BÖLÜM 39- Cennet Nerededir? Cennet=Eden Bahçesi=Atlantis Ülkesi- İnsanlar neden “öteki dünya” diye bir kavram oluşturmuşlardır?

Prof. Dr. İsmet GEDİK

Bir insan, mensubu olduğu toplumdaki hayat sisteminin daha iyi yönde geliştirilebilmesi konusunda bir şeyler biliyor, buna kesin inanıyor ve bu bildiklerini topluma duyurmuyorsa, topluma karşı ihanet etmiş olmaz mı?


Mademki bir görüşün, toplumca bilinip, uygulanması halinde, toplum daha iyiye gidecek, öyleyse, o görüşün toplumdan saklanması veya duyurulmaması, topluma karşı bir kötülüktür.


Diğer taraftan, toplumun geleneksel düşünce ve inanç sistemi, bu yeni görüşü kabullenmeye uygun değilse; yani bu görüş toplumun geleneksel düşünce sistemini ve yaşam tarzını rencide edecek bilgiler içeriyorsa, o insan hemen “aforoz edilir” ve düşman olarak görülmeye başlanır.


İşte ben bu durumdayım. Gerçekleri yazdığımda, “Hocam bu din düşmanlığı niye” diyen arkadaşlarımla-öğrencilerimle karşılaşıyorum. Ben dinamik sistemli doğayı oluşturan bir yaratıcı sistemini bilimsel verileriyle tanıtıyorum, ama insanlar yazdıklarımı okuyup-değerlendirmeden “bodoslama” karşı çıkıyorlar.

Kafanızdaki “Allah” kavramı:

-•       Dünyanın ne zaman oluşmaya başladığını, nerelerden geçerek günümüz görüntüsüne ulaşıldığının kayıtlarını YERYUVARININ ARŞİV SAYFALARInda yazan yaratıcı mı?

-•       Bir canlının nasıl oluşup gelişeceği bilgilerini o canlının GENETİK BİLGİLER KİTAPÇIĞINA yazan yaratıcı mı?

-•       Yaratıcı sistemin bu kitapları doğada herşeyin bilgiyle oluşturulacağını ve yaratıcı sistemin de hep en iyi bilgilere yatırım yaparak, “Information & self-organisation” olarak özetlenen dinamik, yani doğum-ölüm döngülü sürekli evrimleşen bir doğal sistem ortaya koymaktadır.

-•       Ve sizler yaratıcının bu gerçek kitapları hakkında ne biliyorsunuz?

-•       Yaratıcın bu gerçek kitaplarındaki verileri bilmeden nasıl yaratıcıyı doğru anlayıp, onun yolundan gittiğinizi iddia edebilirsiniz?

-•       Sizin kafanızdaki yaratıcı, Sümer krallarının toplumları etkileyip-yönlendirmek ve halkın kendilerine hiç-düşünüp- sorgulamadan itaat etmelerini sağlamak için tasarladıkları, bir KUTSALLIK sisteminin devamı değil midir?

İnternette bir tanıdığım, benim bir DOM-görüşü savunucusu olarak Kuranı anlamadığımı yazmış.  Ben de kendisine şöyle bir teklifte bulundum: “Benim mi Kuranı daha iyi anladığımı, yoksa Siz ve sizin gibi Kuran savunucularının mı daha iyi anladıklarını saptamak için Kurandan bir bölüm vererek bunların nasıl yorumlanabileceğini tartışalım” şeklinde bir teklifte bulundum.

Yorumlanacak Kuran bölümü, Er-Rahman suresinin Cennet ile ilgili ayetleridir. Er-Rahman Suresi “Cennet” hakkında bilgi veren en önemli suredir.

-55:46 – Rabbinin makamından korkan kimselere İKİ CENNET vardır.

– 55:48 – İkisinin de çeşitli ağaçları, meyvaları vardır.

– 55:50 – İkisinde de akıp giden iki kaynak vardır.

– 55:52 – İkisinde de her türlü meyvadan çift çift vardır.

-55:62 – Bu ikisinden başka İKİ CENNET DAHA vardır.

– 55:64 – (Bu cennetler) yemyeşildirler.

– 55:66 – İkisinde de fışkıran iki kaynak vardır.

– 55:68 – İkisinde de her türlü meyva, hurma ve nar vardır.

Şimdi size sorum şu: kutsal kitabımızda 2+2 = 4 adet cennetten söz ediliyor. Bunu nasıl açıklarsınız? O cennetlerde yetişen meyvelerden “hurma ve nar” hangi dünya parçasını simgeler?

Bu soruyu Diyanet işleri başkanlığı ilgililerinden 15 yetkiliye – ve İlahiyat Fakültelerinden yine 15 profesöre de (2015 yılı ilkbaharında) yönelttim, ama hiçbir yanıt gelmedi.

Şimdi bu konuyu jeolojik- arkeolojik verilerden yararlanarak, doğa-bilimsel bakış açısıyla açıklamaya çalışalım.


1.pngŞekil 109: 20 bin yıl öncelerinin Basra-Hürmüz Boğazı arasının paleocoğrafik görüntüsü. Harita Alman araştırma gemisi Meteor’un (1971) verileri, Roberts (1984), Swift and Bower (2003), Yao (2008) ve Würm-buzul çağına ait diğer jeolojik bilgilerden yararlanılarak hazırlanmıştır.


-15 – 115 bin yılları arası dünyamız iklimi çok soğuktur ve Würm-buzul devri denilen bir dönemden geçmektedir (İmbrie ve diğ. 1984, Hays ve diğ. 1976).

Buzullar denizlerdeki suyun buharlaşıp, kar ve buz olarak karalarda depolanması sonucu oluştuğundan, denizlerdeki su seviyesi, karalardaki buzul miktarına denk gelecek derecede düşüktür; bu da sıcaklığın en düşük olduğu 20 binyıl öncesinde yaklaşık 130 metrelik bir deniz seviyesi alçalması demektir.

Deniz seviyesinin bu kadar alçalması, en fazla coğrafik değişikliği Basra-Hürmüz-boğazı arasındaki bölgede gösterir. Çünkü Basra körfezinin en derin noktası yaklaşık 90 metredir ve Dubai – Bander-e Lengeh hattının hemen batı tarafında bulunmaktadır. Dubai – Bander-e Lengeh hattı ise yaklaşık 70 m. derinlikte bir sırt şeklinde İran ile Dubai arasında uzanır.

Bu coğrafik özellikler nedeniyle, deniz seviyesi 130 m. düşünce, tüm Basra Körfezinden deniz çekilmiş olur ve bu devasa bölge, iki tane büyük ırmakla sulanan çok verimli bir ovaya dönüşür. Sadece güney-doğu ucunda 15-20 m. derinliğinde sığ bir GÖL kalır. Bu gölün suyu da, birkaç yıl içinde tatlı suya dönüşür. Üzerinde ise yoğun insan yaşamlı birkaç tane adası vardır.

Kuzeydeki Zagros dağları kar ve buz örtüsü altında, güneydeki Arabistan düzlüğü susuz kurak bir bölge olarak yaşama pek imkan vermez iken, bu devasa ova, hem soğuk kuzey rüzgarlarından korunmuş olması, hem deniz seviyesinin bile altında olması ve iki büyük ırmak tarafından sulanır olması nedeniyle, orada yaşayanlar için büyük bir nimettir.

Bu verimli ovada her tür meyve ve sebze bol olarak yetişmekte, onlara bağlı olarak da yoğun bir hayvan topluluğu bulunmakta, bu ise avcılık ve toplayıcılıkla geçinen o devir insanları için olağan-üstü bir yaşam ortamı sunmaktadır. Yani tam bir CENNET – ÜLKEsidir.

Şimdi bu ideal CENNET-ÜLKENİN sonunun nasıl olduğunu görelim.

Buzul devri süresince en ideal yaşam yeri olan bu CENNET-ÜLKE, buzul sonrası dönemdeki insanlık için tam bir işkence ortamına dönüşmüştür. Çünkü Zağros Dağlarının tepelerinde ve yamaçlarında bulunan buzul örtüleri, iklimin ısınmaya başlaması nedeniyle ergimeye başlamışlar;

buzulların ergimesiyle oluşan sulara, buzul örtüsü altındaki donmuş topraktaki buz kristallerinin de ergimesiyle, akışkan bir çamura dönüşen toprak da eklenir; böylelikle vadilerde her yıl tekrarlanan büyük çamur ve sel felaketleri oluşmaya başlar. (Jeolojide solifluksiyon olarak bilinen olay).


2.png

Şekil 110: Cennet-Ülke, buzul devrinde kara haline geçmiş olan Basra-Hürmüz-Ovasıdır.


Her yıl tekrarlanan bu çamurlu sel felaketlerine, bir yeni felaket daha eklenir: Deniz ilerlemesi ve yükselmesi. 15 bin yıl öncelerine gelindiğinde, buzul devri sona ermiş, sıcaklık artmaya başlamıştır. Yani buzullar tekrar ergimeye ve deniz seviyesini yükseltmeye başlamıştır.  14 bin yıl önceleri, deniz tekrar Basra Körfezine girmiş ve CENNET-ÜLKE yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştır.

 Denizin istila ettiği düzlüklerde yaşayan insanlar:

-►-ya ırmak vadileri boyunca kuzey-batıya doğru gitmek,

-►- ya kuzeydeki Zagros dağları yönünde kaçmak,

-►- ya güneydeki Arabistan düzlüklerine kaçmak,

-►- ya da, bu devasa ovada rastlayacakları  50-60 m. yüksekliğindeki yükseltilere sığınmak zorunda kalmışlardır.

Bunlardan ilk üç şıktan birini tercih edenler, bu felaketler zincirinden kurtulmuşlardır. Ama son seçeneği tercih edenler (ve daha önceleri zaten bir ada üzerinde yaşayanlar) için işkenceler daha yeni başlamaktadır. Çünkü onlar bu yükseltilerde hapis edilmişlerdir!

Deniz seviyesi her yıl yaklaşık 1.5 cm kadar yükselmektedir dolayısıyla, Basra-körfezinin tekrar denizle kaplanması –yani sel felaketleri ve deniz seviyesi yükselmesi- yaklaşık 7-8 bin yıl daha sürecektir (Brentjes 1981).

Gittikçe sulara gömülen ve her yıl sürekli sel felaketlerine maruz kalan adalarda mahsur kalan yabani insanlar, bu zor durum karşısında çare arayışına girerler.

Dinamik sistemde sürekli yeni kavramlar, yeni özellikler çıkar (Haken (2000)). Eskiden duvarcı diye bir kavram yokken, ortaya “duvarcı” diye bir meslek kavramı çıkar. Önceden herkes kendi ihtiyacı kadar meyve toplarken, şimdi duvarcı için de pay ayırmak zorunda, onun için daha fazla meyve toplaması gerekiyor.

Bu sayede, bazı insanlar sel felaketlerine karşı adanın kenarına duvar örmekle meşgul olurken, bazıları onların yiyeceklerini temin etmek için, daha fazla besin maddesi elde etme çabası içine girerek hayvancılık, ziraat gibi farklı alanlarda uzmanlaşmışlardır. 

Bu zor koşullar insanları karşılıklı olarak birbirlerine bağımlılık içine sokmuştur. Avcılık ve yabani meyve toplayıcılığına dayalı bireysel yaşam tarzında, 100 km2lik bir alanda yetişen hayvan ve bitki ürünleri ancak bir ailenin ihtiyacını karşılayacak düzeydedir. Karşılıklı bağımlılığa dayalı sistemde ise, bu alanda binlerce aile yaşayabilmektedir. Toplumsallaşmanın gizemi bu özelliğinde yatar. 

Toplumsal hayat, yeni bir anlaşıp-uzlaşma sistemi gerektirmiş ve insanları tekrar büyük bir sorunla karşı-karşıya getirmiştir. İlk yazılı anlaşma öğeleri resimlerden oluşur. Zamanla resimler gittikçe basitleşen simgelere dönüştürülmüş ve yaklaşık 5-6 bin yıl önceleri ilk çivi yazısı belgeler oluşturularak, toplumsal hayattaki karşılıklı ilişkilerin düzenlenmesinde devreye sokulmuş ve bu sayede yeni birçok meslek türü ve yeni yapısal öğeler (çeşitli yasa kitapları, yazılı meslek metinleri, vs.) ortaya çıkmaya başlamıştır. 

Böyle bir ortamda toplumsallaşmayı başlatan Sümerlerin, tufan sonrası geldikleri Mezopotamya’da “kültürlü efendiler” olarak adlandırılmasının nedeni budur (Ceram 1972). 

Buzulların ergimesiyle oluşan çamurlu sel felaketlerinin en korkuncu, en son “buzul” kütlesinin ergidiği yıldır. Çünkü en son yıla kalan buzlar, ergimeye başladıklarında, suyla dolu bir balon gibidirler.

Daha önceki yıllarda buz kütlesinin dış-zarı gibi az bir kısmı ergirken, son aşamada tüm kalan buz kütlesi aniden sıvılaşır ve patlayan bir balondan boşalan su misali, çevresinde çok büyük hasara yol açar. Bu son sel felaketinde boşalan su, daha önceki yıllarda boşalan sudan onlarca kat fazladır. İşte tufan denilen olay bu son yılda gerçekleşir.

Sözün kısası, CENNET-ÜLKEnin adalarında hapis kalan insanlar, zorluklarla mücadele ederek, bilgi düzeylerini geliştirmişler, karşılıklı hizmet-alış-verişi sistemi olan toplumsal hayatı başlatmışlar, ama son tufan olayıyla birlikte, yaşadıkları adadan sallarla, sandallarla, vs kaçarak, kendilerini kaderlerine terk etmişledir.

Bilgi düzeyleri diğer çevre toplumlarına göre, inanılmaz derecede yüksek olan bu insanlar, ulaştıkları yerlerdeki insanlarca, “efendiler”gibi muamele görmüşlerdir. 

Sümerler insanlık tarihinde yazı yazmayı ve yazılı belgeler oluşturmayı ilk defa bulan ve uygulayan kavim olarak büyük önem taşır. Arkeolojik kazı verilerine göre, Sümerlerin tarihi tufan öncesi ve tufan sonrası olarak iki farklı döneme ayrılmaktadır.

Tufan öncesi dönemin Dilmun denilen ve yaratılışın ilk başladığı yer olan bir adada geçtiği, insanlığın o dönemde çok mutlu olduğu ve altın çağını yaşadığı belirtilir. Dilmun aynı zamanda güneşin doğduğu yer olarak da tarif edilmiştir. 

Bu şekilde atalarımızın kafasında, eskiden mutluluk içinde yaşadıkları bir (Dilmun, Eden = Adn, Cennet bahçesi) ve tufan sonrası geldikleri günümüz dünyası diye iki farklı dünya kavramı oluşur. Öteki-dünya kavramı oluşturulmasının tek nedeni budur.

Sümerlerin doğa anlayışı statik sistemli olduğundan, dinamik sistemli doğum-ölüm döngüsünü anlayamamışlardır. Bu nedenle de, öteki dünya şeklinde bir tasarım, ebedi bir hayata orada devam edileceği şeklinde bir hayat anlayışı oluşturulmasına vesile olmuştur.

Şimdi önce “Öteki-dünya” ile “cennet” arasındaki bağlantıyı oluşturalım: 

Cennet Neresi?

Kutsal kitaplara göre,

– Allah önce ışığı (geceyi gündüzü) yaratır (1. gün);

– Sonra gök kubbeyi yaratarak, gökteki tatlı sularla yerdeki tuzlu suları birbirinden ayırır (2. gün);

– Sonra yeryüzünde karaları denizlerden ayırır ve karalardaki bitkileri yaratır (3. gün);

– Sonra güneşi, ayı ve diğer ışık kaynaklarını (4. gün);

– Sonra denizlerdeki hayvanları ve havalardaki kuşları, (5. Gün); – Ve en son olarak da, dünyadaki tüm bu yaratıklardan yararlanması için insanı yaratır (6. Gün).              

(Tekvin, 1.Musa, Martin Luther tercümesi -Bibel)  

 Görüldüğü üzere kutsal kitaplarda anlatılan tüm bu olaylar yeryuvarının ve hayat sisteminin oluşumunu açıklamaya çalışan görüşlerdir ve hepsinin Dünyamız üzerinde olduğu aşikardır. Dolayısıyla Âdem’le Havva’nın ilk yaratıldığı yer dünyamızda bir yerdir.

Dünyamızdaki bu ilk yaratılış noktası Cennet olarak tanımlandığına göre, o Cennet, dünyada bir yerde olmak zorundadır. Daha sonra, Âdem’le Havva bir “günah” işledikleri için, Cennetten kovulurlar. Peki, Cennet neresiydi? İnsanlar nereyi terk edip, nereden nereye geldiler?

Bu sorunun yanıtı ise 15-20 bin yıl öncelerinin coğrafik görüntüsünün tasarlanabilmesinden geçer:

– Buzul devri süresince dünyanın diğer yerleri soğuk ve kuraklık içindeyken, “Basra- Hürmüz Ovası” diye adlandırdığımız bu CENNET-ÜLKE ovasındaki yaşam koşulları diğer bölgelere göre çok daha iyidir. Burada yaşayan insanlar bu ılıman ve verimli ortamın çevredeki soğuk ve kısır yörelerden farklı olduğunun bilicindedirler.

– Buzul devrinin sona ermesiyle hem sel felaketleri hem de deniz seviyesi yükselmesi başlar.

– Deniz seviyesi yükseldikçe insanlar ovadaki tepeler üzerine çıkarlar; ama bu yükseltilerin deniz içinde bir adaya dönüşeceğinden habersizdirler. Adalar üzerindeki yaşam binlerce yıl sürer. Dünya hakkında çok az bilgi sahibi olan bu insanlar için, üzerinde yaşadıkları ada “dünya” olarak kabul edilir, çünkü binlerce yıldır çevrelerinde başka bir kara parçası olduğundan habersiz olarak bu ada üzerinde yaşamaktadırlar.

– Buzul devrinin sona ermesi sonucu başlayan ve her yıl sürekli tekrarlanan sel felaketlerine karşı adalarının çevresine duvarlar örerek yıllık taşkınlardan kendilerini korumaya başlarlar. Ama deniz seviyesi yükselmesi, 12–13 bin yıl öncelerinden başlayarak, 6–7 bin yıl öncelerine kadar sürekli devam eder.

– Yaşadıkları bu dünyanın (adanın) neden suya gömüldüğünü anlayamayan insanlar, “bir günah işledikleri için dünyalarının tanrı tarafından ceza olarak sulara gömüleceği” inancındadırlar. (Kramer 1963)

– Gelecek bahardaki taşkınla birlikte adalarının tamamen suya gömüleceğini fark eden insanlar sal, kayık vs. gibi vasıtalar yaparak, bilinmeyen bir geleceğe kendilerini terk ederler.

– Dalgalar ve akıntılar tarafından günlerce bu şekilde deniz üzerinde sürüklenen insanlar, kıyıya çıktıklarında, eski dünyalarından kovularak bu yeni dünyaya geldiklerini sanırlar; vs..

– Yeni geldikleri bu yer parçasının eski yaşadıkları ortama hiç benzememesi ve insanların “cennet dedikleri bir yerden” günümüz dünyasına gelmiş olmaları, işte böyle bir olayın sonucudur.

Şimdi 2+2=4 cennet konusunu aydınlatmaya çalışalım.

  Verilen  “CENNET-ÜLKE” haritasında, KB ve GD olarak işaretlenmiş iki farklı bölgeyi düşünün. Çok farklı konumdalar ve çok farklı çevre-şekillerine sahipler. O zamanın insanlarının coğrafik bilgileri de çok sınırlı. Doğal olarak o bölgede yaşayan insanlar bu ırmakları farklı adlandıracaklardır. Örn. KB’da yaşayanlar Dicle ve Fırat olarak adlandırmışlardır.

 Güney-Doğudakilerin nasıl adlandırıldığını ise şu paragrafları okuduktan sonra anlayacaksınız:

-“7. Böylece Efendi Tanrı topraktan insan yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi. Ve böylelikle insan canlılık kazandı.

-8. Ve Efendi Tanrı doğuda (Kudüs gibi kutsal topraklara oranla, Eden Bahçesi (Cennet), “doğuda” olacaktır; Basra Körfezi dibindeki eski verim­li ovalar da, doğudadır!) bir yerde Eden bahçesini dikti ve yarattığı insanı bu bahçenin içine koydu.

-9. Ve Efendi Tanrı, yeryüzünde, güzel görünüşlü ve tadlarına doyum olmayan ağaçlar büyüttü, ve bahçenin ortasında, iyi ve kötüyü ayırt etme ağacını, hayat ağacını yeşertti.

-10. Bu Eden bahçesinde, bahçeyi sulamak için bir ırmak akıyordu, ve orada dört kola ayrılıyordu.

-11. Birinci kolun adı Pişon’du ve altın ülkesi Hevila yöresinde akardı;

-12. ve bu ülkenin altını değerlidir. Orada ayrıca Bedolak-zifti ile Şoham süstaşı bulunur.

-13. İkinci ırmağın adı Gihon olup, Kuş ülkesi yöresinde akar.

-14. Üçüncü ırmağın adı Dicle olup, Asur ülkesinin doğusunda akar. Dördüncü ırmağın adı Fırat’tır.

-15. Ve Efendi Tanrı insanı alıp, bahçeyi işleyip bakması için Eden bahçesine bıraktı.”  (Tekvin, 1.Musa, 1.2 bab, 7-15)

Bu paragrafları okuduktan sonra, Kurandaki o ayetlerin anlaşılması kolay olmadı mı?

SONUÇ: Tevrat ve Sümer belgeleri okunmadan ve gerekli doğa bilimsel veriler bilinmeden, yukarıda verilen Kuran ayetleri asla anlaşılamazlar. Bu nedenle Kuran’ı anlayabilmek için eski kitapların okunması – ve doğa-bilimlerinin bilinmesi şart ve gereklidir.

”Hayatın neden doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulduğunu”  bile açıklayamayan “kutsal kitapların” ilahi bir kaynağı olabilir mi?

Devamı var.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: