Atlantis-Sümer-İlk_Alevi-TC- 30. Bölüm

yasliİsmet GEDİK

Doğada varlıkların sahipleri ve oluşturucuları, onların bileşenleri iken, geleneksel düşünce sisteminde bu sahiplik ve yönlendiricilik,1.png varlıkların dışında-üstünde varsayılan bir şeye atfedilmiştir.

Böyle olunca varlıklar arası denge, iklimsel bozulmalardan tutun, toplum ve kişisel sağlığımızın bozulmasına kadar tüm alanlarda kendini göstermektedir.


“Su Başlarını Devler Tutmuş”

Devlet denilen toplu yaşam sistemi doğadaki olağan koşullarda örgütlenmiş olsaydı asla tepedeki bir kişi veya zümreye teslim edilmezdi. Nitekim normal doğal koşullarla oluşturulan toplumsal örgütlenmelerde toplumun tepesine yerleşmiş bir efendi veya hanedanlık yoktur. Bunun böyle olduğu DOM ve OO-15 bölümünde gösterilmişti.


Yaklaşık 4 bin yıl önceleri bu doğal gidişattan sapılarak doğadaki yaratma ve yönetme erkinin gökteki bir EFENDİde olduğu, dolayısıyla toplumların da tepedeki efendilerce yönetilmesi gerektiği gibi bir inanç sistemi halka empoze edilmeye başlanmış ve ondan sonra da günümüze kadar devam ettirilmiştir.

Ve tepedeki efendiler de bu düzen bozulmasın, ağalar-efendiler hep rahat yaşayabilsinler diye halkı yanlış hayat görüşleriyle zombileştirmişlerdir.

Yukarıda sunulan 15 bölümde, evrenin oluşumundan, insanlığın gelişimine ve günümüze kadar gerçekleşmiş temel olaylar sunulmuştur.

Bunlarda bir veri veya mantık hatası varsa, gerekli bilimsel argümanlarıyla ortaya koyulsun ki, yanlışlıklar düzeltilebilsin. Ama yok ise, o zaman kafalarınızdaki tüm eski bilgileri tekrar gözden geçirip, gerçek hayata dönmeniz gerekir.       

1.png

Şekil: Tepeden tabana yönetim sistemi

İnsanların dünya hakkındaki görüşleri böyle olan bir geçmişimiz var. Böyle bir bilgiye göre oluşturulan yaşam modeli ise şekildeki gibi olmuş ve tepedekilerce sahiplenilen ve yönetilen devletler olmuştur. Böyle bir sistemde, toplumun sahipliğinin bizzat halka ait olduğu bilgisi çeşitli yöntemlerle engellenmiştir.

 Hak-hukuk hep tepedekileri koruyacak şekilde düzenlenmiştir, çünkü yasalar hep tepedekilerce yapılır. Doğal sistem hayatı hiç dikkate alınmaz ve ekolojik sistem alt-üst olur. Kazanç artırmak uğruna zirai ilaçlar kullanımı nedeniyle topraktaki canlılar zehirlenir ve genetiği değiştirilmiş ürünler yetiştirilerek, hem insan sağlığı, hem diğer canlıların sağlığı bozulur, iklim değişikleri öngörülemez olur, vs. vs.

Son 50-60 yılda ortaya konulan bilimsel araştırmalar ve deneysel çalışmalar ise, doğa ve dünyanın kuant denilen alt-sistemlerden başlanarak, kuantizasyon denilen eklenmeli artırımlarla gittikçe büyüyen üst-sistem oluşumları şeklinde ortaya çıktığını göstermektedir. Bu oluşumları tetikleyip yönlendiren güç sisteminin ise, Doğa-Dışı kaynaklı değil Doğa-İçi kaynaklı olduğu ve bilgi denilen faktörün de, zamanla geliştirilerek, gittikçe daha ergonomik üst-sistemler oluşturucu bir tarzda evrimleştiği anlaşılmaktadır.

2.png

Böyle bir tabana dayalı ve tabandaki öğelerin bilgi oluşturarak doğa ve dünyayı gittikçe evrimleşen bir düzen içinde oluşturdukları görüşü ise günümüz insanlığına çok ama çok yabancıdır.

Yani sözün kısası, Devlet denilen sistemi başlatanlar, toplum hayatının sevk ve idaresini, asil-soylu olduklarına inanılan kişilere bırakmışlardır. Sıradan insanlar ise bu asil soylulara hizmet etmek üzere yaratılmış köleler olarak kabul edilmişler ve ticari mal gibi alınıp-satılmışlardır.

Bu şekilde başlayan Devlet yönetimi, orta çağa kadar ufak değişikliklerle sürmüştür. Nitekim bizde de 1-2 asır öncesine kadar padişahlık vardı. Ülke ve topraklar padişahın mülküydü ve padişah bu mülkünü ağalık- beylik gibi belli unvanlı kişilere bir fermanla veriyor ve o ağalar-beyler fermanda belirtilen tüm toprakların ve de üzerindeki tüm canlı-cansız varlıkların sahibi oluyorlardı.

Dolayısıyla, o topraklarda yaşayan insanlar da o ağanın uşakları-hizmetçileri oluyorlardı. Böyle bir toplumsal hayat sisteminde bürokrasi çarkı tüm malların sahibi olan kişi (padişah, kral, sultan, vs.) için çalışıyorlar, tüm işlemleri onun çıkarları doğrultusunda yapıyorlardı. Bu nedenle devletlerin adları da bu sahip-ailelerin adlarını taşıyordu: Frank-Reich (Frank’ın egemenlik bölgesi), Osmanlı-İmparatorluğu, vs. gibi.

Yukarıda açıklandığı üzere, doğadaki bağımlılık yönünün hatalı yorumlanmış olması nedeniyle toplumsal hayat sisteminin temeli, tepedeki bir kişi veya zümreye bağımlılık içinde oluşturulacak şekilde atılmış olunur ve günümüze kadar hep bu şekliyle devam eder. Tepedekilerin biri gelir, diğeri gider; tepedekilerin görüşlerindeki değişikliklere göre, çeşitli toplumsal hayat modelleri ortaya atılır: çeşitli teokratik hayat görüşleri, çeşitli …izmler birbirini takip eder ve günümüze gelinir.

Hepsinin ortak noktası, doğa ve dünyanın harici bir sahibi olduğu yönündedir. Bu sahiplik, yaratılış görüşünde “Allah”, evrimci görüşte ise doğa olarak kabul edilmiştir

 Doğa ve dünyanın sahibi olarak harici bir varlık (harici bir güç sistemi) ve zaman da bu harici varlığın ömrüne endeksli bir sonsuzluk kabul edilince, bireysel hayatların neden doğum ve ölüm üzerine oturtulduğu çözülemez bir sorun olmuştur. Bu nedenle insanlık hayata bir anlam veremez duruma düşmüş ve başka dünyalarda ebedi yaşam senaryoları üretmeye başlamıştır.

Gerçek doğada varlıkların sahipleri ve oluşturucuları, onların bileşenleri iken, insanlığın geleneksel düşünce sisteminde bu sahiplik ve yönlendiricilik, varlıkların dışında-üstünde olduğu sanılan hayali bir şeye atfedilmiştir.

Böyle olunca, içlerimizdeki ve çevremizdeki hücrelere ve diğer küçük öğelere karşı duyarlı davranmak yerine, (hayali) harici bir seçici veya yaratıcı güç sistemi öğretilerine göre davranmaktadırlar. Bunun sonucu, doğadaki varlıklar arası ilişkilerde eskiden beri süregelen doğal denge bozulmakta ve bu bozukluklar iklimsel bozulmalardan tutun, toplum sağlığının ve kişisel sağlığımızın bozulmasına kadar tüm alanlarda kendini göstermektedir.

Bu durumun toplum hayatımızdaki negatif etkileri önceki bölümlerde özetlenmişti.

Bireysel sağlığımızdaki negatif etkileri ise şunlardır:

Hücrelerin genetik bilgi depolarında, değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşadıklarının ve doğada her an her şey olabileceğinin kayıtları vardır ve bu nedenle tüm canlılar nelere bağlı olarak, ne zaman neler yapmaları gerektiği konusunda sürekli veri toplarlar. Hücreler bedenleri bu verilere göre tasarlayıp-oluşturuyorlar. Duyu organları bunun için oluşturuluyor.

Bir bedeni oluşturan hücreler, bedenin sahibinin kendileri olduğunu bilirler. Bunun kesin delilleri şunlardır:

-i- yaralandığımızda hücreler kendi eserleri olan bedenleri hemen tamire koyulurlar;

-ii- Ortam değiştirdiğimizde, ortamdaki değişimleri algılayıp, sahibi oldukları bedende gerekli değişiklikleri yaparlar, örneğin deniz kenarından kalkıp yüksek bir dağın tepesine çıktığımızda, hemen bedendeki alyuvar sayısını artırıp, bedende yeterli oksijen bulunmasını sağlarlar;

-iii- Bedende bir yer hasar görmeye başladığında, hücreler bedeni “acı” duygusu ile uyarırlar ve acı duyulan noktada sorun olduğunu bildirirler. Acı duygusu gelişmeyen bedenler de olabilmektedir ve yaralanmalar olduğunda, bedenin acı duygusu olmadığından, kan kaybından beden ölmek zorunda kalmaktadır.

– iv- Bu olgulara ek olarak şu durum hücrelerimizin, oluşturdukları bedenlere ne denli sahip çıktıklarının bir başka delilidir: Tabana bağımlılık olgusu, yani bedenlerimizin sahipliğinin hücrelerimize ait olduğu gerçeği, kişisel sağlığımızın düzenlenmesinde bizlere çok önemli ip-uçları verir. Şöyle ki: Hücreler bedenlerimizi, yaşanılan doğa ortamına uyum sağlamak üzere oluştururlar.

Bizlerin hayat görüşleri bu açıdan çok önemlidir. Bizler yaşadığımız toplumda ve çevrede işlerin iyiye doğru gideceği, doğa ve dünyamızın iyi ve güzel olduğu şeklinde düşünüp, öyle davranırsak, hücreler oluşturdukları bedenlerin amaçlarına uygun olduğu yönünde davranırlar ve bu bedenleri bu durumda tutmak için çabalarına devam ederler.

Sonuç şu olur: Hücreler bedenlerin hep sağlıklı şekilde çalışmasına devam ederler, sağlıklı ve mutlu bir beden oluşumu ortaya çıkar. Tersi durumda, dünyanın çekilmez bir yer olduğu, toplumun hayatının berbat olduğu, yaşanılan ortamın çok kötü (sıcak, nemli, bunaltıcı, vs.) olduğu şeklinde bir hayat görüşü (yaşam felsefesi) ile yaşıyorsak, hücreler oluşturdukları bedenin başarısız bir deneme olduğu ve o ortama uygun olmadığı şeklinde bir değerlendirme yaparlar.

Sonuç şu olur: bedenin sağlıklı şekilde işletilmesinde pek istekli ve aktif davranmazlar, her şeye boş-vermeye başlarlar, beden sık sık hastalanır vs.

Hücre-beden ilişkilerinin bu şekilde gerçekleştiği tıbbi araştırmalarla da saptanmıştır.  Sheldon ve diğ. 2003’nin gösterdikleri üzere, pozitif insanların soğuk algınlığı ve benzeri hastalıklara yol açan virüslere karşı daha dayanıklı oldukları, hastalık kapma olasılığının düşük olduğu, hastalığı kapanlarda da semptomların daha az şiddetli olduğu saptanmıştır. Bu nedenle, doğa ve dünyamızın sahipleri, onların bileşenleridir. Harici bir sahiplik söz konusu değildir.

Doğada hiçbir varlık yok olmaz, değişim-dönüşüme uğrar. Değişim-dönüşüm olmasaydı, bizler hala bakteriler olarak yaşamaya devam ederdik.

Doğada değişip-dönüşmeyen hiçbir şey yoktur ve her şey zaman içinde doğum-ölüm döngüsüne uğramak zorundadır. İnsanların ebedi bir hayat özlemi, doğal sistemin tamamen yanlış yorumlanmasından kaynaklanır. Nedir bu temel yanlışlık?

İnsanın ebediyet diye bir kavram oluşturmasının tek nedeni doğadaki bu tabana dayalı oluşumculuğu bilmeyip, bu oluşumculuğu varlıkların dışındaki Doğa-Dışı-bir-güç sisteminde varsaymalarıdır. Bilim insanları doğadaki oluşumların, varlıkların bilinçli davranışlarıyla değil, rastgele çarpışmalarla oluştuğu ve Doğa-Dışı bir güç sisteminin de en iyi olanları seçtiği yönündedir.

Zaman kavramının başı-sonu olmayan bir sonsuzluk olarak algılana gelinmesinin de nedeni budur. Zaman olgusu Doğa-Dışı bu güç sisteminin ömrüne endekslenince, bu Doğa-Dışı gücün ebedi olması gerektiği kabul edilmiştir, yoksa doğada hiçbir şey oluşup-gelişemez.

Neden gelişemez? Çünkü oluşumların tepeden yönlendirildiği varsayılmıştır. Tepedeki ölecek olursa, oluşumları kim yönlendirecek?

İşte ebediyet kavramı bu nedenle oluşturulmuştur. Halbuki doğada ebedi olan hiçbir şey yoktur, çünkü oluşumlar tepeden değil, tabandan yönlendirilmektedir. Her şey enerjisini tabandaki (içlerindeki) öğelerden alır. En temeldeki atom-altı-öğeler (kuantsal sistem) hep en iyi bilgiye göre oluşturulan en verimli yapıları tercih edip, onlara “tünelleme” yaparak göçtüklerinden- bedenlerin sürekli yenilenmeleri gerekir.

Bu nedenle bizlerin bedenlerindeki hücreler birkaç ayda bir hep yenilenirler ve yerlerine yenileri oluşur. Bu yenilenme moleküllerde daha kısa sürede, atomlarda daha da kısa sürede hep olmaktadır. Bu nedenle doğal sistemde ebediyet diye bir şey mümkün değildir.

Bedenlerimizi hücrelerimiz oluşturur ve yönlendirir. Biz hücrelerimize bağımlıyız, onlar bizim yaşamımızı düzenlemektedirler. Tüm öğrendiklerimiz ve düşündüklerimiz hücrelerimize aktarılır ve onlar tarafından işleme konur. Bizlerin çevremizle etkileşerek oluşturduğumuz tüm bilgiler hücrelerimize aktarılır ve onlar atalarından kendilerine miras kalan kalıtsal bilgilerle, bizim onlara aktardığımız verileri harmanlayarak hayatımızı yönlendirirler.

Bedenler yaşlanıp hücrelere-atomlara ayrıştığında, onlarda depolanan bilgiler doğal sistemle harmanlanır, onlarla kalibre edilir ve aralarında karşılıklı bilgi aktarımları gerçekleşir. Bu yeni bilgi harmanlamasına dayanılarak varlıklar yeniden birbirleriyle etkileşerek, doğal sistemi yeniden inşa etmeye başlarlar.

Ve bu döngü böylece devam eder. Doğa ve dünya zaman nedir konusunda açıklandığı şekilde evrimleşerek yaşamın devamı ve sürekliliği sağlanır. Yani doğada ölüm denilen bir şey yoktur, geri-dönüşüm = recycling vardır.

Bu “geri-dönüşüm = recycling” olayını sindirim sistemimizin işleyişinde net olarak görürüz. Şöyle ki: Tüm canlılar yedikleri besinleri sindirim sisteminde parçalarına ayırırlar ve amino-asit denilen temel moleküllere dönüştürürler. Amino-asitler hayat sisteminin en başlangıcındaki temel moleküllerdir. Yani geri-dönüşüm 3-4 milyar yıl önceki temel öğelere kadar geri gitmiştir.

Her canlı bu temel amino-asit moleküllerini, kendi genetik bilgi kayıtlarına göre tekrar düzenlemeye başlarlar; bazı canlılar midye gibi sert kayalıklara tutunarak yaşayacak bedenler, bazıları bir örümcek gibi dayanıklı iplicikler, bazıları da kıl, kanat gibi organlar yaparlar. Ve tüm bu oluşumlar bir geri-dönüşüm ve tekrar düzenleme olayıdır.

Gerçekte durum böyledir ve hayat sürekli değişim-dönüşüm içinde devam eder. Bedenler yaşlanıp, değişen doğa koşullarına uymakta zorlanmaya başlayınca, geri-dönüşüm başlatılır ve beden tekrar hücrelerine ve moleküllerine ayrışır. Doğal sistemle kalibrasyon gerçekleşir ve dünya her gün yeniden oluşturulur.

Ölüm ve ölüm korkusu, tamamen yanlış bir hayat görüşünün gelenek-göreneklere aktarılması sonucu, bilinç-altımıza yerleştirilmiş hatalı bir programdır.

Tüm toplumsal sorunların nedeni şudur: Toplumun sahipliğinin kendilerine ait olduğu bilgisi halka verilmemiştir. Halk sürekli eğitimsiz bırakılmış ve tepedeki eğitilmiş kesim karşısında aciz ve ezik kalmıştır.


2.png

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

YAŞAM ARZU'SU

Yaşam sadece vişneli çörek kutusu ya da mayın tarlası değildir...

İdris'in Otağı

Sevgi Çiçeklerimi Koparabilirsiniz

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

minimalist günlük.

bilinçli farkındalık, minimalizm

%d blogcu bunu beğendi: