TARİHSEL GERÇEKLER VE ULUSLARARASI HUKUK IŞIĞINDA ERMENİ SOYKIRIMI İDDİASI (dizi yazı 14-15. bölüm) ve BİTTİ

Şükrü M. Elekdağ

Böylece, Mavi Kitap’ta “görgü tanığı” olarak atıfta bulunulanların, Osmanlı’nın can düşmanı Taşnak komitecilerden, Ermeni taraftarlığı nedeniyle ün yapan ve yansız bir tutum içinde olmaları mümkün olmayan kişilerden ve uydurma isimlerden oluştuğu ortaya çıktı.


Bu şekilde, Mavi Kitap’ın güvenilir tarihi bir kaynak olmadığı, tamamen bir propaganda malzemesi olduğu hiç kuşkuya meydan vermeyecek şekilde belli oldu.


Buna rağmen Mavi Kitap 2000 yılında Gomidas Enstitüsü tarafından, bu sefer kod adlarının yerine gerçek isimler konularak, İngiltere’de tekrar yayımlandı.


Kitap, Lordlar Kamarası binasında düzenlenen kalabalık bir davette Lordlar Kamarası üyesi Baroness Cox tarafından basına önemli ve ciddi bir tarihi kaynakmış gibi tanıtıldı. İngiliz basını da bu görüşü tartışmasız kabul etti. Malta Sürgünleri olayı Bu büyük sahtekarlığa bir tepki göstermek gerekiyordu. Bu imkanı bu satırların yazarına, İngiltere’deki bir iş adamımızın yakın dostu Lort Ahmet sağladı.

Ve ben, 13 Şubat 2001’de Lortlar Kamarası’nda Lort Ahmed’in ev sahipliği yaptığı yemekli bir toplantıda, aralarında Avrupa ilişkilerinden sorumlu Bakan Keith Vaz ile Avam ve Lortlar Kamarası üyelerinin ve İngiltere Büyükelçimiz Korkmaz Haktanır’ın ve basın mensuplarının da bulunduğu çok sayıda davetliye Mavi Kitap’la ilgili bir konuşma yaptım.

Konuşmamda, dinleyicilere, İngiltere Hükümeti’nin, İstanbul’un işgali sırasında aralarında Ermenilere karşı vahşet ve katliamla suçlanan Osmanlı devlet adamı ve görevlilerinin de bulunduğu 144 kişiyi mahkeme edilmek için tutuklattığını ve bunları deliler toplanıncaya kadar Malta adasına sürdüğünü belirttim.

Sonra da,Osmanlı, İngiliz ve Amerikan arşivlerinde yapılan yoğun araştırmalara rağmen sanıkları suçlayacak hiçbir belge kanıt bulunamayınca, İngiltere Kraliyet Başsavcısı’nın 29 Temmuz 1921 tarihli kararıyla, kanıtların yetersizliği nedeniyle davanın görülemeyeceğine ve tanıkların serbest bırakılmalarına karar verildiğini dinleyicilere anımsattım ve şu soruyu sordum:

“İngiliz savcıları Malta sürgünlerini mahk­m etmek için 1916 yılında basılan ve güya güvenilir görgü tanıklarının ifadelerine dayanılarak hazırlanan Mavi Kitap’ın içerdiği kanıtları neden kullanmadılar?”.

Sorunun yanıtını da kendim şöyle verdim: “Mavi Kitap’tan yararlanılamadılar, çünkü kitabın içerdiği belgeler uydurma ve sahteydi. Arnold Toynbee o dönemde hayattaydı, kitabı hazırlarken yararlandığı sözde “görgü tanıkları” ve kaynaklar da el altında idi. Buna rağmen bunlar kullanılmadı. Çünkü bunlar İngiliz mahkemesi tarafından dikkate alınacak bir değer ve gerçeklikte değildi.”

 Sözlerimi şöyle bitirdim: “Milletlerin fikirlerini zehirlemek, onları birbirlerinin can düşmanı haline getirmek, kin nefret ve intikam saplantısının nesilden nesile geçmesine yol açmak, bir insanlık suçudur. Bu nedenle, İngiliz parlamentosundan Mavi kitabın asılsızlığını ilan etmelerini bekliyoruz.

Türkiye’ye bir de özür borçlular” (Hürriyet, 14.02.2001, Ayşegül Ekinci’nin “İngilizler Özür Dilesin” başlıklı haberi). TBMM bilahare bu konuya ele attı ve 13 Nisan 2005’te Mavi Kitap’ın asılsızlığının ve sahte bir propaganda malzemesi olduğunun ilanı için İngiltere Parlamentosu’na gönderilecek bir mektubu oybirliği ile kabul etti.

Buna karşılık, kitabın düzmece ve uyduruk olmayıp güvenilir bir eser olduğunu iddia eden TBMM’ye muhatap bir mektup, Avam ve Lortlar kamaralarında imzaya açıldıysa da 30 milletvekili ve lortların % 95’i taslağı imzalamayınca gönderilemedi ve böylece Mavi Kitap, layık olduğu şekilde tarihin çöp sepetindeki yerini aldı.

Öte yandan, İngiltere Parlamentosu’nun adı geçen iki kanadının başkanları da, TBMM’nin mektubundaki iddialar üzerinde bir tartışma açmadan nazikane bir ifade ile mektubun kütüphanelerindeki konuyla ilgili arşivlerde muhafaza edileceğini bildirmekle yetindiler.

VII. ERMENİ İHANETİ VE BUNU TEYİT EDEN BELGELER Ermeni tarihçilerle yandaşlarının inkar ettikleri ve gözden kaçırmaya çalıştıkları hususlar Ermeni tarihçilerle yandaşlarının inkar etmeye ve gözden kaçırmaya çalıştıkları iki gerçek vardır. Bunlardan birincisi, on binlerce Osmanlı uyruklu Ermeni partizanın Rus işgal orduları safında çarpıştıkları ve kendi devletlerine ihanet etmiş olduklarıdır.

Ermeni tezini savunanlar, Ermenilerin isyan etmemiş olduğunu, tehcir hareketi başlayınca “silahla karşı koymak zorunda kaldıklarını” iddia etmektedirler. Olaylara tamamen Ermeni gözüyle bakan, Büyükelçi Morgenthau, Alman papazı ve yazar Lepsius ve Mavi Kitap’ın editörü Büyükelçi Bryce da bu iddiayı destekleyenler arasındadır.

Oysa, Ermeni isyanının ve düşmanla işbirliğinin tehcir olayından önce başladığını ve savaşın patlamasıyla birlikte Ermenilerin Rusya safında yer aldıklarını tarihsel bir gerçek olarak kanıtlayan Osmanlı, Rus, Amerikan, Fransız, İngiliz ve Alman arşivlerinde binlerce belge vardır.

Kaldı ki, Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girmesinden sonra Ermenilerin ilk isyan tarihi olan 11 Kasım 1914 ile Tehcir Kanunu’nun çıkarıldığı 27 Mayıs 1915 tarihleri karşılaştırıldığı takdirde, bu iddiaların büyük bir yalan olduğu ortaya çıkar.

Ermeni tezlerini savunanların diğer üstünü örtmeye çalıştıkları bir konu da, Ermenilerin siyasi amaçla, yani bağımsızlık kazanmak için isyana kalkıştıkları ve bunu Taşnak ve Hınçak siyasi partilerine bağlı silahlı örgütlerle yaptıklarıdır. Bu hususu geri planda tutmalarının nedeni de, siyasi grupların BM Soykırım Sözleşmesi’nin öngördüğü koruma altındaki gruplar kapsamına girmediğidir.

Böyle olunca da, bir devlet bir siyasi gruba karşı şiddet kullanır ve o gruptan sivil insanları öldürürse, bu hiçbir şekilde soykırım olarak nitelenemez.

Bu itibarla, konuyu, Osmanlı devletine başkaldıran Ermenilerin bunu silahlı siyasi nitelikte örgütler olarak bağımsızlık amacıyla yapmış oldukları ve Rus ordusu safında çarpışan Ermeni bağımsızlık hareketi liderlerinin Paris Barış Konferansı’na muhasım taraf temsilcileri olarak katılma talebinde bulundukları açılarından değerlendirirsek, derin bir analize gerek görülmeden, Osmanlı Ermenilerinin soykırıma uğradıklarının ileri sürülemeyeceği ortaya çıkıyor.

Bogos Nubar Paşa’nın mektupları Esasında, Ermeni ihanetini teyit eden en güvenilir kaynak Bogos Nubar Paşa’dır. Nitekim, Birinci Dünya Savaşı’nı takiben toplanan Paris Barış Konferansı’na katılan Ermeni delegasyonu başkanı Boğos Nubar Paşa, Ermenilerin, sırf İtilaf Devletleri safında çarpışarak savaşa ciddi katkılarda bulunmaları nedeniyle Osmanlı otoritelerinin kötü muamelesine maruz kaldıklarını açıkça kabul etmiştir.

Boğos Nubar Paşa, Barış Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “Kendi özgür iradeleriyle kaderlerini hak ve adaletin şampiyonu olan tarafla birleştiren Ermeniler, İtilaf devletlerinin ortak düşmanımıza karşı elde ettikleri zafer dolayısıyle bağımsızlığı hak etmişlerdir” diyerek Ermenilerin savaşta “muhasım taraf” olduğunu ilan etmiş ve ihanetlerinin ödüllendirilmesini istemiştir.

Bogos Nubar Paşa, bu konuda “The Times of London” gazetesinde basılan bir mektubunda da şunları belirtmiştir: 31 “Ermeni gönüllüleri Fransız “Légion Etrangère” saflarında savaşarak zaferler kazanmışlardır. Légion d’Orient’daki sayıları 5.000’di ve General Allenby’nin kesin zaferine katkıda bulunan Suriye ve Filistin’deki Fransız kuvvetlerinin de yarısından fazlasını oluşturuyorlardı.

Kafkasya’da, Rus ordularına katılan 150.000 Ermeniye ilaveten, Andranik, Nazarbekoff ve diğerlerinin komutasındaki 50.000 Ermeni dört yıl boyunca sadece İtilaf Devletleri’nin davaları uğruna savaşmakla kalmamışlar, aynı zamanda Rusya’nın çökmesinden sonra da, Mütareke’nin imzalanmasına kadar, Kafkasya’da Türklerin ilerlemesine karşı koyan ve engelleyen yegane kuvveti oluşturmuşlardır.”

(The Times of London, 30 Ocak 1919) Katçaznuni’nin itirafları Transkafkasya Ermeni Cumhuriyeti Başbakanı Havhannes Katçaznuni de, Bogos Nubar Paşa gibi, Anadolu ve Kafkasya’daki Ermeni milliyetçilerin savaşın başından itibaren Rusya’nın yanında muhasım taraf olarak yer aldığını şu ifadelerle belirtmiştir: “1914 sonbaharında daha Türkler savaşa girmeden, Ermeni ihtilalci çeteleri çok heyecanlı ve gürültücü şekilde örgütlenmeye başladılar.

Bugün, bu gönüllü çetelerin savaşa katılmalarının iyi olup olmadığının değerlendirilmesi faydasızdır. Tarihi olayların kendi tartışılmaz mantığı vardır. Ermeni gönüllüleri örgütlendiler ve Türklere karşı savaştılar. Daha doğrusu, kendilerini savaşmaktan alıkoyamadılar. Bu, Ermeni halkının bir nesil boyunca bu doğrultuda şartlanmış olmasının bir sonucuydu.

Bu fikriyatın eyleme dönüşmesi kaçınılmazdı. Öyle de oldu. Zihnimizde yoğun bir hayal dünyası yaratmıştık. Gerçekçiliği tamamen kaybederek hayallerimizin esiri olduk. Ermeni halkının imkanlarını, politik ve askeri gücünü fazla abarttık ve halkımızın Ruslara yaptığı hizmetleri fazla önemsedik. Çok mütevazi değer ve özelliklerimizi abarttığımız için, umut ve beklentilerimiz de abartılı oldu… “

(Katchaznouni,Havhannes, The Armenian Revolutionary Federation Has Nothing To Do Any More, New York, 1955 s: 5-7) Bu bağlamda, Bogos Nubar ile Katçaznuni’nin yukardaki açıklamaları, Ermenilerin Ruslar safında yer almalarının tehcirden sonra olduğu yolundaki iddiaların gerçeği yansıtmadığını ortaya koyduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin, Ermeni halkını, destek verdikleri işgalci Rus ordusunun harekat alanı dışında başka bölgelere yerleştirmekte tartışılmaz bir gerekçeye sahip olduğunu da göstermektedir.

Bu kararın temelinde, Ermenilerle Müslüman ahali arasında cereyan eden çatışma nedeniyle daha fazla kan dökülmesini önleme olduğu kadar, Osmanlı ordularının ikmal hatlarını Ermeni çetelerin gittikçe artan saldırılarından koruma kaygısının yattığının bir kere daha altını çizelim.

VIII. 1915 OLAYLARI NEDEN SOYKIRIM OLARAK TANIMLANAMAZ Birleşmiş Milletler Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ni bir varsayım olarak 1915 olaylarına uyguladığımız takdirde, yukarda açıkladığımız bilgiler ve argümanlar ışığında, söz konusu olayları soykırım olarak tanımlamak ve Osmanlı Hükümeti mensuplarını soykırımla suçlamak şu nedenlerle mümkün değildir:

-► Osmanlı Hükümeti ‘nin veya mensuplarının soykırımla suçlanabilmeleri için, suçun iki kurucu unsurundan birincisi olan objektif/maddi unsurun oluşması zorunludur.

Bunun için de, BM Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesindeki beş suç fiilinin (öldürme, ciddi zihinsel ve bensel zarar verme, doğumları engelleme ve çocukları bir başka gruba nakletme) gerçekleştirilmesi için bir plan veya programın uygulanması, Osmanlı Hükümeti’nin veya mensuplarının Ermenilere karşı bu fiillerin gerçekleştirilmesi amacıyla emir ve talimat vermeleri, fiillerin işlenmesi için teşvikte bulunmaları veya fiillerin işlenmesine katılmaları gerekmektedir.

Oysa, tehcir uygulamasında, Sözleşme’nin 2. maddesinde öngörülen bazı filler vuku bulmuş ise, bunlar tamamen Hükümet’in iradesi dışında gerçekleşmiştir. Bunları Hükümet’e veya mensuplarına isnat edebilmek için hiçbir belge veya geçerli kanıt mevcut değildir.

Gerçek şu ki, Hükümet ve mensupları bu fiillerin vuku bulmasının önlenmesi için gerekli önlemleri azami dikkat ve itinayla almış, buna rağmen bu amaçla çıkarılan yasalar ve verilen 32 talimatlar ihlal edilince de ihlallerin önlenmesi için elde bulunan her türlü olanak kullanılmak suretiyle derhal gerekli önlemlere başvurularak suçlular cezalandırmıştır. Bu durumda suçun objektif/maddi unsurunun oluştuğu söylenemez.

Sürecek

Yazı gönderi. Tınaz TİTİZ

+++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++

TARİHSEL GERÇEKLER VE ULUSLARARASI HUKUK IŞIĞINDA ERMENİ SOYKIRIMI İDDİASI (dizi yazı 15 Son bölüm)

Şükrü M. Elekdağ

-►Osmanlı hükümetinin veya mensuplarının, ülkenin Ermeni vatandaşlarına karşı kıyım uygulama veya Ermenileri yok etmek amacına yönelik bir planı veya niyeti olmamıştır. Böyle bir niyeti veya kasti ortaya koyan bir beyan, talimat veya belge yoktur. 95 yıldır yapılan incelemeler bu nitelikte kanıtların, ne Osmanlı, ne de yabancı ülkeler arşivlerinde mevcut olmadığını ortaya koymuştur.

-► Tehcir kararı, askeri bir soruna karşı bulunan askeri bir çözümdür. Nitekim, Rus ordusunun karşısındaki Osmanlı 3. Ordusu’nun 26 Eylül 1914’te 168.608 asker olan mevcudu, önce Sarıkamış harekatında, sonra da Van, Malazgirt ve Tortum vadisi savaşlarında verdiği ağır zayiatlar sonucunda 59.000 düzeyine inmişti.

1915 Mayıs ayına gelindiğinde piyade tümenlerinin 9.000 olması gereken mevcudunun 2.000’e düşmüş olması, 3. ordunun savunma gücünü ne denli yitirdiğini ortaya koyuyordu. Ayrıca, cephedeki erzak ve cephane stoklarının da kritik düzeye düşmesi, lojistik destek zincirindeki kısa süreli bir kesintinin dahi, savaş halinde olan Osmanlı ordusu için son derece tehlikeli bir durum yaratacağını gösteriyordu.

Bu dönemde Ermeni çeteleri 3. Ordu’nun lojistik ikmal koridoru olan SıvasErzincan- Erzurum hattını her an kesme kapasitesine sahipti. Ayrıca Diyarbakır-Bitlis- Van hattını izleyen güney ikmal koridoru da silahlı isyan nedeniyle tehdit altındaydı.

Ordu, kendisi için şah damarı önemini taşıyan bu iki koridoru açık tutmak ve güvenliklerini sağlamak için savaş cephesinden kuvvet ayırma imkanına sahip değildi. Osmanlı devleti açısından, tehcire başvurmayı yaşamsal bir zorunluluk haline getiren bu çaresizliktir. Bu bakımdan, tehcir kararına, askeri bir soruna bulunan askeri bir çözüm olarak bakılması doğru olur.

-►Bakanlar Kurulu’nun 27 Mayıs 1915’te çıkardığı Sevk ve İskan (tehcir) Geçici Kanunu’nu “…hükümet icraatına karşı gelen, ülke savunması açısından tehlike az eden, düşmana casusluk yapan ve ülke çıkarlarına ihanet edebilecek kişilerin, imparatorluğun belirli bölgelerinde ikamete tabi tutulmalarını” öngörüyordu.

Bu kanun uyarınca Ermeni halkın bir bölümünün İmparatorluk toprakları içinde yer değiştirmeye mecbur edilmeleri, yukarda izah edilen askeri gerekçelere ilaveten, Ermenilerin Osmanlı topraklarını işgal eden Rus ordusu saflarına katılmaları, Rusya ile işbirliği yapmaları, gönüllü birlikler oluşturarak düşmana yardım etmeleri, Rus ordusu karşısında geri çekilme durumunda kalan Osmanlı ordusuna karşı sabotajlar düzenleyerek savunma hatlarının ardını ve ikmal yollarını tehdit etmeleri, birçok şehirde ayaklanarak Türk ve Müslüman halka karşı katliamlar yapmaları ve Türk ve Müslüman ahalinin köylerine silahlı saldırılar düzenlemelerinden dolayıdır.

-►Osmanlı Hükümeti’nin zorunlu yer değiştirme uygulamasının azami güvenli ve düzenli bir şekilde yapılması hususunda tam bir sorumluluk bilinciyle hareket ettiğinin altı çizilmelidir . Nitekim, Hükümetin, yer değiştiren ahalinin can ve mal güvenliğinin korunması, nakil ve yerleştirme sırasında gıda ve sağlık ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla her türlü önlemin alınması için azami dikkat ve itina ile hareket ettiğini kanıtlayan, kanun, hükümet kararı, tüzük ve talimat olarak yüzlerce resmi arşiv belgesi mevcuttur.

-► Hükümet, savaş koşullarına rağmen tehcir sürecini dikkatle izleyerek göçe tabi tutulan halkın can ve mal güvenliğini korumak için mantıken elinde bulunan her türlü olanaktan azami ölçüde yararlanmıştır. Bu amaçla hukuk sistemini çalıştırmış ve Ermenilerin can ve mal güveliklerinin korunması yolundaki kanun ve talimatlarının ihlalinden sorumlu gördüğü kişileri ordu mensubu, kamu görevlisi veya sivil olsun cezalandırmakta en ufak bir tereddüt göstermemiştir.

Nitekim, sevk esnasında Ermenilerin katledilmesi ve mallarının gaspı şeklinde cereyan eden olayların üzerine Hükümetin kararlılıkla gittiği ve ilgili vilayetlere suçluların cezalandırılması yolunda talimatlar göndermiş olduğu arşiv belgeleriyle sabittir. Olayların devamı üzerine daha radikal 33 önlemlere başvurulmuş ve soruşturma komisyonları kurularak olayların çıktığı bölgelere gönderilmiştir.

Anılan komisyonların yaptıkları incelemeler sonucunda kendilerine suç isnat edilenler Divan-ı Harpler’e sevk edilmiştir. 1916 yılı ortasında Divan-ı Harpler’de 1673 kişinin yargılandığını ve bunların 67’sinin idam, 524’ünün hapis, 68’inin ise kürek, pranga ve sürgün cezalarına çarptırıldığını mahkeme evrakları göstermektedir.

-►Ermeni tezlerinin savunucuları, barışsever Ermenilerin hiçbir tahrik olmadan Türkler tarafından saldırıya uğradıklarını anlatır ve Ermenilerin Osmanlılara karşı ayaklanarak işgalci Rus ordusu saflarına katılmalarını, tehcir kararı üzerine giriştikleri bir meşru savunma hareketi olduğunu iddia ederler. Bu iddialar tamamen gerçek dışıdır.

Zira Ermenilerin 19. asrın son çeyreğinden itibaren isyan ve terör hareketleriyle Anadolu’yu kana boyadıkları, Birinci Dünya Savaşı’nı da Osmanlı toprakları üzerinde Rusya’nın desteğiyle bağımsız bir Ermeni yurdu kurma hedeflerine ulaşma yolunda büyük bir fırsat olarak görerek top yek­n bir ayaklanmaya hazırlandıkları ve bu amaçla savaştan önce binlerce Osmanlı Ermenisinin Rusya’daki eğitim kamplarında eğitildiği ve Türk-Rus savaşı başlayınca da Rus Savaş gücüne destek vermek üzere Rus ordusuna katıldıkları bir gerçektir.

On binlerce Ermeni’nin de Taşnak ve Hınçak partilerinin liderliğinde Anadolu’daki depolarda saklanan silah ve cephaneyle donatılarak Türk ve Müslüman ahalinin katliamına giriştikleri ve Türk ordusunun lojistik ve ikmal hatlarını kestikleri arşiv belgeleriyle sabittir.

-►Ermenilerin isyan etmemiş olduğunu, tehcir hareketi başlayınca silahla karşı koymak durumunda kaldıklarını iddia eden tarihçi ve yazarlar açıkça yalan söylemektedirler. Zira, Ermeni isyanının ve düşmanla işbirliğinin tehcir olayından önce başladığını ve savaşın patlamasıyla birlikte Ermenilerin Rusya safında yer aldıklarını tarihsel bir gerçek olarak kanıtlayan Osmanlı, Rus, Amerikan, Fransız, İngiliz ve Alman arşivlerinde binlerce belge vardır.

Kaldı ki, Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girmesinden sonra Ermenilerin ilk isyan tarihi olan 11 Kasım 1914 ile Tehcir Kanunu’nun çıkarıldığı 27 Mayıs 1915 tarihleri karşılaştırıldığı takdirde, bu iddiaların büyük bir yalan olduğu ortaya çıkar.

Bu bağlamda, Bogos Nubar ile Katçaznuni’nin açıklamaları, Ermenilerin Ruslar safında yer almalarının tehcirden sonra olduğu yolundaki iddiaların gerçeği yansıtmadığını ortaya koyduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin, Ermeni halkını, destek verdikleri işgalci Rus ordusunun harekat alanı dışında başka bölgelere yerleştirmekte tartışılmaz bir gerekçeye sahip olduğunu da göstermektedir.

Bu kararın temelinde, mevcudunun üçte ikisi oranında zayiat vermiş ve erzak ve cephane stokları kritik düzeye düşmüş Osmanlı 3. Ordusu’nun ikmal hatlarını Ermeni çetelerin saldırılarından koruma yanında, Ermenilerle Müslüman ahali arasında cereyan eden çatışma nedeniyle daha fazla kan dökülmesini önleme kaygısı da vardır.

-►Ermenilerin Doğu Anadolu’daki çarpışmalar ve zorunlu göç sırasında kayıplar verdikleri doğrudur. Ancak, bunun, Osmanlı Hükümeti tarafından önceden ve taammüden hazırlanmış bir yok etme planı uyarınca yapıldığını iddia etmek ve kanıtlamak mümkün değildir. Kayıpların bir nedeni, Hükümetin, savaş koşullarının baskısı ve elindeki imkanların gayet kısıtlı olması nedeniyle asayişi sağlamakta aciz kalmış olmasıdır.

Bu durum, “tehcir” sürecinde kafilelerin sevkinde düzensizliklere ve yeterli koruma sağlanamamasına yol açmış ve Ermeni kafilelerin uğradıkları saldırılardan zarar görmesi sonucunu doğurmuştur. 3. ve 4. Ordunun savaş gücünün idamesi için yaşamsal olan lojistik ve ikmal hatlarını korumakta aciz kalan Hükümet, Ermeni kafileleri, muvazzaf ve düzenli ordu birlikleriyle korumakta kesin bir imkansızlıkla karşılaşmıştır.

Ayrıca, bu kayıplar, savaş günlerinin güç koşullarında araç, yakıt, gıda ve ilaç sağlama imkanlarının son derece kısıtlı olmasına ilaveten, iklim şartları ve tifüs gibi salgın hastalıkların da kafileler üzerinde ciddi tahribat yapmasından kaynaklanmıştır. Bu bağlamda unutulmaması gereken, bu ağır koşulların sadece Ermeniler için değil, tüm Osmanlılar için de aynen geçerli olduğu ve onların da ayni tahribata maruz kalmış olduklarıdır.

Fakat doğal olarak kayıpların önemli bir bölümü, 1914-1922 yılları boyunca Ermeni çetelerinin saldırılarından, iç çatışmalardan ve savaşlardan ileri gelmiştir. Bu zaman diliminde başlangıçta Ermenilerin Osmanlı Türklerine ve Müslüman ahaliye karşı yaptıkları 34 katliamlar, toplumlar arasındaki kin ve intikam duygularını bilemiş ve kaçınılmaz olarak Ermenileri, Türk ve Müslüman halkın mukabelesine maruz bırakmıştır.

► Osmanlı uyruğu Ermeni halkının değişik kesimlerinin tehcir sürecinde çok değişik muamelelere tabi tutulmuş olması da, Ermeni halkının, “kısmen veya tamamen yok edilmek” istenen “ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grup” olarak hedef alınmadığını ortaya koymaktadır. Bu durum da, soykırım iddiasını temelden çürütmektedir.

Nitekim yer değiştirme kararı, tüm şehir ve vilayetlerde yaşayan Ermenilere uygulanmadığı gibi, farklı mezheplerde, belirli görevlerde ve yardıma muhtaç durumda olan Ermenilere uygulanmamıştır. Gerçekten de, İstanbul, İzmir ve Halep’teki geniş Ermeni toplumları tehcirin tamamen dışında bırakıldığı gibi, Katolik ve Protestan mezhebinde bulunan Ermenilerin yanı sıra, Osmanlı ordusunda subay ve sıhhiye sınıflarında hizmet gören Ermeniler ile Osmanlı Bankası şubelerinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler devletle sadık kaldıkları sürece göçe tabi tutulmamışlardır. Ayrıca, hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar ve dul kadınlar da tehcire tabi tutulmamış, yetimhanelerde ve köylerde koruma altına alınarak ihtiyaçları devletçe Göçmen Ödeneği’nden karşılanmıştır.

-► Osmanlı devletine isyan eden Ermeniler, bu başkaldırıyı bağımsızlık amacıyla ve silahlı/siyasi nitelikte örgütler (Taşnaklar, Hınçaklar vb.) vasıtasıyla gerçekleştirmişlerdir. Ayrıca, Rus ordusu safında çarpışan Ermeni bağımsızlık hareketi liderleri, Paris Barış Konferansı’na muhasım taraf temsilcileri olarak katılma talebinde bulunmuşlar ve bu taleplerine gerekçe olarak Osmanlı Devleti’ne karşı verilen savaşta üstlendikleri rolün boyutlarını ve katlandıkları fedakarlıkları resmi belgelerle açıklamışlardır. Oysa, bilindiği üzere, siyasi gruplar, BM Soykırım Sözleşmesi’nin koruması altında değildir. Bu durum da, Ermeni tarafının soykırım iddiasının geçersizliğini ortaya koyuyor.

-► Osmanlı Hükümeti’nin veya mensuplarının soykırımla suçlanabilmeleri için suçun ikinci kurucu unsuru olan sübjektif/manevi unsurun da oluşması gereklidir. Bunun için de suçun “özel kasıtla” işlendiğinin kanıtlanması zorunluluğu vardır.

 Yani, Osmanlı Hükümeti’nin, Ermenileri, sırf Ermeni olmaları nedeniyle tamamen veya kısmen yok edilmelerine odaklanmış bir irade ve niyetle (özel kasıtla) ve Sözleşme’nin 2. maddesinde belirtilen fiillere başvurarak varlıklarına son verdiğinin kanıtlanması gerekiyor. Uluslararası Adalet Divanı (UAD), 26 Şubat 207 tarihli Bosna Hersek – Sırbistan davasına ilişkin kararında, özel kastın, ancak “mutlak ispat gücünü haiz unsurlarla” kanıtlanabileceğini ve karineye itibar edilemeyeceğini öngörmüştür.

Bu durumda, özel kastın varlığının ispatlanması için, Osmanlı Hükümeti’nin, Ermenileri yok etme kastıyla hareket ettiğini ve tehciri bu amacın gerçekleşmesinde bir yöntem olarak kullandığını ortaya koyan bir eylem planının mevcut olması gerekiyor. Oysa böyle bir plan veya belge mevcut değildir. Ermeniler de, 95 yıldır tüm çabalarına rağmen, böyle bir niyet ve planı ortaya koyan tek bir geçerli belgeyi dünya kamuoyuna sunamamışlardır. Bu durumda, Ermeni soykırım iddiasının hukuken geçerli olduğunu iddia etmek mümkün değildir.

-► UAD’nin yukarıda belirttiğimiz kararından önce Ruanda ve Yugoslavya uluslararası ceza mahkemeleri, özel kasıt konusunda açık kanıt bulunmaması hallerinde karineye dayanarak soykırım kararları vermişlerdir.

Bu bağlamda oluşan içtihada göre, Ermeni tarafının, özel kastın mevcudiyetinin kanıtlaması için; Ermeni halkını yok etmeyi amaçlayan eylemlerin belirli bir örüntü (pattern) ve karakteristik yansıttığının; soykırımı amaçlayan bir plan veya politikanın mevcudiyetine işaret eden sağlam kanıtların mevcudiyetinin;

– faillerin bu plan ve politikaların uygulanması hususunda emir ve talimat vermiş olduklarının; faillerin suçu teşvik edici açıklamalar ve beyanatlar yaptıklarının; ve faillerin suçun işlendiği bilincinde olmalarına rağmen bunu önleyecek girişimlerde bulunmadıklarının, somut belgelerle kanıtlanması gerekiyor. Ancak, tarihsel açıdan Osmanlı Hükümeti ve mensupları bu tür davranış ve eylemlerde bulunmuş olmadıkları gibi, bu konularda onlara karşı kullanılabilecek suç belgeleri de mevcut değildir. 35

►Yukarda sözünü ettiğimiz içtihatlarda, genellikle suçun işlendiği ülkenin kültüründeki kıyıma uğrayan mağdurlara karşı ırkçı nefretin ve dışlayıcı ve aşağılayıcı muamelelerin mevcudiyetinin, soykırımın kanıtlanmasında bir unsur olarak değerlendirildiği görülmektedir.

Bu bağlamda, Ermeni tarafının, soykırımına maruz kaldıklarını ispat için, Osmanlı Devleti’nde Ermenilere karşı “nefret” hissinden kaynaklanan “ayırımcı” bir politika uygulandığını ve Ermenilerin, milliyetleri, dinleri ve ırkları açısından aşağılanıp toplumdan tecrit edildiklerini kanıtlaması icap ediyor. Oysa OsmanlıTürk kültüründe Ermenilere karşı ırkçı nefretin, ayrımcı ve aşağılayıcı davranışların varlığından söz etmek mümkün değildir.

 Gerçekte, tarihsel açıdan Türk-Ermeni ilişkileri son derece ilginç ve sıra dışı bir tablo yansıtır. “Dünya tarihinde, farklı dil ve din sahibi olarak bu kadar uzun süre, böylesine iç içe ve barış içinde yaşayan iki başka halkın gösterilmesinin çok zor olduğu” Türk ve yabancı birçok tarihçi ve yazar tarafından vurgulanmıştır.

Almanya’da Yahudilere karşı varlığı açıkça görülen ve “Holocaust” ta zemin hazırlayan geleneksel anti-Semitizm’e benzer bir anti-Ermenilik akımının Osmanlı İmparatorluğu’nda hiçbir zaman gözlemlenmediğinin, bilakis bunun tamamen tersi bir durumun mevcut olduğunun altı çizilmelidir. Sonuç olarak, Soykırım Sözleşmesi açısından, soykırım suçunun objektif ve sübjektif unsurları oluşmamıştır.

Bu da, Osmanlı Hükümeti’ni veya bazı mensuplarını soykırımıyla suçlayan iddiaların temelsiz ve asılsız olduğunu ortaya koymaktadır. Bu şekilde tehcir olayının da, devletin varlığını koruma hakkı çerçevesinde meşru ve hukuken haklı bir önlem olduğu ortaya çıkmıştır.

bitti dedim bitti işte diyen bayan sevgili - uludağ sözlük

BİTTİ


Yazı gönderi. Tınaz TİTİZ

Teşekkürler ederiz..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: