Aşı ve karşıtlığını ‘hukuku’ gözeterek konuşabilmek…

murat-sevincMURAT SEVİNÇ

İçinden geçmekte olduğumuz ve buram buram demokrasi, hukuk ve aydınlık yarınlar kokan günlerin ‘doğal olarak’ en hararetli konularından biri, aşı karşıtlığı ve karşıtlara yönelik muhtemel önlemler.kirmizicPfizer'dan, BioNTech aşısı sonrası rekor satış tahmini

Konu, sonbahar yaklaştıkça daha da çok konuşulacak, kuşku yok; ayrıca yalnızca Türkiye’de değil, her yerde. 

Daha dün Fransa’da belli meslekleri icra edenlerin (bakımevi çalışanları vb.) aşı zorunluluğuna ilişkin yasa parlamentoda kabul edildi. Tepki de oldu tahmin edilebileceği gibi. Simdi bir de Anayasa Konseyi (Fransa’nın AYM’si) aşaması olacak. Konsey’in ne karar vereceğini merak ediyorum.kirmizickirmizic

Hayli zaman önce, açlık grevleri-ölüm oruçlarının en yakıcı haliyle gündemde olduğu süreçte, konuyu temel hak ve özgürlükler bağlamında ele alan bir makale yazmıştım SBF Dergisi’nde.

Ola ki ilgilenen bir öğrenci olur diye buraya bırakıyorum. 

Bana çok şey katan, deontoloji okuduğum ve bu alanın nasıl da zengin olduğunu fark ettiğim bir dönemdi. Çalışırken, işin içine insan canı/sağlığı girdiğinde her şeyin çok zorlaştığını, kesin hükümlere varmanın göründüğü kadar kolay olmadığını anlamıştım.

Hekimlerin uyması gereken genel ilkeleri belirleyen uluslararası metinler ve tarafı olduğumuz sözleşmeler (Tokyo ve Malta Bildirgeleri vb.) olduğu gibi, aynı ilkeleri ulusal sınırlar içinde uygulamaya yönelik yasa ve yönetmelikler de söz konusu.

Tümünün, hastaya müdahale konusundaki hükümlerini bir cümle ile dile getirmem gerekse, ‘şuuru açık ve bilgilendirilmiş kişinin iradesine saygı’ şeklinde özetlerdim.

Doğru, bir yandan hekimlerin yaşatma görevi var; ancak diğer yandan, tarih boyu oluşmuş bazı etik ilkelerin yeniden gözden geçirilmesi, güncellenmesi, tartışılması da söz konusu. Bu bağlamda kürtaj, gönüllü ölüm (ötanazi), özellikle dini gerekçelerle tedaviyi reddetme gibi konular üzerine devasa bir külliyat mevcut. 

Türkiye’de bu konular da geleneklerimize uygun biçimde, “Sumsuğu alnının çatına indireceksin” ya da “İkisini sallandıracaksın” düzeyinde ele alınabiliyor. Ortalama yurttaşın haklı ya da yersiz öfkesini böyle bir terminolojiyle yansıtmasının anlaşılabilir bir yanı var belki; gel gör ki memleketin okumuşu ve hatta ‘uzmanı’ da aynı üslubu kullanabiliyor sıklıkla.

İşte burada, devletin, yani ‘idarenin’ şeffaf ve güvenilir olup doğru bilgilendirmesi her şeyden daha önemli hale geliyor. Cümleyi uzatmaya gerek yok sanırım, şeffaflık, güven telkin etme, istikrar ve kamu yönetiminin yurttaş sağlığını öncelediği yönünde bir kanaat yaratabilmesi, bizlere hayli uzak dilekler.

Herhalde ilk aşamada ‘aşı karşıtlarıyla,’ ‘aşıdan tedirginlik’ duyanların durumunu birbirinden ayırmak gerekir. Aşı karşıtlığı ideolojik bir konumlanmanın ürünü; diğeri daha ziyade sıradan ve söylentilere dayanan kaygıların yansıması. Öyle görünüyor ki ikinci grup çok daha kalabalık, ancak ilkinin sesi daha fazla duyuluyor.

Demek ki ayrı düzeylerle karşı karşıya toplum ve ikincisinin çözümü, büyük ölçüde yalan dolanın, şarlatanlıkların önüne geçip halkı doğru bilgilendirmekten geçiyor.

Aşının ‘kısırlığa’ neden olacağı endişesiyle aşı olmayan birine, “Vay aptal” diyerek tepki göstermek hiçbir sorunu çözmeyeceği gibi, sorunun nedeninin yanlış teşhis ettiği için çözüm de sunamaz. Çünkü o yurttaş aptal değil, kaygılı, somut gerçek bu. Kaygıyı gidermenin yolu ise milyonlarca aklı başında yurttaşın ve kuşkusuz asıl olarak ‘devlet idaresinin’ çabasına bağlı.

İlk gruptaki ‘aşı karşıtları’ için, söyleyecek pek bir şeyim yok doğrusu. Dünyanın her yerinde varlar, yaşadıkları ülkelerde genellikle ‘sağ’ ideolojiyle temsil ediliyorlar, komplo teorilerinden besleniyorlar ve şu devirde hâlâ dünyanın düz olduğunu düşünenlerin var olabildiği yeryüzünde, aşı ile ülkelerin ele geçirilebileceğini iddia eden birilerinin olması, çok şaşırtıcı değil. 

Kişisel olarak aşı karşıtlarının ‘olağan durumda’ absürt mizahın malzemesi olabileceklerini; ancak böylesine bir salgının ortasında şunca insan yaşamını yitirmişken aşı karşıtlığının, bencilce ve toplumun genelini pek umursamayan bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. 

Hal böyleyken, kendilerinden başkasını umursamıyor görünen bu insanlardan hiç hazzetmiyorum; onlar da benim gibilerden hazzetmezler, birbirimizi sevmez, evlerimize gelip gitmeyiz, olur biter!

Ancak okuduğunuz son cümledeki hazzetme, sevip sevmeme, iletişim kurma gibi eylemler, özel yaşamı ilgilendiriyor, kamusal alanı değil.

Kamusal mekândaki ‘karşılaşmalar’, yalnızca öznel düşünce ve isteklerimizin değil, çoğunlukla zorunluluklarımızın sonucu ve o karşılaşmanın sınırlarını çizen bir ‘hukuk’ var. Karşılaşan insanların birbirine zarar vermeden, kendileri için çizilmiş bölgeyi aşmadan yaşayabilmelerini sağlamaya yönelik, bir hukuk. 

Haliyle kızgınlıklarımız değil, istekleri birbiriyle uyuşmayan yurttaşların birlikte yaşam kural ve ilkeleri, söz konusu olan. Bu kısa bir köşe yazısında, ayrıntılı tartışmaya girmek mümkün ve gerekli değil.

Özcesi, iki temel amacım var: Her konunun, bir köşesinden mutlaka hukuk ile temas ettiğini ve tartışırken ‘yok edicilik’ dışında seçeneklerin var olabileceğini hatırlatmak. Bunun için bazı sorular sorup yanıtları üzerinde düşünmeyi deneyebiliriz…

Tıp etiği ilkeleri göz önünde bulundurularak hazırlanan sözleşme, bildirge ve yasalar gereğince, tıbbi müdahalede kişinin rızası esastır. Aşı için, hekimin bedene müdahale etmesine izin verilmesi gerekir. Demek ki, zorla aşı yapılamaz. Diğer tıbbi müdahalelerin de zorla yapılamayacağı gibi. 

Tıp etiğinden anayasaya uzanıp bakarsak, ilk göreceğimiz maddelerden biri, temel hakların sınırlanmasına ilişkin genel hüküm olan 13’üncü madde. Buna göre, bir hak yalnızca ‘kanunla’ sınırlanabilir. O kanun, temel hak ve özgürlüğün ‘özüne’ dokunamaz, yani bir hakkı anlamsız hale getirecek sınırlama yapılamaz.

Sınırlama, aynı zamanda ‘ölçülü’ olmak zorunda. Ne demek bu? Sineği sineklikle öldürmek dururken, silah kullanmaya gerek yok, demek.

Bu durumda, aşı karşıtının ‘hakkı’ bazı durumlarda/koşullarda sınırlanabilir mi? Evet, sınırlanabilir, ancak konunun çok hassas ele alınması gerekir. Biraz daha açarsam: Ortada birbiriyle çatışan iki hak/özgürlük var. Biri aşı olmayı reddediyor, diğeri aşı olmayanı reddedenin kendi yaşamına kastettiğini düşünüyor.

Kendi sağlığını korumanın, diğerinin olacağı aşıyla ilişkili olduğu savıyla. Bu yalnızca kendi kanaati mi peki? Hayır, tüm genel geçer bilimsel gözlemler, aşı olanların  çok daha az riskli hale geldiğini ve aşının ölüm oranını düşürdüğünü gösteriyor.

Aşı olup da korona nedeniyle ölenlerin oranı yüzde1-2’lerde. Aşının yaşamı büyük ölçüde koruduğuna ilişkin somut veriye sahibiz, demektir bu.

Burada, aşı ile ilgili yapılabilecek tüm yorumlardan ve bakış açılarından değil, yalnızca konuyu ilgilendiren kısmından söz etmeye çalışıyorum. Yoksa biri çıkıp ‘doğal bağışıklığın’ gerekliliğini de savunabilir ki, başlangıçta kimi azgın kapitalistler bunu önerdi. Ya da bir diğeri, gelecekteki olası komplikasyon ihtimallerini dert edebilir, vesaire. 

Şu anki mesele; çatışan iki hak var mı (bence var) ve bu çatışma, iki tarafın da hak ve özgürlüğünü tümüyle ortadan kaldırmadan (kullanılamaz hale getirmeden) nasıl çözülebilir, sorusunun yanıtını bulmakta. 

Yazıda önerdiğim makalede ‘gönüllü ölümün’ bir ‘hak’ olduğunu savunuyorum. Nitekim çoğu demokratik sistemde uzun süredir tartışılıyor ve ötanaziye izin veren, uygulayan ülkeler var.

Ayrıntıya girmeyeceğim, bir insan aşı olmadığında ölebileceği ihtimalini biliyor ve bunu göze alıyorsa, alır; yaşamını kaybederse de, eder. Buna mukabil ‘salgın’, diğer hastalıklardan ya da tıbbi müdahale tartışmalarından farklı olarak, yalnızca ‘kişiyi’ değil, o kişi dışındaki herkesi, çevresini, ülkeyi ve hatta dünya nüfusunu ilgilendiriyor.

Hal böyleyken, örneğin ileri aşamadaki kanser tedavisini reddeden biriyle, salgın esnasında aşı olmayan biri arasında, o reddin yaratması muhtemel sonuçları arasında çok fark var. Aşı karşıtlığı yalnızca karşı olana zarar verecek olsaydı, hiç kimse müdahale edemezdi.

Ancak ‘diğerine’ de zarar veriyorsa -ki veriyor- bu durumda, ‘reddin’ hukuksal koruma alanında yer aldığını savunmak, hiç kolay değil.

Temel hak ev özgürlükler alanının hem zor hem zevkli yanı, her hak ve özgürlüğün kendi özgül alanının da bulunması.

Bu bağlamda, eğer okuduğunuz uzunca bir yazı olsaydı; bir mezradaki aşı zorunluluğu ile büyük şehirdeki aşı zorunluluğunu, evinde oturan bir yazarın aşı zorunluluğu ile fabrika işçisinin aşı zorunluluğunu, sinemaya gitmek isteyen aşı karşıtının durumu ile metrobüse binenin aşı karşıtlığını vs. uzun uzadıya tartışmak ilginç olabilirdi.

Her durumda hukuksallığı gözetmek, hatta anayasası askıya alınmış bir ülkede dahi asgari hukuksallık kaygısından vazgeçmemek, önemli. Burada, “Kardeşim canımızın derdindeyiz, hukuk mukuk ne zırvalıyorsun!” diyenler olacaktır.

Her durumda asgari ‘hukuk mukuk’ gözetmek, elde avuçta ne kaldıysa yitirmemek için gerekli. Salgının başından beri, ‘genelge’ ile sınırlanmayan hak ve özgürlük kalmadı neredeyse. Dayanılan yasa olan 1930 tarihli UHK (Umumi Hıfzıssıha Kanunu) kutsal bir metne dönüşmüş durumda.

Uzun süredir maruz kaldığımız hemen tüm sınırlamalar, genelgelerle yapılamaz, anayasaya aykırı düzenlemeler. Salgın koşullarında muhalefetin verdiği ‘anayasallık’ sınavı da berbat; yönetimden daha fazla umursuyor görünmüyorlar anayasal ilkeleri.

Konu üzerine yazılır çizilir, ayrıntılı tartışmalar olur muhtemelen, olmalı da… 

Bana kalırsa, çatışan iki haktan birinin temelindeki ‘toplum sağlığı’ kaygısı/ilkesi, kişilerin reddetme hakkına öncelikli kabul edilmeli. Bu bir ‘salgın’ olduğu için. Anayasa’da yalnızca hak ve özgürlükler değil, ödevler de var! Ağaçta değil, toplum içinde yaşıyoruz.

Aşı karşıtları kendi tercihlerini yaşama geçirebilir tabii, ama diğerlerinin hayatını riske atamaz. O riskin varlığına ise, ben ya da aşı karşıtları değil, konunun (ciddi) uzmanları, ilgili kurumlar ve onların önerilerine uyan ‘idare’ karar verir.

Zorla aşılama yapılamayacağına göre, önce ‘kaygılı’ olanların kaygısını giderecek ciddi çalışmalar yapılmalı (örneğin şu aralar siyasetçilerin ve şöhretlerin yazılı görüntülü mesajları iyi oluyor), ardından aşı olmayı reddedenlerin ‘kamusal yaşamda’ diğerlerine verme ihtimalleri olan zararı asgariye indirecek önlemler alınmalı.

Önlemler, kesinlikle ‘yasayla’ (UHK değil, özel bir yasayla) düzenlenmeli, aşı karşıtlarının haklarının ‘özüne’ dokunulmamalı ve kuşkusuz, ‘ölçülü’ olmalı. 

Anayasanın ilgili hükümleri, yasa ve iç hukukumuzun parçası olan uluslararası sözleşmeler göz önünde bulundurulmalı. Bunun nasıl yapılacağı açıkça konuşulup tartışılmalı, emrivakiden kaçınılmalı. Hiç kolay olmayan bir durumdan söz ediyorum.

Muhterem okur, her koşulda asgari hukuksallığı gözetmez, hemen her uygulamanın aynı zamanda bir hukuk sorunu olduğu gerçeğini ihmal edersek, yarın en temel hak ve özgürlüklerimizi peçeteye yazılmış fermanlarla kaybedebiliriz. Oraya pek bir şey kalmadı aslına bakılırsa.


‘Aydınlık yarınlar’ notu:

Suriyelilerin, Beyazıt meydanında “Gitmiyoruz” mitingi yapacağı dedikodusu, içlerinde muhalif vekiller ve yazarların da olduğu kişiler tarafından yayıldı.

Sahte bir afiş paylaşıldı aslına astarına bakılmadan.

Bir sağcı muhalefet milletvekili, Suriye’de çatışma olmayan bir bölgeye ilişkin sahil fotoğrafları paylaşarak yandaşlarının gözüne girmeye çalıştı.

O bölgeden bir göç olmadığını bilmiyorsa eyvah, biliyor ve yapıyorsa, eyvah ki eyvah.

Bir diğer sağcı muhalefet milletvekili, sığınmacı haklarından söz eden insan hakları savunucularına, “Kullanışlı ahmaklar” dedi.

Aslan sosyal demokrat bir belediye başkanı, şehrindeki Suriyelilerin kullanacağı suyu on kat pahalı fiyatlandıracağını duyurdu ve takdir gördü.

Ailesi sermayedar olduğu için, yani genetik marifetiyle sermaye sahibi olmuş bir holdingçi kadın ‘Suriyelileri istemediğini’ ilan edince, aslan sosyal demokrat milletvekili, kendisini kutladı, alkış emojileriyle. 

‘İleri, hep ileri, daha da ileri, en ileri’ bir kadın yazar, Ruşen Çakır’ın hak ettiğinin sürgün (iyi ihtimal olmalı) olduğuna hükmetti, sosyal medya hesabında.

Hepsi muhalif. Yaşasın aydınlık, en aydınlık yarınlarımız.


Video önerisi:

Bağımsız olma iddiasındaki bir yapım şirketi, Mağlova Su Kemeri’nde ‘Geeva Flava’ grubunun canlı müzik performansını kaydetmiş. Amaçları, çevre sorunlarına, kültürel miras hassasiyetine ve salgın döneminde zor durumda kalan müzisyenlere dikkat çekmekmiş.

28 Temmuz 2021 tarihinde saat 20:00’da Geeva Flava grubunun resmî Youtube kanalından yayınlanacak canlı müzik performansını öncelikle Diken okuruyla paylaşmak istediler, bana haber vermek görevi düştü, ilgili bağlantıyı buraya bırakıyorum.


Pfizer'dan, BioNTech aşısı sonrası rekor satış tahmini


dikenhttps://www.diken.com.tr/asi-ve-karsitligini-hukuku-gozeterek-konusabilmek/

Tüm yazılar: Murat Sevinç

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

YAŞAM ARZU'SU

Yaşam sadece vişneli çörek kutusu ya da mayın tarlası değildir...

İdris'in Otağı

Sevgi Çiçeklerimi Koparabilirsiniz

ÖZGE ÖNDER

Burada Yaşam Var!

minimalist günlük.

bilinçli farkındalık, minimalizm

%d blogcu bunu beğendi: