Bölüm-19 Enerji maddelere nasıl bağlanır? Farklı kuvvet alanları nasıl oluşur?

Prof. Dr. İsmet GEDİK

Her türlü işlem veya oluşum mutlaka enerji gerektirir. Tüm enerjilerin kökenini ise yukarıda açıklanan kuantlar, örn. fotonlar oluşturur. Fotonların maddelere bağlanma şekline en güzel örnek, fotosentez olayında görülür.


Fotosentez olayında, bitkilerin yapraklarında bulunan kloroplast adlı madde, bir fabrika gibi işlem yapar ve eşitliğin sol tarafından aldıklarını, sağ tarafındaki ürünlere dönüştürür.


6 H2O + 6 CO2 + Güneşten gelen fotonlar = C6H12O6 + 6O2


Fotosentezle değişik türlerde bitkiler oluşurlar ve enerji değişik türlerde bitkiler içinde depolanırlar. Her bitki türünün farklı bir tüketicisi olur ve bu şekilde enerji de çok farklı türlerde maddeler olarak depolanmış olurlar.


1.png

Şekil 61: Fotosentez olayı, enerjinin maddeye bağlanmasının en güzel örneğidir.


Bitkileri yiyen hayvanlar, temel enerji birimi olan kuantları (dolayısıyla fotonları) protein gibi başka bir madde içinde bir araya getirirler. Bu şekilde kuantsal enerji et denilen bir başka madde içinde depolanmış olur.

Enerji aktarımı bu şekilde devam eder ve her yeni oluşturulan madde, enerjiyi başka bir “madde bileşimi” şeklinde depolamış olur. Her farklı maddenin farklı rengi, farklı kokusu, farklı tadı vardır. Bu farklılıklar farklı çekim güçleri oluştururlar. Ve tüm bu farklı çekim güçleri temelde belli sayıda (h=kuantsal enerji birimi) kümeleşmelerinden oluşurlar. Farklı kuvvet türleri bu şekilde oluşurlar.

Enerji taşıyıcıları olan bu kuantsal öğeler çeşitli üst-sistemler içinde birleştikçe, doğadaki enerji de, çeşitli üst-sistemler içinde yer değiştirmiş olur. Bu nedenle, yeni bir şey yapımı, ne tür yenilikler oluştuğu konusunda yeni bilgiler oluşturulmasını gerektirir.

Enerjinin çeşitli üst-sistemler içinde depolanır duruma geçmesi, tüm varlıkları, özellikle de canlıları, bu yeni yapılaşma türlerini algılamaya yönelik organlar (detektörler) oluşturma arayışlarına yöneltmiştir. Tüm bu işlemler, olasılık hesaplamaları sonuçlarına göre gerçekleştirildiğinden, tüm varlıklar olasılık hesabı yapma bilgileri oluşturmak ve bu bilgileri geliştirmek zorundadırlar.

Bir iş veya eylem yapmak için kuvvete ihtiyaç olduğundan, kuvvet de, enerjinin bir yerden bir yere akmasıyla oluştuğundan, tüm sistemler (varlıklar) enerjiyi bir yerden bir yere akacak şekilde enerji gradyanları oluştururlar.

Bu nedenle atomlardan tutun, moleküller, hücreler, mineraller, kayaçlar, yeryuvarı, güneş-sistemi ve galaksiler anizotropiktirler, yani bu sistemler içindeki enerji dağılımı homojen değildir. Bir yönde fazla bir yönde az enerji yoğunlaşması söz konusudur.

Örneğin atomlarda proton artı, elektron eksi elektrik yüklüdür ve bu ikisi hep birbirinden belli bir uzaklıkta bulunurlar. Hücreler zarlarıyla kendilerini dış ortamdan ayırırlar ve K, Na, Ca iyonlarının konsantrasyonlarını değiştirerek, enerji-gradyanı oluştururlar, vs.

Denizlerde, besin zincirinin ilk halkasını fitoplankton dediğimiz, fotosentez yoluyla güneş enerjisini hayata dönüştüren tek hücreli yaratıklar oluştururlar. Güneş ışığı denizlerin en üst birkaç metrelik kesiminde yoğundur; daha aşağı doğru şiddeti gittikçe azalır.

Bu nedenle, plankton dediğimiz bu mikroskobik canlılar, güneş ışığının bol olduğu deniz suyunun en üst metrelerinde yaşarlar, oralarda bol bulunurlar.

Bu planktonların oluşturdukları biyokütle, yani onların ‘şekerleri, proteinleri, vs diğer vücut artıkları’, başkaları tarafından hiç kullanılmadan birikecek olsa, dünyanın düzeni alt-üst olur; çünkü, hayat geometrik dizi şeklinde geliştiğinden, planktonların saat başı bir çoğalma hızına sahip olduğunu varsaysak, bir-iki hafta içinde, dünyada ne fotosentez için gerekli karbondioksit kalır, ne de su.

Çünkü, hepsi biyokütle olarak bağlanmış ve dünyadaki döngü sisteminden çekilmiş olur. Öyleyse, “birilerinin çıkıp, bu plankton artıklarını yemesi ve yeryuvarı bütçesinden kullanılan su ve diğer maddeleri tekrar yeryuvarı bütcesine ‘girdi’ olarak geri döndürmesi” gerekir.

Öyleyse, başka bir ‘canlıya’ gerek vardır.  İşte bu nedenle, balık, midye, deniz kestanesi, vs. gibi bir sürü canlı çeşidi daha türetilmiştir. Bu canlıların her biri, denizlerin değişik bir bölgesindeki canlı artıklarını yiyip, o artıkların ortadan kaldırılmasına yararlar.

Ama bu sefer de bunların, yani bu balık, midye vs. gibi yaratıkların artıklarının ve ölülerinin birileri tarafından yenmesi gerekir.

Onları yiyen, onların aşırı çoğalmasını engelleyen canlılar da türetilmiştir. Ve tüm bu yeni türetilen canlıların hepsinin artıklarının ve ölülerinin tekrar geri dönüştürülüp, diğer canlıların kullanımlarına sunulması için ise, yine, yeni bakteri ve mantar türleri türetilmiş, ve tüm bu kompleks proteinler ve diğer organik maddeler, tekrar en basit aminoasitlerine ve moleküllerine ayrıştırılarak, canlılar aleminin döngü sistemine geri kazandırılması gerçekleştirilmiştir.

Her ürünün bir alıcısı olmak zorundadır, yoksa doğadaki değişim-dönüşüm sistemi bloke edilmiş olur.

Düşünün ki, bir varlığın hiç alıcısı –yani onu tekrar parçalarına ayıran bir başka varlık– yok. O durumda, o varlık için zaman durmuş olur, çünkü ömrü sonsuzlaşmıştır!

O durumda, çevresindeki her şey değişip-dönüşürken, o varlık çevresiyle ilişkisiz bir sistem oluşturmuş olur ki, doğada çevresinden etkilenmeyen, çevresiyle etkileşmeyen hiçbir sistem yoktur. Bu nedenle zaman “değişim-dönüşüm” ürünü, sonucu ve göstergesidir.

Dolayısıyla doğada değişim-dönüşüme uğramayan ebedî bir varlık veyahut ebediyet gibi bir sistem mevcut değildir. Hayat bu nedenle doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulmuştur.

İşte bu durum atalarımız tarafından anlaşılamamıştır. Atalarımız canlılık oluşturan, enerji veren şeyi, varlıkların kendi iç bileşenlerinde değil, varlıkların haricinde olduğunu varsaydıkları ebedî bir ekstra varlıkta aramışlardır. Dolayısıyla sürekli değişim-dönüşüm içinde bilgi oluşturarak kendi kendilerine örgütlenip-gelişen, zaman içinde daha karmaşık üst-sistemler oluşturacak şekilde bir evrimsel gelişim düşünülememiştir.

Dağdaki bitki türleri farklıdır, ovadaki farklı, denizdeki farklıdır. Her bir farklı bitki türüne uyum sağlamış bir sürü canlı oluşur. Bu canlıların yedikleri bitkiler farklı olduğundan, kendi bileşimleri de değişik protein bileşimleri gösterirler. Bu defa bu canlıların gövdelerini yiyecek başka canlı türleri oluşur. Kısacası doğada sürekli yeni “attractor=çekim merkezi, hedef”ler ortaya çıkar.

Her canlı, hayatının devamı için enerjiye muhtaç olduğundan ve ana enerji kaynağını da bağımlı olduğu belli canlı türleri (veya foton türleri) oluşturduğundan, neyin neye bağımlı olarak oluşup geliştiğinin kayıtlarını sürekli olarak tutmak zorundadır.

Enerji taşıyıcıları olan kuantsal ögeler çeşitli üst-sistemler içinde birleştikçe, doğadaki enerji de, çeşitli üst-sistemler içinde yer değiştirmiş olur. Bu nedenle, yeni bir şey yapımı, ne tür yenilikler oluştuğu konusunda yeni bilgiler oluşturulmasını gerektirir.

Enerjinin çeşitli üst-sistemler içinde depolanır duruma geçmesi, tüm varlıkları, özellikle de canlıları, bu yeni yapılaşma türlerini algılamaya yönelik organlar (detektörler) oluşturma arayışlarına yöneltmiştir. Tüm bu işlemler, olasılık hesaplamaları sonuçlarına göre gerçekleştirildiğinden, tüm varlıklar olasılık hesabı yapma bilgileri oluşturmak ve bu bilgileri geliştirmek zorundadırlar.


2.pngŞekil 62: Doğadaki dinamizmin temeli “kuant” denilen en temel enerji öğelerine dayanır.


Bu en temel enerji öğeleri çevrelerindeki her şeyi algılarlar, en iyi yapısal varlıkları seçip, onlara doğru akarak, iyi yapılaşmaların gelişmesini, kötülerin gerilemesini; evrensel ölçekte birbirleriyle anında haberleşip, evrensel düzeyde enerji-dengelenmesini sağlarlar; rastgele davranmazlar ve olasılık hesabı yaparak, hep en ekonomik- en iyi sistemler oluşmasına katkı yaparlar.

Yani doğa “bilgi” oluşturularak yapılmaktadır. Bu şekilde “information & self-organisation” olarak özetlenen dinamik sistemler fiziği oluşur. Yalnız olduklarında çok fazla hareketli olmak zorunda olduklarından, atomlar <moleküller < hücreler < bedenler gibi gittikçe büyüyen üst-sistemler içinde birleşerek, hep daha “ekonomik” varlıklar oluştururlar.

Bu şekilde kuantsal enerji, atomlar, moleküller, hücreler, bedenler gibi farklı üst-sistemler içinde dağılmış olur ve çeşitlenme başlar. Her yeni oluşan sistem, enerjiye muhtaç olduğundan, tüm-enerjiler de, kuantsal kökenli olduğundan, kuantlar da, hep en iyi bilgiye göre oluşturulmuş yapılaşmaları tercih ettiklerinden, varlıklar, yapısal-dokusal durumlarını sürekli değiştirmek-geliştirmek zorundadırlar.

Bu nedenle hiçbir varlık ebedi-ömürlü olamaz ve sürekli bir doğum-ölüm döngüsü içinde yaşamak zorunda kalır.


Ether ve farklı kuvvet alanları oluşumu

Bunu anlayabilmek için, “ether” terimi hakkında bir açıklama gerekir.

Ether sözcüğü uzay boşluğunu dolduran ve ışığın boşlukta ilerlemesini sağlayan görünmez bir şey olarak algılana gelmiştir.

Doğa ve dünyanın “hava, su, ateş, toprak” gibi dört temel elementten oluştuğu şeklindeki görüşün egemen olduğu dönemde “ether” beşinci element olarak kabul edilmiş ve ilahi güçlerin bu elementi soludukları varsayılmıştır. Böyle bir varsayım yapılırken doğadaki kuvvet alanlarının düşünülmüş olması gerekmektedir.

Günümüz doğa bilimleri değerlendirilmesi açısından kavrama bakarsak, şunu görürüz. Gerek bizim atmosferimizde gerek uzay boşluğunda kuvvet alanları vardır ve bu kuvvet alanları özellikle elektromanyetik radyasyonlardan (ve de gravite, baskın kuvvet gibi diğer kuvvet türleri etkilerinden) oluşmaktadır.

Bu kuvvet alanlarının varlığını ve etkisini şöyle tasarlayabilirsiniz: Çevremizdeki her yer (atmosfer, hidrosfer, litosfer, uzay boşluğu, vs.) çeşitli radyasyonlarla doludur. Bizler bunu doğrudan algılayamayız, ama bir radyo alıcısının düğmesini sağa-sola kaydırdıkça işittiğimiz farklı yayınları aldığımızda, çevremizde ne kadar farklı sinyal bulunduğunu fark ederiz. Ether dediğimiz şey bu sinyaller okyanusundan oluşur.

Varlıklar çevrelerindeki değişim-dönüşümlere göre yapılarını (kimyasal ve fiziksel bileşimlerini) değiştirirler. Değişen bu bileşimlere uygun olarak, onların çevrelerine yaydıkları sinyaller de değişmiş olurlar. Bu nedenle ether okyanusundaki sinyaller de sürekli değişim-dönüşüm içinde olur.

Günümüzde bu ether okyanusunun içinde cep-telefonu, internet ortamı, uydular, televizyonlar gibi bir sürü yeni sinyal türü daha bulunmaktadır. Halbuki yüz-yıl öncesinin atmosferinde bu tür sinyaller bulunmuyordu, çünkü bu sinyalleri üreten maddeler henüz doğada yoktu. Dolayısıyla, uzayda bir sinyalin var olabilmesi için o sinyali oluşturan maddenin doğada oluşmuş olması şarttır.

Doğada maddelerin oluşum sıralanması dikkate alınıp, buna göre zaman içinde uzayda ether çeşitliliği ve yoğunluğu hesaplandığında, ether yoğunluğu ve çeşitliliğinin günümüzden geçmişe doğru gittikçe azalacağı anlaşılır.

Varlıklar davranışlarını ether içindeki sinyallerden yararlanarak belirler. Örneğin göçmen kuşlar, balıklar vs. yeryuvarının manyetik alanından yararlanarak yönlerini belirler ve bu sayede Afrika’daki bir noktadan kuzey Avrupa’daki bir noktaya gidip gelirler ve yollarını-yuvalarını hiç şaşırmazlar.

Bütün bitkiler ve hayvanlar çevrelerindeki ether okyanusundaki sinyalleri algılayarak ne zaman çoğalacaklarını ne zaman uyku moduna geçeceklerini belirler. Kısacası, ether tüm varlıkların haber kaynağını oluşturur.

Tüm varlıklar oluşumları için gerekli enerjiyi kuantsal sistemden alır. Kuantsal enerji ise, önce atom dediğimiz temel elementler içinde, sonra ise bu elementlerin kombinasyonlarıyla oluşan moleküller içinde depolanır. Fotosentez olayı, kuantsal enerjinin maddelere nasıl bağlandığını gösteren güzel bir örnektir.

Her canlı varlığını sürdürebilmek için enerjiye muhtaç olduğundan, enerji kaynağının nasıl değişip-dönüştüğü konusunda bilgi toplamak zorundadır.

Bitkiler güneş ışığına ve de ortam sıcaklığına bağlı olarak enerji depolayabildiklerinden, her bitki gün-uzunluğu farklarını ve sıcaklık derecesi-değişimlerini takip edip, ne zaman -çiçek açacağı, sürgün vereceği gibi önemli olayları ayarlamak zorundadır. Bu bilgiler ve sinyaller ise ether dediğimiz sinyaller okyanusunda bulunmaktadır.

Bir cep-telefonuyla bu sinyaller okyanusundan kendisi için gerekli sinyalleri alıp, ona göre işlem yapan insanlar gibi, tüm diğer canlılar da, farklı sinyallerle etkileşebilen çeşitli proteinler üreterek, bu sinyaller okyanusundan kendileri için gerekli bilgileri alırlar ve ona göre davranırlar.

Diğer bir ifadeyle, doğa ve dünyayı etkileyip-yönlendiren faktör olarak tanımlanan “Tanrı”, sabit-ebedi-değişmez bir varlık değil, ether dediğimiz değişken bir sinyaller sistemi ve bu sinyallerden yararlanarak sürekli değişip-dönüşen bir kuvvet-alanları sistemidir.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: