiplinlerarası bir bakış ve “open source” (açık kaynak) bir anlayışla araştıran bir hareket disiplini.

Alanın deneyimli eğitmenlerinin pandemi boyunca verdiği online eğitimlerden ve organize ettikleri labaratuar çalışmalarından faydalandım bu dönemde.

Temelde online (çevrimiçi) ortamın sunduğu uluslararası iletişim imkanını elimden geldiğince kullanmaya çalıştım. Hem yayınlanan önemli dans gösterilerini takip ederek-özellikle pandeminin ilk aylarında-, hem de dünyanın farklı yerlerinde online olarak katılıma açılan farklı dans çalışmalarına katılarak…

Pandemi öncesinde de eğitmen olarak destek verdiğim dans müzik alanında Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü’nde yürütülen bir eğitim araştırma projesi vardı. Bu çalışmalar hem prova hem de ürün anlamında dijitale taşındı. “Sandığımdan Hikayeler” adıyla webde seyirciyle paylaşıldı.

Bu dönem çeşitli online eğitimler de düzenledim. “Hareketin Temelleriyle Dansa” adı altında çocuklar ve yetişkinlere yönelik online eğitimlerdi bunlar.

Kasım ayına geldiğimizde British Council Türkiye’nin açtığı bu çağrı vesilesiyle “Color is a Beautiful Thing” üzerine çalışmaya başladım.

Önümüzdeki yıl için Almanya’nın Wuppertal kentinden bir görsel sanatçı ile görsel sanatlar ile dansı bir araya getiren bir proje üzerine çalışma isteğimiz var.

DİJİTAL GÖSTERİ SANATLARI

Bu dönemde “digital gösteri sanatları”nı tarif etmek ve olanaklarını keşfetmek önceliğimiz olacak gibi görünüyor. Aslında dans alanı için konuşacak olursak dansın bir medya olarak kamera ile buluşması sinemanın icadına dayanıyor. Bu bir raslantı değil muhtemelen, ikisi de hareket eden imgeye odaklanan sanat dalları. İki kelimenin etimolojisine göz atmak bile bunu fark etmek için yeterli.

(Sinematografi, kineto (hareket) ve grafi (yazı) kelimelerinden oluşurken;  Koreografi, choreo/horo (dans ya da antik Yunan tragedyalarındaki anlamındaki hareket korosu) ve grafi (yazmak) kelimelerinden oluşuyor.)

O dönemler muhtemelen senin de yakından takip etmiş olduğun DV8, Ultima Vez. gibi bu alanın kurucu toplulukları 90’lar itibariyle aktif olarak dans kamera/ screendance / video dans gibi isimlerle adlandırılan, koreografisi özellikle video için tasarlanmış eserler üretmeye başlıyorlar.

Türkiye bu konulara oldukça mesafeli kalmış durumda uzun yıllardır. Ancak pandeminin de hızlandırdığı dijital dönüşüm ile birlikte kaçınılmaz alanlar halie geldiler, Türkiyeli sanatçılar için de… Benim de bu dönemde odalandığım alanlardan biri Screendance oluyor. Artık dünya çapında dans filmleri festivalleriyle, akademik olanaklarıyla ve kaynaklarıyla kurulmuş bir alan Screendance.

Bu alanda çeşitli eğitimlere katılıyorum, üretimi mümkün kılacak gerekli altyapıları araştırıyorum, niyetim bu alanda araştırmak ve üretmek. Digital Tiyatro ya da Gösteri Sanatlarında dijital dediğimizde tabii alan sadece video için hazırlanmış ürünlerle sınırlı değil. Bilgisayar teknolojisinin devreye girdiği, 0 ve 1’lerin konuştuğu, sayısal yani dijital olan her şey bu “Dijital Sahne”nin konusu. Ve bunların tümü benim için de oldukça heyecan verici…

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ’NİN BİR OKUL OLMA ÖZELLİĞİ, SADECE AKADEMİK NİTELİĞİNDE SAKLI DEĞİL OYSA Kİ

Son olarak bir Boğaziçi Mezunu olarak kayyum ataması ile başlayan süreçte neler yaşadınız/yaşıyorsunuz ve sen bu konuda ne düşünüyorsun, biraz senden de duymamız mümkün mü?

2016 da başladı süreç, üniversitenin araştırma-yayın her türlü bütçesini kısma jestleri geldi peşi sıra. İlk atanan rektör ciddi bir tepki ile karşılandı. Ancak Mehmet Özkan’ın okul bünyesinden bir isim olması bir tür geçiş aşamasıymış. Gelinen noktada biliyorsunuz iki fakülte açıldı. Türkçe eğitim verecek bu fakülteler.

Bu Robert Kolej’den devralınan, yabancı dilde araştırma becerisine sahip, dünya ile bağ kurmakta zorlanmayan akademisyen yetiştirme misyonundan, geri adım atmak demek.

Bir yandan da okulu bir ‘butik’ okul olmaktan çıkarıp bir kitle üniversitesi haline getirmek hedef.

Bunu da handikapı şu; biliyorsunuz Akademisyenler Ocak ayının başından beri Cuma günleri rektörlük önündeki protestolarını sürdürüyorlar.

Çok sayıda öğrenci yayın yaptığı için, sergi düzenlediği için ve bunun gibi sebeplerle göz altına alındı.

Adım adım bir dönüşüm öngörülüyor.

En son lojmanların yıkılacağı haberi geldi.

Araziler Robert Kolej ile zamanında yapılan sözleşmeler vasıtasıyla kanunen kısmen korunurken, tüm kampüsler için bunu söylemek güç.

Eğitimdeki sermayeyi, militarizmi besleme eğilimi, Boğaziçi için de hedef olarak belirlenmiş görünen o ki.

Boğaziçi Üniversitesi’nin bir okul olma niteliği, sadece akademik niteliğinde saklı değil oysa ki.

Demokratik kültürü, çok sesliliğe açıklığı bu okulu özel kılan unsurlar.

Bunların da elimizden alınmaması için Boğaziçi Üniversitesi ortamında yetişmiş, kültür sanat alanında çalışan bir sanatçı olarak elimizdekilere sıkı sıkı sarılıp önceden kıymetini çok da fark edemediğimiz, yan yana olabilme imkanlarımızı, mezunlar olarak da yeniden düşünmemiz gerek diye düşünüyorum.

Boğaziçi Üniversitesi bir cemaat olarak, her türlü bileşeniyle geleneğine sahip çıkmalı…

'Kadınların zihinleriyle, yaratıcılıklarıyla da sahnede var olduğunu kabul etmek bu kadar zor mu?'


Banu Açıkdeniz/Dans Sanatçısı ve Oyuncu


Artı Gerçekhttps://artigercek.com/yazarlar/aytul-hasaltun-bozkurt/sehirde-kadin-olmak