İnsan yüreğinin kuytusunda yaşayan “hayvan” tarihin içinden geçip giderken kavrayamadıklarımızı daha sonra hatırlatmakta mahir.


Pusuya yatmış bir avcı bakışıyla ruhunun karanlığını maskeleyen o tuhaf varlık, ötekilerin içinde saklanan hayvanın kokusunu çok iyi alıyor ancak ne zaman saldıracağını tam hesaplayamıyor. Ama herkesin yüreğinde vahşi bir hayvanın gizlendiğini biliyor.


Diktatörlüğe itiraz sesleri ve Herta Müller


Sessizlikle örtülen sözlerin vakti geldiğinde iz bırakarak varlığını sürdüreceği bilinir. Konuşamayan hayvanın dili soluk. O da söz gibi görünmez, ele geçirilemez. İnsan evreni isimlerle anlamlı kılarken dünyayı dille inşa ediyor. Hayvan, düşüncenin yerine koyduğu dürtüsel tepkileri ve çığlıklarıyla. Dile gelmeyen düşüncenin sinsi ruhu uyandığında “yürekteki hayvan” insanı ele geçiriyor. 

Sözün ve yazının büyüsü en zor zamanlarda yalnızlıkları, arzuları, öfkeleri, korkuları buluşturabiliyor. Kitlelerin uğultusunu dilin süzgecinden geçirerek sözün çürümesine mani olan yazarın gücü orada saklı. 

Savaşın, düşünmeyi, ifade özgürlüğünü yasaklayan totaliter rejimlerin neden olduğu acıların telafisi yok. Derin kırılmalardaki anları hatırlamak iyileştirmese de hayattan çalınanlar yazının tılsımıyla intikamını bir gün mutlaka alıyor. 

Ülkesindeki savaşların, rejimin neden olduğu sorunları aktardığı “belgesel edebiyatla” – Nobel ödülüne layık görülen Belaruslu Svetlana Alekisyeviç, ödül konuşmasında hayatla söz arasındaki  sağlam bağı hatırlatmıştı;

“İnsan hayatının, edebiyata kazandıramadığımız sözlü bir kısmı var. Henüz değer biçmediğimiz, bizi şaşırtmayan, kendine hayran bıraktırmayan bir yan bu. Beni büyüleyen ve kendine esir eden insanın konuşmasını seviyorum. Tek başına bir insan sesini seviyorum…Yaşadığım ülkede, bize çocukluktan ölmeyi öğrettiler. Ölümü öğrettiler. Bize, insan kendini feda etmek, yanmak, kurban etmek için vardır dediler. Silahlı insanı sevmeyi öğrettiler. Başka bir ülkede olsaydım bu yoldan geçemezdim.”

Aleksiyeviç, II. Dünya harbi, Sovyet-Afgan savaşı, Çernobil faciası, SSCB’nin dağılması sürecinde yaşanan dramatik hikâyeleri tanıkların sözleriyle edebi anlatılara dönüştürerek kıymetli ayrıntıların silinmesine izin vermedi. 


Diktatörün ölümünden başka umudu kalmayanlar 

Herta Müller’in ‘Yürekteki Hayvan’ romanını okuyup bitirdiğim gece yeni acılara neden olacak çok “eski” bir savaş başladı. Son diktatörün yüreğindeki hayvan onu ve savaşarak hayatta kalmayı tercih edenlerin kıskıvrak ele geçirdi.

Kitabın kapatıp kucağıma koyarken televizyonda bombalanan şehirlerde ölen sivillerin görüntüleri belirmişti. O an bakışım kapaktaki cümlede takılı kaldı; 

“…Diktatörün ölümünden başka umudu kalmamış insanların, her şeye rağmen dayanışmanın ve ne kadar uzağa gidilirse gidilsin kapanmayacak yaraların öyküsü.” 

Diktatörün baskısı altında nefes alamayan toplumun hissettiklerini buzul keskinliğiyle aktaran Müller’i okurken düşünüyordum; Yazarlar siyasi rejimlerin zorbalığıyla solan, yıpranan, büzüşen insanlık hallerini, savaşlarda gerçekten ne olup bittiğini, uzaktan soğuk bir kurşun gibi vızıldayan duygu parçacıklarını, hafızada biriken tortuyu aktarmasalardı insanlık bugün bulunduğu yerden çok daha korkunç bir iklime savrulurdu. 

Baskıcı rejimlerde, adil bir kazananı olmayan savaşlarda insanlar düşünmemeliler, emirlere itaat etmeliler. Hatırlamamalılar. Katledilmiş hayvanlarla katledilmiş insanların aynı kan deryasında yattığını unutmalılar. Öldüğü halde dudaklarındaki sigarası hâlâ tüten gencin yüzünü hafızalara kazınmamalı.

Savaşanlar, rejimin zulmünden kaçanlar, sürgünde küçük birer beden olarak kalmaktan korkmamalı. Ailesi, yakınları, faşizme, savaşa destek vermiş çocuklar, savaşmak zorunda kalanların suçluluk duyguları silinmemeli. Yaşayacak gücü kalmayıp intihar edenler hızla unutturulmalı. Kaçarken yollarda, nehirlerde, yabancı topraklarda ölenler mümkünse hiç yaşamamış gibi davranmalı. 

Resmi tarih bu unutuşu devlet diliyle dayatır. Yazı ve edebiyat, tersine çürümenin örttüğü bireysel hayatları resmederek insana dair hiçbir şeyin unutulamayacağını söyler.  


Yasaklı yazarlar 

Romanya’da Çavuşesku rejimine dair sert eleştirileri nedeniyle ülkesinde kitaplarının basılması yasaklanan Müller 87’de Almanya’ya göç etti. Savaş sonrası travmalarıyla büyüyen yazar, Alman saflarında yer alan babasının affetmediği Nazi sempatizanlığını, annesini yıllarca Sovyet gulaglarında esir olarak tutan faşist düzene itirazını, toplumun baskıya boyun eğişini, kimsenin taklit edemeyeceği yabani bir sesle yazıyor.

Çavuşesku rejiminin zorbalığı, devlet terörü, gizli polis teşkilatlarının tehdidi eserlerinin çerçevesini oluşturmuş. 

Kendisiyle benzer koşullarda acı çekmiş “kayıp” insanların ardından diktatörün zulmettikleri için yazılmış bir ağıt gibi ilerleyen bu melez anlatının kederli şarkısı okura yol boyu eşlik ediyor.

Müller’in edebiyatı, yapısı ve dili itibarıyla klasik anlatımı seven okurun sınırlarını epey zorluyor doğrusu. Meselelerini ele alış biçimi, nesirle şiir arasında salınan anlatımıyla kendi edebi dünyasını inşa etmiş. Okuru hemen kucaklayan bir yazar değil.

Onun dünyasına sızmak için önce sembollerle yankılanan sesiyle “yakınlaşmak” gerekiyor. Dikenli çitlerini aşabilenler imgelerle, metaforlarla, tabiat varlıklarını, eşyayı, hayvanı “insanlaştıran” tekrarlı bir anlatımla karşılaşacak. Ürkütebilir, huzursuz edebilir hatta yorabilir ama savrulmuyor. Hikâyesinin etrafında dairesel hareketlerle usulca dolaşıyor.  

“Sustuğumuzda tatsızlaşıyoruz, dedi Edgar, konuştuğumuzda gülünçleşiyoruz”. Kitap aynı cümlelerle başlayıp bitiyor. Diktatörün baskısı altında yalnızlaşırken birbirlerine de öfke duyan, acılaşan bir toplumun parçalanıp dağılışını da gösteren ‘Yürekteki Hayvan’, tahmin edilebileceği gibi otobiyografik bir anlatı. 


Vatan hainliğiyle suçlanmak 

“Baba hiç kaçmak zorunda kalmamıştı. Şarkılar söyleyerek uygun adımlarla dünyayı arşınlamıştı. Dünyada mezarlıklar yapmış, gittiği yerleri hızla terk etmişti. Kaybedilmiş bir savaş, eve dönen bir SS askeri ve dolapta yeni ütülenmiş yazlık bir gömlek, gelgelelim babanın saçında tek bir beyaz tel yoktu. Mezarlıklar yapmıştı, şimdi de karısıyla çocuk yapıyordu çarçabuk.” 

Romanın anlatıcısı isimsiz bir üniversite öğrencisi. Hikâye arkadaşı Lola’nın intiharıyla başlıyor. Ölümü konuşuluyor ama kimse sebebini sorgulayamıyor. Hatta bu eylemi nedeniyle komünist partiden ve okuldan atılıyor.



Anlatıcı, bu olayın izlerinin peşinde başkalarının görmediklerini zihne kazınan ürpertici imgelerle resmediyor. Gizli polisin takibine takılan dört arkadaş, rejime karşı direnirken birlikte gizli bir evde yasaklanan eserleri ve şiirleri okuyorlar. 

Baskının, şiddetin, tehditlerin, işkencenin, cinayetlerin ve yasakların artışıyla ülkeden kaçmayı planlayanların, kalanların intihar ettiği tekinsiz bir atmosferin katmanlı “şiirini” yazmak farklı türden bir itiraz etme fikrine ihtiyaç duyuyor bence. Okuyacakların nefessiz kalma ihtimali onu yıldırmıyor. Müller’in edebi cesareti köküne tutunduğu bir inatla büyümüş, çoğalmış.

“Lola’nın tümceleri söylenebiliyordu ancak, yazılamıyordu. En azından benim tarafımdan. Ağza uyan ama kağıda uymayan düşler gibiydi. Yazmaya kalktığımda ellerimin arasından siliniyordu Lola’nın  tümceleri.” 

Müller’in edebiyatını tarif etmenin buna benzer bir güçlüğü  var. Düşünceyle dil arasındaki eksikliği edebiyatın imkânlarıyla  tamamlamaya çalışıyor. 

Müller, bir makine fabrikasında çevirmen olarak çalışırken gizli servise bilgi vermeyi reddetti için işten atılıp, fahişelikten karaborsacılıkla pek çok suçun hedefi olmuş. Daha sonra Romanya’da yasaklanan kitapları Almanya’da büyük bir ilgiyle karşılanınca “ülkesini kötüleyen yazar” suçlamalarıyla vatan haini ilan ediliyor. Ölüm tehditleri de uzun yıllar devam etmiş. 

Kendi deyişiyle korkusunu evcilleştirerek yazıyla sağlam durmayı öğrenirken, yüreğindeki hayvan ona yazıyla hayatta kalmayı öğretmiş anlaşılan; 

“Kaçma düşüncesiyle yaşıyordu herkes. Suların sınır dışında kaldığı yere dek Tuna’yı yüzerek geçmek istiyorlardı. Toprak sınır dışı kalana dek mısırların ardından koşmak.

Muhafızların kurşunlarına ve köpeklerine hedef olmamak, karadan ya da sudan kaçabilmek için tarlaya ve nehire sisli günlerin gelmesini umuyorlar…Sadece diktatör ile muhafızları kaçmak istemiyordu. Gözlerinden, ellerinden, dudaklarından anlaşılıyordu: Bugün de, yarın da köpekleri ve mermileriyle yine mezarlıklar yapacak onlar.” 


İnkâr ve yıkımla yok edilemez

Bugünden geriye bakıldığında baskının, zulmün, savaşların neden olduğu felaketleri hakikatinden kopararak hatırlamak, insanı hem suçlu hem kurban yapıyor. Vaktiyle ülkeleri “hapishane” olanların, savaşlardan, diktatörlerden kaçanların hızla unutulduğu bu çağda, gerçekliğin inkâr ve yıkımla yok edilemeyeceğini yazının hayata meydan okuyan sesi anlatıyor yine. 

Acı veren hadiseler uzak ve değiştirilemez bir geçmişin parçası olmuş gibi görünüyor çoğu zaman. Korkunun, öfkenin, acının, kaygının, çaresizliğin çığlıkları “şimdiki zamanda” düz bir çizgi oluyor. Tek boyutlu, solgun hatıralara dönüşüyorlar. Ancak unutulmaz cümlelerle uyandıklarında hakiki derinliklerine kavuşuyorlar. 

Müller, 2009’da Nobel edebiyat ödülünü aldığında komite, “şiirin yoğunluğu ve nesrin doğrudanlığını kullanarak yutsuzların dünyasını anlatma yeteneğiyle” ifadesini kullanıyor açıklamasında. Tabii ki rejim karşıtı olduğu için ödülü aldığı söylenmiş.

Layık görüldüğü bütün prestijli ödüller için (20’den fazla) aynı gerekçeyi kullanmak mümkün olmadığından bugün hâlâ ilgiyle okunan yazarlardan. Ölçüt öncelikle edebiyat çünkü. 

Hep aynı temalara takılıp kaldığını söyleyenlere, “Yazdıklarımda konu diktatörlük. İlk romanımda da böyle oldu, sonra da. Başka bir şey bilmiyorum. Başka bir şey görmedim” diye cevap veriyor.

Eğer baskıcı rejimi bilinen unsurlarıyla doğrudan anlatan bir yazar olsaydı muhtemelen dünyanın ilgisini çekmezdi. Onun direnişinde hırpalarken acı bir ironiyle okuyanı sarhoş eden bir cüret var. 

Öldüren ham erikler, şifreli mektuplara konan saç telleri, gürültülü makinalar, çocuk tabutu gibi yatan tepsiler, uyanan cümleler, kaval sesiyle sapıtan kuşlar, kış güneşinin dişleri her biri kapana sıkışmış bir toplumun örtük simgeleri. Dili olmayan toprağın, kuşların, eşyanın acı çığlıklarını da duyurmak için yazıyor sanki.


Çavuşesku rejiminin muhafızları 

Anlatıcı, arkadaşlarıyla direnirken korkularını birbirlerinden gizlediklerini anlatıyordu kitapta. Baskı altındaki toplumun korkusunu temsil ediyordu; 

“Onu birbirimizden saklamak için çok gülüyorduk. Oysa korku dışarı sızacak bir yol bulur…Tenin dışına uzanır, serbestçe ortalıkta dolanır, insan onu en yakınındaki nesnelerin üstünde görür…Çoğu zaman birbirimize katlanamıyorduk çünkü birbirimize muhtaçtık. Birbirimizi incitmek zorunda kalıyorduk.” 

Müller’in bu kitabında ve diğer eserlerinde ima edilen Securitate’nin, Çavuşesku rejiminin ve Doğu Bloku’nun en büyük gizli polis teşkilatı olarak onbinlerce insanın ölümünden sorumlu olduğu söyleniyor. İntihar edenlerin, kayıpların, kaçarken öldürülenlerin, gözetlenelerin, muhafızlar tarafından takip edilenlerin kitaplarında sıkça görünmesi anlaşılır.

“Gizli servis diktatörün hastalıklarında dair söylentileri özellikle yayıyor, insanları kaçmaya zorlamak, sonra da onları enselemek için demişti Edgar. İnsanları fısıldaşmaya zorlamak, sonra da enselemek için. İnsanları et, kibrit, mısır, deterjan, mum, vida, toka, iğne ve kalas çalarken enselemek yetmiyor onlara.

Sağda solda dolanırken yalnızca delirenlere ve onların kavruk nesnelerine rastlamıyordum. Sokakta volta atan muhafızlara da rastlıyordum.” 

Diktatörler, olaylara, ülkelere, koşullara göre farklılıklar gösterse de toplum üzerinde bıraktıkları sarsıcı etki değişmiyor.

Geride hep veda kokan ağaçlar, ölüm korkusuyla büyüyen çocuklar, derin bir yoksunluk, kesif kan kokusu, yarım kalan şarkılar, umutsuzluk, ölenlerin yerine hayatta kalmanın suçluluğu, susturulmuş kelimeler ve geçmeyen bir değersizlik duygusu kalıyor. Bir de yüreklerindeki hayvanları arkalarında bırakarak kendilerinden kaçan yalnızlar. 


Benzer bölümleri okurken meselenin evrenselliği ve zamansızlığı canımı acıttı; 

“Diktatöre dair hastalık söylentileri Edgar, Kurt, Georg ve benim annelerimizden aldığımız mektuplara benziyordu. Fısıldaşmalar kaçışı erteliyordu.

Herkes onun göreceği zararla sevinçten havalara uçacağı günü bekliyordu, ama o gün hiç gelmiyordu. Diktatörün cesedi herkesin kafasının içine sızmanın yolunu buluyordu, tıpkı kendi harcanmış yaşamı gibi. Herkesin isteği ondan daha uzun yaşayabilmekti.”


Herta Müller’e yazarlık serüveni boyunca kendi ülkesinden tepki gösteren kalabalığa şaşmamalı. Diktatörlerin, totaliter rejimlerin ömürlerini uzatabilmeleri için “vatan severliği”, inancı, milliyetçiliği, ideolojik bağımlılıkları kullanmaları çok eski ve nihayetinde işe yaramayan ortak stratejileri. 

Çavuşesku yönetimi, 1989’da halk gösterileriyle destek kazanan askeri müdahale sonucu devrildi. Çavuşesku ve eşi askeri bir mahkemenin televizyonda iki saat boyunca yayınlanan yargılaması sonucu kurşuna dizildi.

Yazıyla hayatı buluşturan adalet bilinci edebiyat insanı her yönüyle kavradığında hakikatine kavuşuyor. Müller’in bu olaydan sonraki açıklaması onun bir yazar olarak da tavrını gösteriyor;

“15 yıl boyunca her gün ölmesini diledim. İdam edildiğinde rahatlayacağımı düşünüyordum. Ancak tam tersi bir tepki verdim. Gözyaşlarıma engel olamadım. Bir insanın vurulmasını izlemek bana zor geldi. İşte o an Çavuşesku belki de ilk kez gerçekten bir insandı. Tıraşsızdı ve gözlerinde o korku vardı.”

Seneler evvel Romanya’ya bir toplantı için gittiğimde, Çavuşesku’nun 1100 odalı sarayına baka kalmıştım. İçim kasıldı. Onca acıdan kalan muhteşem bir beton yığınıydı. Yüreğindeki hayvanın soğuk bedenini gördüğümü yıllar sonra bu kitabı okurken fark ettim. 

İnsana yazıyla, şiirle, edebiyatla dokunmanın kıymeti hemen anlaşılmasa da zamanla anlamını buluyor. Yazı çok uçlu bir bıçak. Bazen bıçağı nasıl kullanacağını bilmek de dünyayı değiştirebilir.


* Yürekteki Hayvan – Herta Müller / Çev: Çağlar Tanyeri – Siren Yayınları


https://artigercek.com/yazarlar/esra-yalazan/diktatorluge-itiraz-sesleri-ve-herta-muller


Diktatörlüğe itiraz sesleri ve Herta Müller