Bölüm-43 Doğada her şey bilgi ile yapıldığından, hücreler BİLGİ oluşturmayı en ön plana alan, yaratıcı özellikli İNSAN türünü oluşturur.

Prof. Dr. İsmet GEDİK

İnsanlar neden diğer canlılardan farklıdır?

(Alttaki) Şekilde görüldüğü üzere insan beyni korteksinin çok büyük bölümü, beyaz renkte gösterilen yorumlama bölgesine ayrılmıştır. Duyu organlarına ayrılan turuncu bölge ve hareket organlarına ayrılan lacivert bölge çok az yer kaplar.


Bu durum maymunlarda dengelidir, kedilerde ise, yorumlamaya ayrılan bölge çok daha küçülmüş, buna karşın hareket ve duyu organlarına ayrılan bölgeler çok büyüktür.  Farede ise, yorumlama bölgesi yok denecek kadar küçülmüştür.


Adsız.png

Şekil 53: İnsan beyni, “bilgi” faktörünü en ön sıraya alan bir hücresel tasarımdır.


Bu nedenle biz hayvanlar kadar iyi hareket edemeyiz, onlar kadar göremeyiz, işitemeyiz, koklayamayız, vs. Ama muazzam bir hayal kurma ve yorumlama yeteneğimiz vardır. Bu anormal gelişmiş “yorumlama” yeteneği sayesinde insanlar, çok az sayıda veriden (gözlemden) muazzam senaryolar üretebilen bir yapıya kavuşturulmuştur.

Yaklaşık 2.5 milyon yıllık bir geçmişe sahip olan insan genomu, bilgi oluşturmanın önemini en iyi bilen ve bu nedenle de, bilgi oluşturmaya en fazla önem veren bir canlıyı temsil etmektedir.

Çünkü tüm hücreler, moleküller ve atomlar birer bilgi kümeleşmeleridirler ve doğada her şeyin bilgi oluşturularak bu bilgilere uygun şekilde davranılmak suretiyle gerçekleştiğinin farkında olan en temel öğelerdir.

Bu nedenle bir foton veya elektron, önüne seçenekler konduğunda, tüm seçenekleri kendi değerlendirme sistemine göre (frekansı, amplitüdü, vs.) değerlendirir ve bir olasılık hesabı yaparak, en olası duruma göre davranır. Bedendeki bir hücre yine binlerce faktörü dikkate alıp, olasılık hesapları yapar ve en olası faktöre göre davranır.

Dolayısıyla dünyamız, başlı başına bir yaşayan sistem oluşturur ve bu sistem tüm canlı ve cansız varlıkların karşılıklı etkileşimleri sonucu ortaya çıkan karmaşık kuvvet alanlarına uyarak davranmak durumundadır.

Bu karmaşık kuvvet alanı oluşumunda, insanlığın etkisi ise gittikçe artmaktadır, çünkü insan türü, genomunun kendisine sağladığı muazzam yorumlama yeteneği ile, az sayıda veriden sürüyle senaryolar üretmekte ve bu senaryolara göre gerçekleştirdiği çeşitli yapılaşmalarla, doğadaki kuvvet alanı spektrumu belirlenmesinde gittikçe artan bir derecede etkili olmaktadır.

İnsanların yaptığı barajlar, yetiştirdiği bir sürü özel hayvan ve bitki türleri, yaptığı zirai ilaçlamalar ve gübrelemeler vs. ile dünya ölçeğindeki kuvvet alanları oluşumunda önemli bir paya ulaşmıştır ve doğadaki iklim ve coğrafik koşulların belirlenmesinde çok etkili olmaktadır.

Bu etkilerin negatif mi, pozitif mi olduğu konusunda ise, maalesef bir fikir oluşturma gayreti insanlığın programında yoktur; çünkü insan toplumları karşılıklı etkileşimlere dayalı bir hayat oluşturma görüşü ile yetiştirilmemektedir.

Tersine, doğa ve dünyanın sanki harici bir sahibi varmış ve her şey bu harici sahibin öngördüğü şekilde ebediyen işleyecekmiş düşüncesiyle davranmakta, kişisel davranışlarının doğaya bir etkisi ve katkısı olmayacakmış gibi davranmaktadır.

Kuvvet alanları varlıkların kendi aralarındaki karşılıklı etkileşimleri sonuçlarına göre oluşturulan alış-veriş bağlantılarından oluşurlar ve bu nedenle sadece ait oldukları sistemler içinde geçerlidirler. Dünyamız kendi ekseni etrafında dönen bir sistem olduğundan, dünyamızdaki tüm varlıklar dünya sisteminde geçerli kuvvet alanlarınca köleleştirilirler ve ona uyarlar.

Bir göl veya adada yaşayan canlılar 1. derecede o göl veya adadaki ekolojik kuvvet etkileşimlerine uyarlar, ikinci derecede, daha geniş çaplı ekolojik sisteme, örneğin bulundukları yarı-küredeki etkileşim alanlarına uyarlar. Bu şekilde öncelikli etkileyici kuvvet alanları, çap küçüldükçe daha büyük etkili olurlar.

İnsan denilen canlı maalesef sadece bulundukları coğrafik bölgeyi değil, dünya çapındaki kuvvet alanı oluşumlarını etkileyecek bir duruma gelmiştir.

Dolayısıyla, insan, toplum gibi üst sistemlerin hayatta başarılı olup-olmamaları, kendi aralarında oluşturacakları karşılıklı anlaşıp-uzlaşma (yani alış-veriş) sistemlerinin çevrelerine uyumlu olup-olmamaları belirleyicidir.

En büyük kuvvet alanları dünya (ve evrensel) ölçekli alanlardır ve tüm atom ve moleküller bu alanlara uyarak, oluşturulacak yeni canlı türlerinin bu büyük sistem içindeki yerinin belirlenmesinde belirleyici olurlar. Yani bizleri oluşturan hücreler ve hücrelerimizin bağımlı oldukları diğer hücreler ve moleküller, doğadaki bu büyük ölçekli kuvvet alanlarına uygun davranmak zorundadırlar.

İnsanlara toplumun sahibinin kendileri olduğu temel bilgisi verildiğinde –ki doğadaki gerçek oluşum sisteminde durum böyle- o zaman her insan toplumsal hayat sistemini zaten optimize etmeye çalışacaktır. Bu optimizasyon eyleminin nasıl olacağı, her insanın bulunduğu çevre koşullarına göre ufak-tefek değişiklikler içereceklerdir.

Örneğin tam dağlık bir yörede yaşayan insanlar zaten çok hareketli olmak zorundadırlar, onların spor ihtiyacı düz bir ovadaki büroda yaşayanlarla aynı olmayacaktır. Dolayısıyla, insanlara ayrıntılı olarak davranış usulü dikte etmek doğru değildir; kişilerin kendi değer yargılarına göre davranışlarını belirlemeleri doğal sistemin gereğidir.

Bedenlerimizi hücrelerimiz oluşturur ve yönlendirir. Biz hücrelerimize bağımlıyız, onlar bizim yaşamımızı düzenlemektedirler. Tüm öğrendiklerimiz ve düşündüklerimiz hücrelerimize aktarılır ve onlar tarafından işleme konur.

Bizlerin çevremizle etkileşerek oluşturduğumuz tüm bilgiler hücrelerimize aktarılır ve onlar atalarından kendilerine miras kalan kalıtsal bilgilerle, bizim onlara aktardığımız verileri harmanlayarak hayatımızı yönlendirirler.

Bedenler yaşlanıp hücrelere-atomlara ayrıştığında, onlarda depolanan bilgiler doğal sistemle harmanlanır, onlarla kalibre edilir ve aralarında karşılıklı bilgi aktarımları gerçekleşir. Bu yeni bilgi harmanlamasına dayanılarak varlıklar yeniden birbirleriyle etkileşerek, doğal sistemi yeniden inşa etmeye başlarlar.

Ve bu döngü böylece devam eder. Doğa ve dünya zaman nedir konusunda açıklandığı şekilde evrimleşerek yaşamın devamı ve sürekliliği sağlanır. Yani doğada ölüm denilen bir şey yoktur, geri-dönüşüm = recycling vardır.

Bu “geri-dönüşüm = recycling” olayını sindirim sistemimizin işleyişinde net olarak görürüz. Şöyle ki: Tüm canlılar yedikleri besinleri sindirim sisteminde parçalarına ayırırlar ve amino-asit denilen temel moleküllere dönüştürürler. Amino-asitler hayat sisteminin en başlangıcındaki temel moleküllerdir.

Yani geri-dönüşüm 3-4 milyar yıl önceki temel öğelere kadar geri gitmiştir. Her canlı bu temel amino-asit moleküllerini, kendi genetik bilgi kayıtlarına göre tekrar düzenlemeye başlarlar; bazı canlılar midye gibi sert kayalıklara tutunarak yaşayacak bedenler, bazıları bir örümcek gibi dayanıklı iplicikler, bazıları da kıl, kanat gibi organlar yaparlar. Ve tüm bu oluşumlar bir geri-dönüşüm ve tekrar düzenleme olayıdır.

Kervran’ın (1973-1982) vurguladığı üzere “Life is nothing but chemistry” = Hayat sadece kimyadan ibarettir. Kimya ise kuantum sistemi denilen atom-altı-öğeler aleminden oluşmaktadır. Şimdi bu atom-altı-öğeler aleminin canlı ve bilinçli olduğunu gösterelim.


Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: