Ve sana âşık olduğumu bil, hükümdarın da bilsin…

Hakan AksayHakan Aksay

Seçimlerde oylar dürüstçe sayılsaydı, sen ülkenin en saygın kişilerinden biri olacaktın. Ama olmadı. Yenildiniz. Gerçi şunu da göstermiştir “tarih baba”:

Bazen kendini muzaffer sayanlar mağlubiyetin eşiğindedir ve bazen yenik ilan edilenlerin zaferi elde etmesine sanıldığından çok daha az şafak kalmıştır.


Pahalı hediyeler de almışsındır herhalde: Yüzükler, kolyeler, giysiler…

Kaç zamandır seni düşünüyorum. Sana iki satır yazmak istiyorum. Olmadı bir türlü.

Şimdi banal 14 Şubat reklamları beni dürtünce, sana verebileceğim tek hediyeyi buradan göndereyim dedim.

Bir mektup…

Yazıp postaya versem eline geçer miydi?

Sanmam.

Sana gönderilen mektupların çoğunun eline ulaşmadığını okumuştum. Senin gönderdiğin mektupların da çok azı gönderdiğin insanların eline geçebiliyormuş.

Giden ve gelen mektupların büyük kısmı, karanlık bir “görüldü” kazanının içinde buharlaştırılıyor anlaşılan.

Neden?

Bilmiyorum.

Belki de biliyorum: Kötülükten.

Biliyor musun dünyada pek çok şeyin nedeninin “kötülük” olduğunu, her türden iktidar ve güç sahiplerinin “kötülük yapma ihtiyacı” üzerinden gündeme geldiğini düşünüyorum son dönemlerde.

Bu kötülükler bazen siyasi, ideolojik, dini, etnik vb. maskelerle çıkıyor karşımıza. Ama farklı söylemlerin, değişik -izm’lerin kötülükleri bazen o kadar çok birbirine benziyor ki…

*             *             *


Sen ise iyi bir insansın…

İyi ve güzel bir insan…

İyi ve güzel bir kadın…

Seninle ilgili o kadar çok şey okudum ve izledim ki son aylarda…

En çok aklımda kalan tanımlardan biri şu oldu: “Güler yüzlü sarışın…”

Bunu ilk kez okuduktan sonra merak edip tekrar bakmıştım internetteki fotoğraflarına. Gerçekten de hemen hepsinde güler yüzlüsün. Gülümsüyorsun. Sevgi dolusun.

Sarışınlığa gelince… Çoğunda sarışınsın evet, ama duruşma sırasında saç rengin daha koyuymuş.

Bu senin mavi gözlerindeki ve güneşli yüzündeki aydınlığı hiç azaltmamış ama.

Demir parmaklıkların arkasından da kelepçeli ellerini kalp işareti yaparak uzatmışsın kameralara.

Ve gülümsemişsin yine.



Sana 11 yıl hapis cezası vermelerinden biraz önce (veya biraz sonra, hiç fark etmez) yine güler yüzlüymüşsün.

O fotoğraflara ve mahkeme salonunda çekilen birkaç saniyelik videoya o kadar çok baktım ki…

Senin çektiğin o haksız hapis cezasında belki de hepimizin suçu vardır…

Senin o benzersiz cesaretinde belki de hepimizin bir parça korkaklığına, ürkekliğine, kaçamak yollardan giderek tehlikeden uzaklaşma alışkanlığına ışık tutan bir fener vardır…

*             *             *


Senin hakkında okuduğum son haberleri gözden geçirirken bir tanesi çok içime battı doğrusu.

Belarus (Beyaz Rusya) Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko, kendisine Mariya Kolesnikova’nın durumu sorulunca biraz düşündükten sonra “Ha, şu flütçü mü?” demiş…

Flütçü!..”


Sonra da malum şeyleri tekrarlamış: “Batılı güçlerin ajanı, dış güçlerin maşası, darbeci vs. vs. vs.”

Sana 11 yıl hapis cezası verilirken de “anayasal düzeni darbe yoluyla devirmeye çalışmak” ve “ulusal güvenliğe tehdit oluşturmak” falan gibi bir sürü şey sıralanmıştı.


Sen ve “ulusal güvenliğe tehdit”

Sen ve “darbe”

Sen ve “terör”

Şimdi bu kelimeleri okuyan insanların derin bir nefes alıp senin fotoğraflarından birine tekrar bakmasını istiyorum.



*             *             *

Hayat bazen böyledir işte.

Belarus’ta 9 Ağustos 2020’deki devlet başkanlığı seçimlerinde oylar dürüstçe sayılsaydı, sen ülkenin en saygın kişilerinden biri olacaktın…

Lukaşenko da en iyi ihtimalle emekliye ayrılıp köşesine çekilecekti.

Ama olmadı. Günlerce devam eden protesto eylemleri ve mitingler bir noktadan sonra başarıya ulaşamadı ve hem devlet aygıtı tüm gücüyle muhalefetin üzerine çöktü, hem de bir süre “bakalım ne olacak?” diye gelişmeleri seyreden Kremlin, Lukaşenko’yu destekleme kararı aldı.

Ve siz yenildiniz.

Kiminiz içeride, kiminiz (ülke sınırlarından) dışarda…

Ama hepiniz yenik…

Gerçi fazla da abartmamak lazım bu durumları.


Çünkü şunu da göstermiştir ara sıra “tarih baba”:

Bazen kendini muzaffer sayanlar mağlubiyetin eşiğindedir ve bazen yenik ilan edilenlerin zaferi elde etmesine sanıldığından çok daha az şafak kalmıştır.

*             *             *


Sevgili Mariya,

Hayatın sana yaptığı şakalardan biri de, siyaset çamurunu üzerine atmak oldu. Oysa 40 yıla yaklaşan geçmişinin hemen her aşamasında müzik vardı.

Çocukluğundan gençliğine Belarus’ta, sonra 2007’de Almanya’ya gittiğinde, Stuttgart’ta geçirdiğin 12 yılda hep müzik eğitimin ve işin vardı: Hem “flütçü”, hem orkestra şefi, hem de sanat-kültür aktivisti olarak çok şey yaptın.

2019’da annen öldüğünde yalnız kalan babana destek olmak için ülkene dönme kararı aldın. Döndükten kısa süre sonra bugün iktidarının 28. yılında olan Lukaşenko’ya karşı çıkan liderlerden Viktor Babariko’nun seçim kampanyasına yönetici oldun. O tutuklanınca da geri çekilmek yerine bir adım öne çıktın.


Yine hapisteki bir başka lider olan Sergey Tihanovski’nin eşi Svetlana Tihanovskaya ve kendini yurtdışına atarak özgürlüğünü koruyabilen Valeriy Tsepkalo’nun eşi Veronika Tsipkalo ile birlikte mücadeleye koyuldun.

Mitinglerden akıllarda en çok kalan görüntülerden biri, sizin ellerinizle anlatmaya çalıştığınız değerlerdi: Svetlana’nın eli yumruk (mücadele), Veronika’nın iki parmağı “V” işareti (zafer) ve senin iki elin kalbi yani sevgiyi yansıtıyordu.



Seçimlerden sonra resmî ağızlar, Lukaşenko’nun yine ezici farkla kazandığını açıklayınca ortalık iyice karıştı. Olaylar, ölenler, tutuklananlar, kaçanlar…

Seçimlerde Lukaşenko’nun rakibi olan Svetlana Tihanovskaya ve Veronika Tsipkalo çareyi ülkeyi terk etmekte gördüler.


Sen buna karşı çıktın. “Ne olursa olsun, ülkemi terk etmeyeceğim” dedin.

Gözaltına alınıp korkutuldun ve bırakıldın.

Sökmedi!

Tekrar ve bu kez yaka paça gözaltına alındın (belki de “kaçırıldın” desem daha doğru). Bir arabayla Ukrayna sınırına götürüldün. Seni ülkeni terk etmeye zorladılar.  İşte o zaman şaşırtıcı bir hamle yaptın.

Pasaportunu parçaladın ve “ne olursa olsun” dışarı çıkmayacağını gösterdin.

O zaman “içeri” tıkıldın. 

*             *             *

Sevgili Mariya,

17 ayı aşkındır hapistesin.

Senden gelen son haberlere bakıyorum:

Görüşmene izin verilmeyen babana daha bu ayın başında ilk kez telefon edebilmişsin.

Kendine hırka örmeye başlamışsın.

Uzun bir aradan sonra ilk kez dondurma yemenin keyfini çıkarmışsın.

3 x 3 metrelik avluda yürüyüp koşmaya alışmışsın.

Diğer üç kişiyle paylaştığın hücren de 2,5 x 3,5 m imiş.

7 Eylül 2020’den bu yana soğuk ve sıcak, havasız, insansız mekânlara, sıcak suyun olmamasına, su ısıtarak “duş almaya” falan artık aldırmıyormuşsun.


Zaten yıllardır iyi bir müzisyen olmak için “sıkı disipline alışık olduğundan” hapishane şartlarına kısa sürede uyum sağlamışsın.


Kız kardeşin sana küçük bir flüt iletmeyi denemiş, sana içerde yaşama gücü versin diye. Tabii ki engellemişler. Sen de eline geçen notalarla içinden müzik yaparak ve bir şeyler okuyup yazarak mutlu olmayı denemeye başlamışsın. Son 30 yılda hafızanda biriktirdiklerinle gözlerini kapatıp içinden “Bach’ı ve Mozart’ı çalıyormuşsun”


“Hapishane berbat bir yer ama ben özellikle burada kendimi daha özgür hissediyorum” diyormuşsun.

Şaka yapmaktan vazgeçmiyormuşsun. Duruşma salonunda dans eden de sen, sana ulaşabilen tek Batılı gazeteciye “12 yıl ceza bekliyordum, sadece 11 yıl verdiler” diye şaka yapan da sen.

En çok aynı ülkeyi paylaştığın insanların özgür olmamasına ve korkmalarına üzülüyormuşsun.

Diyormuşsun ki:


“İnsanları hapislere tıkabilirsiniz, onlara 11 yıl ceza verebilirsiniz. Ama bütün bunlar ve hissettiğiniz korku, nefret, taktığınız prangalar şarkılarımıza, danslarımıza, kahkahamıza ve sevgimize çarparak parçalanacaktır.”

Senin hakkında çok daha fazla yazabilirim. Ama artık bu yakın zamanda eline geçmeyecek mektubu (eninde sonunda sana ulaşacak ama buna inanıyorum) bitireyim.

Bitirirken de bu 14 Şubat’ta senden çok uzak bir ülkede bir hayranın olduğunu bilmeni istiyorum.

Hatta, hatta…

Hayranlık ne kelime, Mariya, sana âşık olduğumu bil. Ve hükümdarın da bunu bilsin!..


NOTBunca kişinin ve bu arada yanı başımdaki arkadaşlarımın testi pozitif çıkarken iki yıldır durmadan “negatiflik”te inat etmek çok adaletli bir şey değildi zaten; nihayet ben de pozitif sonuç aldım.

Üç ayı aşkın yoğun iş mesaisine azıcık “karantina molası” vermek için bahane çıkmış oldu.

Şimdilik durum gayet iyi.

Herkese selam ve sevgiler…

Ve tabii ki, sevgililer gününüz kutlu olsun!.. 🙂 




Hakan Aksay Kimdir?

Leningrad Üniversitesi Gazetecilik Fakültesi’nden mezun oldu. Moskova’da uzun süre Cumhuriyet ve NTV, kısa sürelerle de diğer gazete ve televizyon kanallarının temsilcisi olarak çalıştı. Rusya ve Türkiye-Rusya ilişkileri konusunda birçok projede yer aldı.

Rus-Türk Araştırmaları Merkezi’nin kurucu başkanıydı. Moskova’da uzun yıllar Nâzım Hikmet’i anma etkinliklerinin organizatörlüğünü yaptı. Türkçe ve Rusça dört kitap yazdı. 2009 sonunda Türkiye’ye döndü. 11 yıl T24’te köşe yazarı ve programcı olarak çalıştı. Tele1 ve Artı TV’de programlar yaptı.


haksay@gazeteduvar.com.tr

https://www.gazeteduvar.com.tr/ve-sana-asik-oldugumu-bil-hukumdarin-da-bilsin-makale-1553076


Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: