‘Eski köye yeni adet getiren’ bir aydının portresi: Turan Dursun

erkek1ALİ MERT CANEL

Büyük bir inatla aydınlanma mücadelesi veren Turan Dursun,

4 Eylül 1990’da,

…evinin önünde uğradığı silahlı saldırıda

yaşamını yitirmişti.


Uluslararası sermaye Türkiye kapitalizmini yeniden yapılandırma adına bir dizi kararlar almıştı. 12 Eylül 1980 cuntasıyla ile birlikte bu kararlar sola ve halka kabul ettirilmeye çalışılmıştı.

Türkiye’de kapitalizmin yedek lastiği olan gericilik ise emekçi kitleleri kuşatmada asli işlev görüyordu. y


Laikliğin ruhuna fatiha 

1991 yılına gelindiğinde TCK’nın, Anayasa’daki laiklik ilkesini koruyan, tarikatların ve cemaatlerin örgütlenmelerini kısıtlayan 163. maddesi Turgut Özal tarafından kaldırılmıştı. 

“Aydınkırım ve solkırım” açısından bereketli coğrafya olan Türkiye’de İslamcı gericiliğin yükselişi ile baskı ve cinayetler daha fazla artmaya başlamıştı. 1990’da başlayan cinayetler serisi, “İslami Hareket”, “JİTEM”, “Türkiye Hizbullahı” gibi kılıklara büründü.

1990 yılında Muammer Aksoy, Bahriye Üçok ve Turan Dursun’un, 1993’te ise Uğur Mumcu’nun öldürülmesi, sonrasında Sivas Katliamı gericiliğin yükselmesine zemin hazırlanmıştı.

Dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin tüm bunlar karşında “Birtakım ölümler, öldürmeler oldu. Ve hapis etmeler oldu. Bir nevi bir mücadele oldu. Bir mücadele veriyorduk” diyerek takunyalıların iktidara yürüyüşünü özetliyordu.

AKP’li Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ise bir konuşmasında, ”TCK’da meşhur bir 163. madde vardı. Allah rahmet etsin, Turgut Özal 1991 yılında bu maddeyi TCK’dan çıkardı. Ceza kanunundan çıkarılana kadar bir giyotin gibi çalıştı, zulmetti, şikayet ettirdi, sıkıntı verdi” diyecekti.  

Türkiye’de gericilik karşısında “geriletilemeyen ilerici birikim” bu kuşatmaya direnç göstermişti. Turan Dursun da bu direncin önemli bir yapı taşıydı. Gericilik karşısında verdiği mücadelede gericiler tarafından katledildi. 


Gericiliğin içerisinden filizlenen aydınlık 

1934’te Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Gümüştepe köyünde dünyaya gelen Turan Dursun, henüz beş yaşındayken tüm ailesiyle birlikte Ağrı’nın Tutak ilçesine göç ettiler. Dursun, aileyi geçindirmek için babasıyla beraber köylerde imamlık yapmaya başladı.

Babası, oğlunun “İmamet (İsnâ’aşerîyye i’tikadı)” esasları doğrultusunda İmâmet merkezi konumunda bulunan Basra ve Kûfe’de din eğitimi alarak bir din âlimi olmasını istiyordu.

Dursun, bu hocalardan dini eğitimi alabilmek için Ağrı’dan Muş’a, sonrasında Adana’ya ve oradan da Türkiye’nin birçok şehrine, kasabasına ve köyüne gitti. Buralarda “ders parası” adı altında kendisinden istenilen parayı ödeyebilmek için hem esans satmaya, hem de imamlık yapmaya başladı. 

Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı İlahiyat Fakülteleri’nde sürdürdüğü Sünnî-Hanefî-Mâtûridîyye İ’tikadî mezhebi ana ilkelerine dayalı olarak verilen eğitim karşısında, ailesinden öğrendiği İmâmet esaslarına bağlı kalamayacığını anladığında Monoteistik dinler tarihi eğitimi almaya karar verdi. Askerlik çağına ulaşana kadar Kürtçe, Çerkezce ve Arapça öğrendi. Ayrıca antropolojiyle yakından ilgilendi.


Okuma aşkı yarım kaldı

Küçük yaşlarda babası tarafından “gavur okulu” denilerek ilkokula gönderilmeyen Dursun, ilerleyen yıllarda müftülük sınavını kazanmasına rağmen ilkokul diploması olmadığı için tayini yapılamadı. Bu yüzden İstanbul Mahmutpaşa İlkokulu’nu kısa sürede dışarıdan bitirdi. Sivas müftüsü iken de ortaokulu dışardan bitirdi ve en son liseyi tam bitirmek üzereyken silahlı saldırı ile katledildi. 

İlk imamlık deneyimlerini, askere alınmadan önce Tarsus’a bağlı Baltalı köyünde yaptı. Askerliğinden sonra, İstanbul’da bulunan İsmailağa ve Üçbaş medreselerinde hocalık yaptı. Daha sonra müftülük yılları başladı. İlk olarak Tekirdağ’da müftü yardımcısı olarak göreve başladı.

Ardından Gemerek’te, Altındağ’da, Sivas’ta ve son olarak da Sinop’un Türkeli ilçesinde müftü olarak görevde bulundu. 1958 yıllında başlayan müftülük görevi 1966’da son buldu. Bu yıllar arasında birçok şeye tanık oldu ve sürgün edildi. 

Müftü iken İslamiyeti, Hıristiyanlığı ve Yahudiliği hem kendi kaynaklarından, hem de diğer kaynaklardan yararlanarak detaylı bir şekilde inceledi. İncelemeleri sırasında okuduğu efsane ve öyküleri kutsal metinlerdeki yazılarla ile kıyaslayan Dursun’un dini inancındaki büyük ikilemler sonrası müftülük görevinden istifa etti.

İslam dinini açıkça eleştirmeye başladıktan sonra ise ölümüne kadar hep tehditlere, hakaretlere maruz kaldı.

Müftülükten ayrıldıktan sonra 1966 yılında TRT’de ambar memurluğu, malzeme memurluğu, koruma memurluğu ve evrak memurluğu gibi işlerde çalıştı. Prodüktör sınavlarından başarılı çıkınca TRT Kültür Müdürlüğü’nde dinî yayınların hazırlanmasında prodüktör olarak çalıştı ve birçok yapıma imzasını attı. Bunlardan en çok yankı uyandıranlar ise şunlardır: Tarihte Türkler, Başlangıcından Bu Yana İnsanlık ve Akşama Doğru. 

Birinci Büyük Millet Meclisi Öncesi ve Sonrası adlı bir projeyi araştırdı fakat bir türlü yapımına izin verilmedi. TRT’deki 16 yıllık görevinden 1982 yılında emekliye ayrıldı.


Eski köye yeni adet

1958’den 1966’ya kadar bulunduğu müftülük görevi sırasında Dursun, kendisiyle yapılan bir röportajda fikirlerinin dönüştüğü o döneme dair şunları aktarıyordu:

“Sivas’ın Hanzar köyünde su kaynağı var. Bir süre sonra yitiyor. Bend yapılsa herkes yararlanacak. Valiye göstermek için başında fotoğraf çektirdim. Köylüler gelmeye cesaret edemediler. ‘Ağa ne der’ diye. Ağa karşı çıkmıştı zaten, ‘eski köye yeni adet mi getiriyorsunuz’ demişti.

Daha sonra TRT”deki ilk programımın adı ‘Eski Köye Yeni Adet’ olmuştu. Hakkımda komünist diye söylentiler çıktı. Alışılmadık bir müftüydüm. Tarık Zafer Tunaya’nın başkanı olduğu Devrim Ocakları’nın kurucuları arasındaydım. Sovyetler Birliği’nden 20 bin lira para almış diye ihbar olmuş.

Diyanet müfettişlerinden Abdullah Güvenç teftişe geldi. Adama su verecek bardağımız yoktu evde. İbrikle vermiştik utana sıkıla.

Sinop’un Türkili ilçesine sürgün edildiğimde, kentin dışında yıkık dökük bir kulübe tutmuştum. Ali Şarapçı diye bir öğretmenle karısı bana çok yardım etmişti. Ona da komünist diyorlardı. Ben de “keşke komünist olmasaymış, ne iyi adammış” diye düşünüyordum.

Komünizmi kaynağından öğrenmeye karar verdim. Ali Şarapçı’ya “Şu komünist kitaplardan getirsen de okusam” dedim. Bilmediklerimi gidip soruyorum, okuyorum, ders gibi. İnanç dünyamda bir sarsıntı olmadı. Ancak ürkecek bir şey de yokmuş. Sosyal alanda bir ideolojiden çok bir bilim olarak baktım.”


Gericiliğe özgürlük arayanlara karşı direniş 


Gericiliğe özgürlük arayanlar türbana özgürlük eylemlerinde boy gösterirken, cemaat ve tarikatlar iktidara yürürken, Turan Dursun laikliğe sahip çıkılmasını şu sözlerle hatırlatıyordu: 

“Birileri derse ki demokratlık mı yoksa laiklik mi?

Ben elbette ki laiklik derim, eğer öyle bir karşılaştırma yapılacak olursa.

Kimileri 163. maddenin tartışmasında öyle derler.

Korkarlar.

Acaba 163. maddenin kaldırılmasına karşı çıkarsam bana demokratlıktan çıktı derler mi falan diye düşünürler.

Laikliğin gereği ise 163. maddenin kalmasıdır.

Eğer demokrasi 163. maddenin kalkmasıyla gelecekse, o zaman bağıra bağıra söylerim:

Ben demokrat değilim.

Göğsümü gere gere kaldırılmasın derim.

Yani neden laiklik öncelik kazanır?

Bence evrensel olduğu için, çerçevesi olmadığı için.

Ama demokraside yine bir şey var.

Birileri toplanacak, o birilerine dayalı bir belirleme olacak.

Birileri tutsalar da ‘iki kere iki 25 eder’ deseler; bunlar oybirliği ile bunu söyleseler, ben demokratik bir uygulamadır, buna saygı göstermek gerek demem.

Hayır, bunların hepsi saçmalamıştır, derim.

Yani ben ‘demokratik’ oylamayı da kabul etmem.”


Laiklik, gerici-liberal ittifak ve destek veren bir kısım “solun” desteğiyle ‘‘özgürlük’’ kisvesi adı altında daha fazla saldırıya maruz kalırken Turan Dursun bu safsataya Bülent Ecevit’e ve Hasan Cemal’e yazdığı mektuplarla karşı durmuştu. 


Turan Dursun’dan Bülent Ecevit’e mektup:

“Bülent Ecevit

DSP Genel Başkanı,

(…)

Senden en son aktarılanlardan: Halka ters düşmemek koşuluyla laikliğe bağlıyız. Ya da bu anlamda.

Ülkemizde çapı, düzeyi belli politikacı bunu söyler. Kuşku yok buna. Ama gerçek anlamda laikliğe bağlı ve çağdaş aydının böyle bir şey söyleyemeyeceğini sen de bilirsin. Laiklik ilkesini benimsemiş olan kimse, bir koşula bağlanmadan bu ilkeyi benimsediğini ortaya koyar. Hele, halkın dini duygularına, halkça benimsenegelmiş inanç ve geleneklerine ters düşmemek koşuluna hiç bağlanmaz.

Laiklik bu koşulla getirilmemiştir. Böyle bir koşula bağlanılsaydı hiçbir yerde ve hiçbir topluma getirilemezdi. Bu ilke, toplumdaki dine, inanca ve geleneğe rağmen, benimsenip getirilmiştir. Ters düşerek!…

Düşünsene, ülkemizde, laikliğin getirildiği dönemde değil, bugün bile, halk kesiminde büyük bir çoğunlukla İslam benimsenmekte.

İslam’ın içinde Şeriat’da var. Dahası: Şeriat, İslam’ın kendisidir. Öyleyken, ters düşmeden, laiklik ilkesini nasıl savunabilirsin? Bir parçacık kaldıysa erdemini kullanarak söyle; savunabilir misin ters düşmeden?

Kaldı ki, ters düşmekten kaçınan kişi çağdaş olamaz, aydın olamaz. Aydınlar adı verilmiş sürüye katılmış olsa bile… Çağdaş ve aydın kişi değiştiricidir.

Değiştirmezlerse, ters düşmesiz olmaz. Değişmeden ve değiştirmeden yana olan kimse, dinin ve geleneklerin değişmez kalıpları içine girmez, girerse işlevini üstlenmez. Gerektiğinde kalıplara, kurallara meydan okur. Doğaldır ki, bu arada birçok ters düşmeler, incinmeler, incinmeler olur. Kaçınılmazdır bu.

Sen bunları bilmez olur musun?”



Turan Dursun’dan Hasan Cemal’e mektup:

‘’Hasan Cemal,

2 Aralık 1988 günlü Cumhuriyet’teki “Kılık Kıyafetlerle Uğraşmaktan Vazgeçelim” başlıklı yazını, bir yolculuk sırasında okumuştum. O sırada bir yazı yazmak istemiş, ama fırsat bulamamıştım. Aradan zaman geçince de vazgeçmiştim. Ne var ki, 6.12.1988 günlü Cumhuriyet’teki Uğur Mumcu’nun yazısını okuyunca bu yazıyı yazmaktan kendimi alamadım.

Senin yazınla Mumcu’nun yazısı ters doğrultuda. Doğru olan, Mumcu’nunki. Seninkine gelince: Evren’in bile gerilerinde. Gerilere düşmen, yeni bir olay değil. Yıllar önce bir iki mektubumla tepkimi yansıtmış,gördüğüm yanlışların üzerinde içtenlikle durmuştum.

Bu yazıyı da aynı içtenlikle yazıyorum. Yararı olursa sevinirim.

Yirmi birinci yüzyılın eşiğindeyiz, hala insanların kılığıyla, saçıyla sakalıyla uğraşıyoruz…diyorsun.

Uğur Mumcu’dan:

“Türban olayı bir din sömürüsü olayıdır. Türbanlı genç kızları öne süren, din sömürücüleri Bakan Hasan Celal Güzel’in katkıları ve Prof. Doğramacının sihirbaz hüneriyle yeni bir zafer kazanmışlardır.

Bugün türban, yarın cilbab (çarşaf) öbür gün fes…

Çağdaş uygarlık yolunda çarşaf ve türbanla güzel güzel ilerliyoruz.”

Evet, Mumcu da böyle diyor.

Uğraşılmazsa sonunda olacak olan budur.

Mumcu… Bugün üniversite düzeninin yasaklarla kurulacağına hiç inanmıyoruz da diyor. Ama hiç değilse uğraşılmamalı demiyor.

Gerekirse kılık kıyafetle de uğraşılmalı Bay Hasan Cemal!

(….)

Senin de savunur göründüğün ilkellik demokrasisinin demogogları akıl, bilim, çağdaşlık yolunda atılmış adımları silme girişimleri göstermemiş olsalardı, bugün, 1982 Anayasası’nı anayasa olmaktan çıkaran 24. maddesindeki hükümle din dersleri zorunu yapılmazdı.

Din elden gidiyor diyen kafayla, Laiklik elden gidiyor diyen kafa arasında, çağdaşlık arasında pek fark olmadığını yazıyorsun.

Gerçekteyse sağ adına dogmaların gereğini savunan kafayla, sol adına buna destek veren kafa arasında çağdışılık açısından bir fark yoktur.

Din inanırlarının, bağlı bulundukları dinin elden gitmesine ses çıkarmamaları beklenemez. Laikliğe bağlı olanların da laikliğin elden gitmesine ses çıkarmamaları beklenmemelidir.

Bu ülkede çağdaşlığın can damarı olan laiklik kuşa çevrilmiştir.

Ve bu kuş can çekişmektedir Bay Hasan Cemal!”

Aydınlanma mücadelesini büyük bir inatla koruyan, üreten ve geliştiren Turan Dursun, 4 Eylül 1990’da İstanbul’da evinden çıkıp işine giderken, evinin önünde silahlı saldırıya uğradı ve yedi kurşun sıkılarak katledildi. 


Ölüm göz göre göre geliyor 

“Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?” diyen Dursun, uğradığı cinayet öncesinde çok kez ölüm tehdidi almıştı, evine kurşunlar gönderilmişti. 

Turan Dursun, Muammer Aksoy cinayetine ilişkin, “Bence bu olay başka seçilmiş hedeflerin ilkidir. Seçilmiş hede olduktan sonra bir İslamcı için yapılmayacak şey olmaktan çıkar. Tevbe suresine bakacak olursanız, annenizi, babanızı, kardeşinizi bir tarafa, Allahı’ı ve peygamberi bir tarafa koyar.

Ailenizden biri seçildikten sonra sizin göreviniz gidip öldürmektir. Hatta benim babama söylediler, o da laf olsun diye ‘Şeriat bunu emreder’ dedi. Bu cinayetin arkası gelecektir…” derken kendi cinayetinin de portresini çiziyordu.

4 Eylül 1990’da Turan Dursun vurulduktan 40-45 dakika sonra polis gelip evi darmadağın etti. Birçok eseri ve çalışması kaybedildi. Kuran ansiklopedisinin 2000 sayfası, ‘Kulleteyn’ isimli kitabın ikinci ve sonraki ciltleri bu esnada kaybedildi. 

Türkiye’de laikliğin ve cumhuriyetin tasfiye edildiği bu tabloda, sömürü düzeniyle gericiliğin işbirliğinin ülkeyi getirdiği yer bu çöküş tablosu. Çıkış ise bu karanlıkta bize fener olan aydınlanmada.



sol_https://haber.sol.org.tr/haber/eski-koye-yeni-adet-getiren-bir-aydinin-portresi-turan-dursun-312957


 

‘Afganistan’da da Türkiye’de de… Laiklik yoksa gericilik var’

   

 

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: