Bölüm-29- Özet olarak şunu belirtmek gerek:

Prof. Dr. İsmet GEDİK

Basra-Hürmüz Ovası (Atlantis) halkının, ovayı terk etme zamanına göre ayrılan iki farklı hayat görüşüne sahip olduğu görülür.


Bunlardan ilki, Atlantis-Ovasını ilk terk edenlerdir, Göbekli-tepe, Çatalhöyük gibi, Jericho gibi berketli hilal kültürünü oluşturanlardır. Hayatın evrensel bir kökenden kaynaklandığı ve tüm varlıklar arası etkileşimlere dayandığı, dolayısıyla mülkiyet gibi tepeden bir sahiplenmenin söz konusu olmadığı bir yaşam sistemi söz konusudur.


Toplum hayatını bir ortaklık olarak kabul ederler ve toplum kuralları meslekler arası etkileşimlere göre oluşturulur (daha sonraki asırlardaki ahilik gibi).


Diğer ikinci görüş Atlantis-ovasını en son terk eden Sümerlerce 5-6 bin yıl önceleri oluşturulur, ve toplum değil devlet sistemli bir yaşam savunulur. Yani doğa ve dünyanın tepede bir yaratıcısı olduğu ve bu yaratıcının doğa ve dünyanın sahibi olduğu temel inancına dayalıdır.

Bu yaratıcı, her topluma (kente) kutsal soylu bir temsilci gönderir ve halk bu kutsal soylunun buyruklarına uyarak yaşadığı bir sistemdir. Böyle bir kutsal soylu kral öldüğünde, ona büyük bir mezar yapılır ve o mezara kralın tüm yakınları onunla birlikte canlı-canlı gömülür, çünkü öteki dünya gibi bir yerde onların tekrar hayata döneceklerine inanılmaktadır.

Bu inanç kuzeydeki toplumlarda da kabul edilmiştir ve kurgan denilen özel mezarlar yapılarak kutsal soylu varsayılanlar tüm varlıklarıyla gömülmüşlerdir.

Bu şekilde tepedekilerce sahiplenilen devlet ve o devletin sahibine ait mülkiyet sistemi, yani o devlet tebasının yaşadığı ortam olan vatan kavramı ortaya çıkar. Ve zamandan beri devlet sahipleri mülkiyetlerini artırıcı fetih politikaları peşinden koşmuşlardır.

Sümerler zamanında oluşturulan kent devletleri arasında, büyüme ve diğer devleti ele-geçirme yarışları başlar. Bu hayatı yanlış yorumlamanın bir sonucudur. Hayat karşılıklı anlaşıp-uzlaşmalarla daha rahat bir üst sistem oluşturma prensibine göre işlemektedir.

Yani tabandaki öğeler (insanlar) karşılıklı uzlaşarak toplum gibi bir üst-sistem oluşturur. Halbuki Sümer inancı, insanın (dolayısıyla hayatın) tepedeki birileri tarafından kendilerine hizmet etmek üzere yaratıldığına dayandığından, halk dahil her şeyi sahiplenici davranılmaktadır. Böyle olunca da, tepedekiler arasında hep daha zengin olabilme yarışları başlar.

Sümerlerin devlet anlayışı çevre toplumlar arasına da yayılır ve 5000 yıl önceleri İran’da Elam denilen bir Devlet kurulur. (Elamlıların dillerinin de tam-aglütine olması, onların Atlantis Ovasında İran platosuna göç eden ilk kavimlerden olduğunu gösterir.

Orta-Asya’ya göç eden Türklerin de bu güzergah boyunca göçtükleri, Kaşkay, Afşar, Halaç gibi türki dilli kavimlerin hala İran’da yaşamasından anlaşılmaktadır. Günümüzde farsça konuşan halkın İran’a geliş tarihi yaklaşık 4 bin yıl öncelerindedir.)

Anadolu’da da 5000 yıl öncelerinden itibaren Truva, Hatti, Luwi gibi birçok topluluk yaşadığı bilinmektedir. Bu topluluk dillerinin de tam-aglütine olması, Anadolu toplumlarının Atlantis-Ovalı kökenli olduğunu gösterir.

Bizlere, doğa ve dünyanın sahipliğinin hariçteki-tepedeki bir sistemde olduğu bilgisi veriliyor. Doğa tepedekilerce parsellenip sahipleniliyor ve sahiplenilen yerlerdeki tüm varlıklar efendinin mülkü olduğu görüşü halka empoze ediliyor.

Halk efendilere ait topraklarda efendinin hizmetkarı-kölesi olarak çalışıp-üretir; ürettiğinin çoğunu kral alır, kalanıyla da halk yetinip-geçinmek zorunda kalır. Tepedekilerin gücü, tabandaki halkın ürünleriyle oluşturulur ve kapitalist sistemin tohumu atılmış olunur.

Halkı köleleştirecek olan “para” faktörü tepedekilere terk edilmiş ve halkın kulluk fermanını imzalanmıştır. Bu şekilde, parayı kontrolünde bulunduran tepedekilerin oluşturduğu bir güç sistemi ortaya çıkmış olur. Bu hayat görüşünde, tepedeki efendiler (kral, vs) ilahi gücün dünyadaki temsilcisi olarak görülürler.

Devlet sahibi olan bu kişilere kutsal mesajlar gönderildiğine inanılır. Bu kutsal mesajları yaymak uğruna savaşanlar ölürlerse şehit olarak ahiret hayatında ödüllendirileceklerine inandırılmışlardır. Bu onları birer ölüm makinesine dönüştürür ve dünyada gerçekleştirilen sayısız katliam oluşmasına yol açar.

Kutsal özlü veya asil-soylu insan kavramı bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Tepedeki bu güç parayla kiralık askerler tutarak mülkünü koruyacak ve genişletecek bir ordu oluşturur.

Doğada karıncası- kurdu- kuşu ile tüm varlıkların karşılıklı bir etkileşim içinde olduğu ve doğanın tüm bu varlıklara ait olduğu şeklinde bir hayat görüşüne sahip toplumlarda doğanın kişisel bir mülk olarak görülmesi ve sahiplenilmesi gibi bir durum yoktur. Toplumlarda her şey karşılıklı hizmet alışverişlerine dayalı olarak işlemektedir.

Her meslek sahibi o konuda bilgi edinerek ve bu bilgileri geliştirerek toplumsal sistemi ayakta tutmaktadır. Mülkiyet kavramının olmadığı böyle sistemlerde yukarıda tanımlanan türde bir ordu olmadığından, bu toplumlar, “devlet” şeklinde sahiplenilip-örgütlenilen kavimler karşısında, savaş gücü bakımından son derece zayıf kalmaktadırlar.

Savaşlardaki bu zayıf kalmanın diğer bir nedeni de, kuzeydeki savaşçıların at gibi  çok hızli manevra yeteneğine sahip bir hayvandan yararlanmaları, diğer toplumların ise ancak eşek gibi bir hayvana sahip olmalarıdır.

Burada çok önemli bir başka noktayı da vurgulayarak, kimin uygar kimin barbar olduğunu göstermek gerekiyor. Asil-soyluluk etiketli bu devlet yöneticileri, istila edecekleri ülkeye sadece erkeklerden oluşan bir ordu ile girerler; yerli halkın erkeklerini öldürürler ve kadınlarını kullanarak o bölgelerde egemen güç oluştururlar. Bunun böyle olduğunu bizzat yunanlı tarihçi Heredot yazmaktadır: 

“Ana babalarını öldürdükleri Karialı kadınları almışlardır.  Bu cinayetten ötürü kadınlar, kendi aralarında yeminle berkittikleri bir yasa koymuşlar ve bu yasayı anadan kıza sürdürmüşlerdir. 

Bu yasa, erkeklerle birlikte yemeğe oturmamak, kocalarının adını anmamaktır; böyle yapmakla babalarının, ilk kocalarının ve oğullarının ölümünü ödetmek istemişlerdir, bu cinayeti işledikten sonra kendileriyle beraber yaşamaya kalkışanlara. Bu olayların geçmiş olduğu yer Miletos’tur.” (Heredot Tarihi s.81)

Şekil 40: 117 kişiden oluşan bir araştırma ekibi İndo-german dilli Yamnaya Bozkır göçebelerinin 5 500 yıl önce Avrasya bozkırında oluşup, oradan dünyaya yayıldığını genetik ve arkeolojik verilerle ortaya koymuşlardır.

Yani Hint-Avrupa dilli ve kültürlü Yamnaya göçebeleri, asil-soylu devlet yöneticileri sıfatıyla, sahip oldukları toprakları genişletmek için, yaklaşık 4 bin yıl öncelerinden başlayarak, Tüm Avrupa ve Anadolu- İran gibi Yakın-doğu-Asya ülkelerini istila etmişler ve yerel halkları vergiye bağlamışlardır.

Kendilerini uygar, istila ettikleri ülke halklarını barbar olarak tanımlamışlardır. Bu bilgileri de bizlere tarih bilgileri olarak kabul ettirmişlerdir. Yunan kültürü bu şekilde 3 500 yılından 2 bin yıl öncesine kadar egemen olmuş, onların yerini ise 2 bin yıl öncesinden itibaren Roma-Bizans-yönetimleri almıştır.

Anadolunun Milet, Bodrum, Efes, Bergama, vs gibi kentlerinde yetişmiş filozof ve diğer bilim insanlarının hepsinin anaları, bitişimli dil konuşan Atlantis-Ovalı kökenlidirler. Bir insanın genetik malzemesinin % 90dan fazlası ana tarafından sağlandığına göre, Anadolu veya Ege bölgesi veya adalarında yetişen bu melez insanlar yamnaya-kökenli mi, yoksa Atlantis-ovalı (bitişimli dil kültürlü) insanlar olarak mı kabul edilmeli? Kim barbar, kim uygar?

MÖ 2500-3000lerde Karadenizin kuzeyindeki bozkırlarda yaşayan göçebeler genellikle hayvancılıkla geçinirlerdi ve At gibi hızlı koşucu ve yük taşıyıcı bir hayvanın evcilleştirilmesi sonucu muazzam bir savaşçı kabileye dönüştüler. Sümerlerin teoeden sahiplenilen ve yönetilen devlet sistemini de kabul eden bu savaşçı kabileler, sahiplendikleri mülkleri genişletmeye başlarlar.

Genetik haplogrub analizleri sonucuna göre, MÖ 2.700 lerden başlayarak Avrupa ve Asya’yı istila etmeye başlarlar. Hint-Avrupa veya İndo-german dil grubuna ait bu savaşçı kabileler Avrupa ve Asya’ya binlerce yıl önce yerleşmiş Atlantis-kültürlü toplumların ülkelerini istila ederek, dünyada hala günümüzde de sürdürdükleri sömürgecilik politikalarını devam ettirirler.

Yunan denilen indogerman dilli kavmin ege bölgesine yerleşmeleri de bu istilacılığın bir kolunu oluşturur. İşin en ironik yanı ise, kendilerini uygar toplum, istila ettikleri ülke halklarını ise barbar toplumlar olarak görmeleri ve bu bencil tutumlarını tarih kitaplarına geçirtecek derecede kapitalist bir görüşle dünyaya yayabilmeleri olmuştur.

Acaba gerçekte kimler daha uygardı? Tarım, hayvancılık ve diğer sanayi kollarında çalışarak, birbirleriyle karşılıklı hizmet alış-verişi sistemi içinde yaşayan Atlantis-ovası kökenli toplumlar mı, yoksa, tepedeki bir kralın egemenliği ve emri altında, kralın mülkiyet alanını genişleteme savaşları vererek, yerel kavimleri kendilerine vergi-haraç vermeye zorlayan savaşçı kavimler mi?

Devamı var.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: