BÖLÜM 63- SON DEĞERLENDİRMEler

Prof. Dr. İsmet GEDİK

-1. Değerlendirme

Geçmişimizi iyi bilmek ve dersler çıkarmak zorundayız.

Önceki bölümlerde geçmişimizde iki önemli bölgede iki farklı kültür oluştuğunu gördük.

Bunlardan biri Anadolu kültürüydü, diğeri ise Sümer Kültürüydü.


Anadolu kültürü, hayatın animizm = canlıcılık denilen bir sistemde oluşup-geliştiği, eşitlik-özgürlük-kardeşlik temeline dayanıyordu. Doğada her şey varlıklar arası karşılıklı etkileşimlerle oluşuyordu, yani “her şey vardan var oluyordu”.


Yani yoktan var edici bir “tepe” gücü, bir insansı TANRI sistemi ve onu temsil eden bir hanedanlık yoktu.

 Sümer Kültürü ise varlıkların kutsal TANRILARCA yaratıldığı, insanların bu yaratıcıya hizmet için oluşturulduğuna görüşüne dayanıyordu. Hanedanlıklar bu kutsal tanrıların temsilcileriydiler. Onlara kutsal kitaplar gönderilmişti ve topluluklar bu kutsal kitaplara riayet etmek zorundaydılar. Her topluluğa kendi dilinde bir kitap gönderilirdi.

(Nitekim Müslümanların kutsal kitabı Kuran’ın İbrahim Suresi 4. Ayet şöyledir: İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açık açık anlatsın; bundan sonra Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır.)


Sümer kültürü, onlardan sonra Akad, Asur, Babil, Emevi, vs. gibi kavimlerce devralınır ve semitik ırk inancı olarak devam ettirilir. Bu nedenle tüm peygamberler semitik ırk mensubudurlar ve tüm kutsal kitaplarda “İsrail oğullarının seçilmiş ırk” olduğu şeklinde ifadeler yer alır.


Günümüzdeki Alevilik kültürünün de 5-10 bin yıl öncelerinin Anadolu kültürünün bir devamı olması en akla uygun varsayımdır. Dolayısıyla insanlığın gelişim tarihinden çıkarılacak ders, Alevilik ile İslamiyet’in karşılaştırılması olacaktır. Ben Alevi olmadığımdan bu karşılaştırmayı internetteki bir yazıdan aldım. Verilerde bir yanlışlık varsa uzmanlar tartışabilirler. Ben sadece bu iki zıt inanç sisteminin hangisinin doğa bilimsel verilere uygunluğunu göstermek istedim.


1.png

Şekil 137: Sümerlerden miras kalan Kutsal kitap kültürüyle, Anadolu’da Türkmenler-Yörüklerce geliştirilen Alevi kültürü kıyaslaması.


Slaytta görüleceği üzere, kutsal kitaplar doğal sistemin ilk yaratıldığı şekilde değişip-dönüşmeden devam ettiği, Alevilik ise doğada her şeyin değişim-dönüşüm içinde olduğu ilkesini savunur.

Yazı dizinimizin başından beri doğa bilimsel araştırma örnekleri verilerek, doğadaki sistemin değişim-dönüşüm temeline dayandığı gösterilmiştir. Bu görüşü destekleyen argümanların başında ise ZAMAN kavramı gelir.


Zaman Nedir, nasıl oluşmaktadır?

Zaman dediğimiz şey, doğadaki her şeyin sürekli bir değişim-dönüşüm dönüsü içinde olmasından kaynaklanır. “Tık” denilince herkesin her tür hareketi durdurup, donmuş gibi davranması oyununu düşünün. Böyle bir oyun evrende oynanmış olsa ne olurdu?


Dünya ne kendi ekseni etrafında, ne güneş etrafında dönmese, tüm gezegenler, tüm yıldızlar donup-kalsalar, hiçbir yıldız içinde bir olay olmasa, insanlar donup-kalsalar ve içlerindeki tüm hücreler donup kalsalar, moleküller, atomlar donup-kalsalar zaman denilen bir şey ortaya çıkar mıydı?

O durumda zaman denilen bir şey oluşmazdı.


Dünyamızın geçmişinin kayıtları nasıl tutulduğu ilk bölümde gösterilmişti.

Şimdiye dek insanlık zaman denilen şeyi, dünyayı yaratan ilahi bir gücün ömrüne endeksli bir sonsuzluk olarak kabul etmiştir. İnsanların böyle düşünmelerinin nedeni ise, yaratıcının ebedi ömürlü bir varlık (doğa-üstü insan benzeri bir yaratıcı) olarak tasarlanması olmuştur.


Yaratıcı ölümlü olursa, doğa ve dünyanın da yok olacağı varsayılmıştır. Bu görüş kutsal kitaplara da yansımış ve kutsal kitap verilerine dayanılarak da dünyamızın yaşı, 4 bin ile 6 bin yıllar arasında kabul edilmiştir (1650’de din adamı J. Usher tarafından İncil’e dayanılarak 4004 yıl).


Jeoloji denilen bilim dalı 1800lerden sonra gelişir ve dünyamızın yaşının önce milyonlarca, sonra milyarlarca yıl olduğunu ortaya koyar. Ve o zamandan beri kutsal kitap savunucuları, kutsal kitaplardaki gün ve yıl değerlerini çok farklı yorumlamaya çalışarak, kutsal kitapları savunmaya devam ederler.


.2. Değerlendirme

Bir insan, mensubu olduğu toplumdaki hayat sisteminin daha iyi yönde geliştirilebilmesi konusunda bir şeyler biliyor, buna kesin inanıyor ve bu bildiklerini topluma duyurmuyorsa, topluma karşı ihanet etmiş olmaz mı?


Mademki bir görüşün, toplumca bilinip, uygulanması halinde, toplum daha iyiye gidecek, öyleyse, o görüşün toplumdan saklanması veya duyurulmaması, topluma karşı bir kötülüktür. Diğer taraftan, toplumun geleneksel düşünce ve inanç sistemi, bu yeni görüşü kabullenmeye uygun değilse; o insan hemen “aforoz edilir” ve düşman olarak görülmeye başlanır.


İşte ben bu durumdayım. Gerçekleri yazdığımda, “Hocam bu din düşmanlığı niye” diyen arkadaşlarımla-öğrencilerimle karşılaşıyorum. Ben dinamik sistemli doğayı oluşturan bir yaratıcılık sistemini bilimsel verileriyle tanıtıyorum ama insanlar yazdıklarımı okuyup-değerlendirmeden “bodoslama” karşı çıkıyorlar.

Peki “din nedir” ve ben dinsizlik diye bir şey mi öne sürüyorum?

Dilimize Arapçadan geçmiş olan din kelimesinin sözlük anlamı inançtır.

Bir insanın yaşamının temel amacı ve hedefi nedir? İnsanlar neye inanmalıdır?


Sadece insanın değil, tüm canlıların yaşam amacı, üzerinde doğdukları sürekli değişim-dönüşüm içindeki bu dünyada, değişen çevre koşullarına uyacak bir yaşam sistemi oluşturmak ve ona göre yaşamaktır. 

Amaç bu olunca, doğa ve dünyanın ve üzerindeki değişim-dönüşümlerin anlaşılması gerekli olmaktadır.

Bu yazı dizininin başından beri yapılmakta olan tam budur: Nasıl bir doğa ve dünyada yaşıyoruz, nereden gelip, nereye gidiyoruz?


Önceki Bölümlerde toplumumuzun inanç sisteminin ne zaman oluşturulduğu açıklanmıştır. O bölümleri tekrar okumanız gerekir. Doğada kutsallık ve tepeden icazet alma gibi bir sistem yoktur. Tam tersine kuantsallık, yani tabana bağımlılık vardır.


Yani günümüz toplumlarında görülen tüm toplumsal hastalıkların ortaya çıkış nedeni, “Devlet” denilen tepeye bağımlı hayat görüşünün ortaya çıkarılması olmuştur. Ve bu yozlaşma yaklaşık 4-5 bin yıl önceleri başlatılmıştır, çünkü daha eski zamanlarda insanlık yaratıcıyı bedenlerin dışında değil, bedenlerin içinde tasarlamışlar ve “bir ben vardır bende benden içeri” demişlerdir.

Ahilik gibi karşılıklı hizmet-alış-verişlerine dayalı bir sistem oluşturmuşlardır. Anadolu’daki HÖYÜK şeklinde yaşam ortamları bunun kesin delilini oluşturur.


2.png
Şekil 138: Bilgi ve mantık sorunları çözme yeteneğidir. Mantığı sağlam olan sorunlarını çözer.


Doğadaki oluşum ve gelişimler varlıklar arası karşılıklı etkileşimlerle ortaya çıkan uzlaşmalar şeklinde olmaktadır. Bu sinerjetik adı verilen dinamik sistemler fiziğiyle ortaya konmuştur. Oysaki kutsal kitaplı dinler tepeden icazet almaya dayanır, ki bu da Tepeye Bağımlı Örgütlenme (TBÖ) gerektirir. TBÖ’lü sistemlerin ise tüm toplumsal sorunların ana kaynağını oluşturduğu 4. Bölümde gösterilmişti.

Kutsal kitaplı inançta bir şeyin yapılması, oluşturulması, varlıkların dışındaki bir gücün “olsun” demesiyle gerçekleşir. Varlıkların, o yapının oluşturulmasında hiçbir rolü yoktur. Bu nedenle toplumsal sistemlerin kurallarının da, peygamber denilen elçiler vasıtasıyla gönderildiğine inanılan bilgilere göre oluşturulması dinlerin temel özelliğini oluşturur. Toplumlar da bu temel görüş uyarınca tepedeki bir lider (kral, sultan, başkan, vs.) ile idare edilirler, yönlendirilirler. Demokrasilerde bile halk tüm yetkiyi tepedeki başkana vermiştir.


Tepedekiler de, kendilerinin (ve de toplumun) durumunu geliştirmek için çare ararlar. Bir toplumun refah düzeyi, bireylerinin üretim kapasitesine bağlıdır. Yani çare, bireylerin bilgi ve beceri düzeylerinin geliştirilmesindedir. Ama liderli sistemde, bireylerin düşünce üretmesi, sorunlara çözüm araması arzu edilmez, çünkü liderin dediğinin yapılması gerekmektedir.


Bu nedenle liderli sistemlerde halkın pasif olması gerekir. Düşünme tembelliğine mahkûm edilen ve kendine güveni olmayan, halkın ise üretim potansiyeli, yeni buluşlar yaparak, diğer toplumlara karşı avantajlı duruma geçmesi olanaksızdır. Çünkü, doğası gereği, tepeye bağımlılık sistemi bireylerin düşünmesini ve bilgili olmasını engelleyicidir.


 Böyle bir çıkmazda olan başkanlar, kişisel ihtiraslarının da etkisiyle, “ganimetçilik” denilebilecek davranışlara girerler: Ya kendi halkını bölüp, bir kısmının diğer kesimi sömürmesine yönelik işlere girerler; ya da komşu toplumların mallarına göz dikerler. Komşu toplumlarla kavga veya savaşlara girerler; tabi savaşacak-ölecek olanlar yine bilinçsiz halk kitleleridir.


Kazanan taraf elde ettiği ganimetlerle, bir süreliğine daha avantajlı duruma geçer; kaybeden tarafta tam bir felaket yaşanır. Kaybeden tarafın lideri makamından uzaklaştırılır, yerine başkası geçer. Bu tahterevalli oyunu böylece oynanıp-gider. İnsanlık tarihi bu tür oyunlarla devam ede gelmiştir.


Oysaki dinamik sistemde, bir şey oluşturulması, varlıkların karşılıklı ortak eylemelerine bağlıdır. Varlıklar daha rahat bir duruma geçmek için, belli ortaklık ilkelerinde anlaşıp, bir araya gelirler. Bu ise bilgiyle olmaktadır, bu nedenle dinamik sistemler fiziği “information & self-organisation” olarak özetlenmiştir.


Dinamik sistemde bilgiyi varlıkların kendileri oluştururlar, Kutsal kitaplar ise, “her şeyi bilen” tepede bir varlık söz konusudur. Böyle olunca da insanlar, “nasılsa her şey tepedeki ilahi güç sistemine bağlı” düşüncesiyle, pasifliğe yönlendirilirler. İslam âleminin geri kalmışlığı, insanların toplumu bir ortaklık olarak görmeyip, toplum yönetimini tepedekilere bırakmasının bir sonucudur.


Oysaki hayat tüm varlıkların karşılıklı etkileşimleri, anlaşıp-uzlaşmaları sayesinde oluşur. Yani kurallar ortaklaşa alınır. Bunun içinse, her vatandaşın, düşünmesi ve çıkarını savunacak şekilde ortaklıklar içine girecek bir bilinçle davranmasını gerektirir.

“Herkes inancında serbest olmalı” görüşü, dinamik sistemle asla bağdaşmaz, çünkü inanç davranışı etkiler, farklı inançlar farklı davranışlar gerektirir. Oysaki toplum ortak davranış gerektirir.


.3. Değerlendirme

Atatürk devrimlerinin tam başarılı olmamasının temel nedeni, bilim-insanlarının doğadaki oluşum mekanizmasını açıklayamayıp, doğada her şeyin, varlıkların bilgisiz-bilinçsiz rastgele çarpışmalarla olduğu şeklinde çok yanlış bir yorumda bulunmalarından kaynaklanır. Bugün bile hala bilim insanlarının çoğunluğu, bilgi ve bilincin insan gibi gelişmiş canlılarda olduğu, diğer varlıkların robot gibi doğa-yasalarına uydukları şeklindedir.


Doğal sistem böyle yorumlanınca, tüm tartışmalarda, bilgiye dayalı “akıllı tasarım“ görüşünü savunan “yaratılışçılar =  dinciler“ hep galip gelmişlerdir, çünkü gerçekten de doğadaki tüm oluşum ve gelişimlerin temelinde „bilgili ve bilinçli“ davranış yatar. Oysaki „yaratılışçılar =  dinciler“ burada tam bir çifte standart uygulamışlardır: Yaratılış görüşünde bilgi sadece varlıkların dışında tasarlanan ebedi ömürlü bir varlığa aittir, doğadaki tüm varlıklar birer robot gibi onun emirlerine uyarlar.


Oysaki doğal sistemde yaratıcılık en tabandaki kuantsal-atomik sistemdedir. Bilim insanları da doğadaki yaratıcılığı, „doğa-üstü“ bir güç sistemine atfettiklerinden, onlar da şartlanmış olmaktadırlar ve doğadaki tüm oluşum-gelişimlerin, en tabandaki kuantsal-atomik sistemin bilgi ve bilinçle gerçekleştiğini kabul etmemektedirler. Günümüzde de bu şartlanmışlıkları aynen devam etmektedir.


Günümüzde bu durumun devam etmesinin tüm suçu bilim-insanlarının sırtındadır, çünkü DOM-bilgilerinde hiçbir veri veya mantık hatası bulamamalarına rağmen, eski şartlanmışlıklarına körü körüne devam etmektedirler. Ben buna “bilimsel yobazlık” diyorum.  


Başta din-adamları olmak üzere, bilim insanlarının ve “aydın” olduğuna inandığımız kişilerin hala yapraklarla uğraşmaya devam edip, ormanı görememelerini protesto ediyorum.


“Yapraklarla uğraşmaktan, ormanı görememek” terimini şu anlamda kullandım: Yaşadığımız doğa ve dünya dinamik sistemlidir ve “information & self-organisation” olarak özetlenen dinamik-sistemler-fiziği (Haken 2000) kurallarına göre işlemektedir. Dinamik sistemlerde her şey, tabana dayalıdır ve atom-altı-öğelerden başlanarak, atom< molekül < hücre < beden < toplum gibi gelişen üst-sistem oluşumlarına doğru ilerlemektedir.

Bu oluşumlarda üst-sistemi bir arada tutacak olan faktöre “düzen-ölçütü veyahut informator” denilir. Bu informator, kesinlikle varlıkların karşılıklı etkileşimlerine dayalı rezonansla gerçekleşir. Kimse onlara nasıl birlikte yaşayacaklarının kurallarını dikte etmez.


Toplum hayatı da dinamik sistemde işlemek zorundadır. Yani insanlarımız, birlikte yaşamanın kurallarını, karşılıklı anlaşıp-uzlaşmalarla, bizzat kendileri oluşturmak zorundadırlar.


Oysaki günümüz toplumlarında durum tam tersidir, kurallar ya mutlak otoriterlerce (kral, sultan, vs.) veyahut bir siyasi-particilik anlayışını savunan liderlerce konulmaktadır. Halk pasiftir, aktif olarak yasa ve yönetmelik oluşumlarına karışmamaktadır, hatta bundan soğutulmuştur, siyasete karışırsa, başına kötülük geleceğinden korkmaktadır.


Doğum ve ölüm döngüsü üzerine oturtulmuş bir hayat sistemi ve sürekli değişim-dönüşüm içinde olan bir doğal sistem var. Bu sistemi tanımlamak, nasıl işlediğini açıklamak ve toplumsal sistemin işleyiş ve düzenlenmesinin bu doğal sistem ilkelerine göre düzenlenmesine yardımcı olmak, bilim insanlarının görevidir.

Kendini doğa-bilimci, fizikçi, kimyacı, biyolog, jeolog, paleontolog, tıpçı, vs. olarak tanımlayan bilim adamları bu görevi yerine getirmedikçe, 3-4 bin yıl öncesinin doğal sistem oluşturucu bilgilerini pazarlayan din tacirlerinin bu işleri yürütmelerine kimse engel olamayacaktır ve bunun tüm suçu da kendilerine doğa-bilimci diyen bilim insanlarında olacaktır. 


Hücreler bilgi oluşumunun doğada en önemli faktör olduğu bilincinde olan varlıklardır ve insan beynini muazzam bir yorumlama ve yaratıcılık yeteneğiyle donatmışlardır. Karşılıklı etkileşimlere ve içsel enerjiye dayalı bu gelişim yaklaşık 4000 yıl öncelerine kadar bu doğal güzergâhında ilerlemiş ve insanlık Bereketli Hilal denilen ortamdaki muazzam kültürü oluşturmuştur.


Ancak o tarihten sonra karşılıklı etkileşim ve içsel enerji yerine, tepeden etkilenme ve dışsal enerjili bir doğada yaşanıldığı bilgisi insanlara aktarılmaya başlanmıştır. Yani tepeden yönetilen devlet sistemleri ortaya çıkmıştır. Devlet tepedeki birilerince sahiplenilince, tepedekiler, halkın kendisine itaatkâr olmasının gerekli olduğunu, her kafadan bir ses çıkarsa, birlikte hareket olamayacağı görüşünü savunarak, tepedekilere itaatkâr olunacak sistemler tasarlamışlardır.


İnsanlık bilgiye hasret olduğundan, kendine verilen bu bilgilerin “ilahi kaynaklı” olduğu sahtekârlığının farkına varamamıştır. Bilim insanları da maalesef şimdiye dek kuantsal sistemi anlayamadıklarından, ortak bir hayat görüşü ortaya koyamamışlar ve sahtekâr din sömürücüleri ahiret hayatı pazarlamalarıyla halkın sırtından geçinmeyi meslek edinmişlerdir.


Bu sistemlerin en etkili olanı kutsal kitap görüşü olmuştur. Ve o tarihten beri halk pasifleşmeye alıştırılmış ve asla devlet yönetimine sahip çıkma gibi bir şey aklına gelmemiştir. Bugün tam böyle bir zamandayız. Tepedekiler kişisel çıkarları için devletin her şeyini özelleştirip, para-babalarına pazarlamakta ama halk bunun farkında bile olmayacak kadar pasifleşmiş durumdadır.


Anadolu Kültürüyle Sümer Kültürünün tamamen birbirlerine zıt kültürler olduğu önceki bölümlerde gösterildi. Anadolu kültürünün doğadaki dinamik oluşum mekanizmasına uygun olduğu ise, bu yazı dizini içindeki diğer bölümlere uygun olmasından anlaşılmaktadır.


Devletlerarası savaşlar devlet kavramının ortaya çıkmasıyla başlamıştır ve günümüzde hala bu yanlış toplum yönetimi nedeniyle sürmektedir.


3.png
Şekil 139: Vatan insan ve diğer canlı topluluklarının yaşadıkları ortamlardır. Devlet reisleri kendilerini toplumun yöneticisi (dolayısıyla sahibi) saydıklarından, başka toplulukların yaşam ortamlarını ele geçirmek için savaşlar başlatırlar.


Devletlerarası tüm savaşlar, toplum ve devlet kavramları arası farkın bilinmemesinden kaynaklanır. Çünkü vatan denilen toprak sadece insanlara ait değildir. O toprak karıncaların, kurtçukların, böceklerin, bitkilerin, kuşların, vd. canlıların da vatanıdır. Hiçbir devlete ait olamaz, dolayısıyla hiçbir devlet başkanı bir toprak parçasının ele geçirmek için bombalar patlatıp o topraklarda yaşayan insan ve diğer varlıklara zarar veremez.


Mülkiyet denilen kavram 4-5 bin yıldan beri, yani insan topluluklarının kutsal bir kral veya efendi (Rab) tarafından yönetilmesiyle başlatılmıştır. Onlar kendilerini tanrının temsilcisi olarak tanıttıklarından, taşıyla-toprağıyla her şeyin sahibi olduklarını halka kabul ettirmişlerdir.

Vatan toprağının bir mülki olarak görülmesi böyle başlar. Miras denilen şey bu talanın soy kavramı ile kuşaktan kuşağa aktarılmasıdır.


İnsanlık barış ve huzur içinde bir yaşam istiyor. Bireysel ölçekte bakılınca yaklaşık 150 kadar insan birbirleriyle karşılıklı olarak anlaşıp-uzlaşabilmektedir. Daha kalabalık insanların karşılıklı anlaşıp-uzlaşmaları ancak ortak bir amaç-hedef ortaya konursa olasıdır.

Bu ortak hedef göstericilik şimdiye dek din veya ırkçılık olmuştur. Bu ise insanlığın yüzlerce farklı din veya ırksal kimliğe bürünmesine ve karşılıklı kavga ve savaşlara yol açmıştır.


Son yıllarda gelişen bilimsel ve teknolojik gelişimler çok sayıda insanın karşılıklı anlaşıp-uzlaşmalarına ve sadece dar bölgesel çerçevede değil, dünya genelinde ortaklaşa huzurlu bir yaşam sürdürmelerine olanak sağlamaktadır. Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” şeklinde bir özdeyişi vardır. Bu tümce dünya genelinde barışçıl bir sistemin kurulabilmesinin temelini oluşturur. Şöyle ki:


Toplum veya topluluk yaşamı, karşılıklı hizmet-alış-verişleri üzerine kuruludur. Oysaki devlet denilen sistem tepeden bir sahiplenme ve yönlendirme üzerine kuruludur, yani Tepeye Bağımlı Örgütlenme (TBÖ) gerektirir. TBÖ’lü sistemlerin ise tüm toplumsal sorunların nedeni olduğu önceki bir bölümde gösterilmişti.

Dolayısıyla devletlerarası savaşlar vs. böyle bir nedenden kaynaklanır. Yurtta barış, o yurttaki insanların ilişkilerini karşılıklı hizmet alışverişlerine dayalı olması durumunda geçekleşecektir.


Çünkü:

İnsanlara toplumun sahibinin iş ve meslek mensubu insanlar olduğu temel bilgisi verilmiştir;

Her insan doğal yeteneklerine uygun bir iş veya meslek edinecek şekilde eğitim almıştır;

Dolayısıyla hiçbir insan toplumsal sistemlerinin zarar görmesini istemeyeceğinden, toplumda huzurlu bir yaşam olacaktır.

Aynı durum tüm komşu toplumlara da aşılandığında, “Yurtta barış, dünyada barış” ortaya çıkacaktır.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: