Yarım asrı geçen ‘savunma’ mücadelesi: Dursaydım çürürdüm, hiç durmadım (Söyleşi)

Müzeyyen YüceMüzeyyen Yüce

12 Mart’ın tutuklu öğretmen sanığı, 12 Eylül’ün siyasi dava avukatı, bir dönemin CHP milletvekili, bugünün otobiyografisini kaleme alan yazarı.

Şenal Sarıhan ile yeni çıkan kitabını konuştuk. 

ANKARA – Askeri darbelerden işkencelere, faili meçhul cinayetlerden sayısız siyasi davalara kadar Türkiye’nin yakın geçmişine tanıklık eden Avukat Şenal Sarıhan, 74 yaşında olduğu şu günlerde kaleme aldığı “Savunma Kürsüsünde: Bir siyasi dava avukatının anıları” kitabıyla yakın tarihe kuvvetli bir fener tutuyor.



Darbelere ilk tanıklığını 1960 döneminde henüz 12 yaşındayken 27 Mayıs ile yapan Sarıhan, gençlik yıllarını ise işkenceye maruz bırakıldığı, 3 yılı cezaevinde geçen 12 Mart ile yeni bir avukat olarak karşıladığı 12 Eylül dönemleriyle geçirdi. 


Yıllar içerisinde kadın hakları alanında mücadele verdi, CHP’den siyasete girdi. Bugünden geçmişe baktığı o yılları “Kaplumbağa adımları ile hayata iz bırakmaya, mücadeleyi büyütmeye çalıştım” sözleriyle anlatan Sarıhan, “Hiç geriye bakmadım. Eğer dursaydım, teslim olsaydım çürürdüm” diyor. 

Sarıhan ile siyasi olgular üzerine kurulmuş bir hayatın otobiyografisi üzerinden Türkiye’yi ve kitabını konuştuk. 


Otobiyografinize dair hazırladığınız “Savunma kürsüsünde: Bir siyasi dava avukatının anıları” kitabınız okurlarla buluştu.

12 Mart döneminde yaşadığınız işkenceden tutukluluğunuza, 12 Eylül dâhil birçok toplumsal olaydan siyasi dava avukatlığı yaptığınız dönemlere kadar anekdotun yer aldığı yakın tarihe ışık tutan bir kitap.

Kitabı yazma süreci nasıl gelişti?


Geçmişte öğretmenlik ve hukukçuluk serüvenim içerisinde darbelere, işkencelere, cezaevi süreçlerine ve siyasi davalara ilişkin tanıklıklarım gelişti. Daha önce de hayatımdan kesitler sunduğum ‘Kafes’ ile ‘Efirli Günlüğü’ kitaplarını okuyucu ile buluşturmuştum.


Bu kitaplarının ardından çok sayıda kadın arkadaş anılarımı yazmam gerektiğini önerdi. En büyük teşviki de eşim Zeki Sarıhan verdi. Bir ömrü yan yana verdiğimiz mücadeleler oluşturuyor. Ben de geleceğe bir not, bir iz olsun istedim açıkçası ve yazmaya başladım. Kitabı yazım sürecim 2 yıl sürdü. Sonunda da okurlar ile buluştu. 


Kitabı hazırlama sürecinde geçmişe yolculuk yapmak size ne hissettirdi peki?

İnsan bu acıları deneyimlerken ne kadar zor bir süreç olduğunu fark etmiyor. Direnişinizden aldığınız güç, haklılığınızdan aldığınız mücadele ruhu sizi dinç tutuyor.

Ancak kendi tanıklıklarınızı başkasının hikâyesi gibi kaleme alırken ya da konuya başkalaşarak yazarken tüm acıları görüyor ve hissediyorsunuz.

Dolayısıyla bazen çok duygulandım bazen de gençliğin verdiği direniş ruhuna şaşırdığım oldu.



‘DARBE DÖNEMLERİ BASKILAR VARDI ANCAK DİRENİŞ DE VARDI’ 

Kitabınızda darbe dönemlerine ilk tanıklığınızın 27 Mayıs 1960 darbesi ile başladığını, 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerindeki sıkıyönetim uygulamaları ile sürdüğünü anlatıyorsunuz. Çocukluğunuzdan başlayıp gençliğinizi de içine alan o günleri nasıl anlatırsınız? 


Darbelere ilk tanıklığım ortaokul çağlarında benim doğumum için anneme hediye edilen radyodan yapılan bildiri ve akabinde babamın ‘devrim’ çığlıkları ile başladı. Tabii o dönem ‘darbe’ ne demek, ‘devrim’ ne demek bir haberim. Sadece babamın elinden düşürmediği sıkı bir Nazım Hikmet okuyucuyum…


Gençlik yıllarıma, işkenceye maruz bırakıldığım, 3 yılı cezaevinde geçen 12 Mart dönemlerinde adım attım. O zamanlar öğretmen olarak görev yapıyordum ancak bir yandan da hukuk öğrencisiydim.

Aydınların tutuklandığı, derneklerin kapatıldığı bir dönemdi ancak örgütlü mücadelenin, dayanışmanın güçlendiği de bir süreçti. 12 Eylül’de şartlar daha da ağırlaşmıştı.


İşkenceler artmış, cezaevleri dolmuş, bugünün KHK’ları gibi 1402’likler olarak adlandırılan göreve son vermeler vardı. Benim öğretmen eşim de 1402’lik oldu.

Bu süreçte iki kez tutuklandım. Bu dönemde de ciddi baskılar vardı ancak direniş ve mücadele de vardı. 


‘İŞKENCELERİ ANLATAN MÜVEKKİLLERİMİ DİNLERKEN HER ŞEYİ KENDİ BEDENİMDE HİSSEDİYORDUM’

12 Mart’ın tutuklu öğretmen sanığıyken 12 Eylül döneminin savunma avukatıydınız. Kürsünün hem önünü hem ardını deneyimlediniz. Hangisi daha zordu?


Savunma Kürsüsünde “Bir Siyasi Dava Avukatının Anıları”,  Şenal Sarıhan, Literatür Yayınları, 420 sayfa, 2022.


Siyasi dava avukatlığı sırat köprüsünde yürümek gibidir. İki tarafı var:  Ya sanıksınız ya da savunman. Her ikisini de deneyimlemiş biri olarak bu durum bana geniş bir dünyanın kapısını araladı. Sanık sandalyesini de tanıyordum savunman sandalyesini de…

O dönemde avukatken müvekkillere dosyaların bütününü fotokopi yapıp götürmeye başlamıştım.


Bu sonraki günlerde bir gelenek haline geldi. Bu uygulama benim tutuklu olduğum süreçteki en büyük ihtiyacımdı. Tutuklusunuz ve neden cezaevinde olduğunuzu bilmiyorsunuz.

O dönem en çok işkenceleri anlatan müvekkillerimi dinlerken çok zorlandım.


30 gün işkenceye maruz bırakılmış biri olarak onların anlattıkları her şeyi kendi bedenimde hissediyordum…

Mesleği bırakabilirdim ama mücadelenin o kara günleri temizleyeceğini düşündüm hep… 


‘DOKTORLARA İŞKENCEYİ ANLATMAKTA ÇOK ZORLANDIM’ 

Kitabınızda 12 Mart sürecinde yaşadığınız işkenceyi “Her işkence sonrası yattığım yerin tavanında içeriye doğru açan yeşil yapraklara baktım.

Işığa ve betona karşı büyüyorlardı” sözleriyle anlatıyorsunuz.

Tüm çıplaklığıyla kitapta yer verdiğiniz işkenceden dolayı yıllar sonra çocuk sahibi olmakta da zorlanıyorsunuz.

Uzun bir tedavi süreci yaşıyorsunuz.

O süreçte neler yaşadınız, ne hissettiniz? 

Ben uzun süre işkence sürecine ilişkin hiç konuşmadım, konuşamadım. Çünkü onurumu kıran bir süreçti. Yaşadığım işkenceler nedeniyle uzun zaman çocuk sahibi olamadığımız zaman da doktorlar sorunun nedenini kavrayamıyorlardı.

Doktorlara ‘gerçeği anlatma’ noktasında çok zorlandım ve sonunda bir tek doktora yaşadıklarımı anlatabildim.

Doktor anlattıklarımı gözyaşları ile dinlerken “Seni iyileştireceğim” dedi.

Ve uzun bir tedavinin sonunda iki tane çocuğum oldu. 


‘ÖFKEM SADECE ÇOCUKSUZ KALMAYA DEĞİLDİ…’ 

Hiç öfke duymadınız mı?

Çocuksuz kalmama sebep olan uygulamaya karşı içimdeki öfke, sadece çocuksuz kalmak meselesi değildi. Bu yüzden kötü fotoğrafları zihnimden alabildiğince uzaklaştırmaya çalıştım. 


‘ÖNCE İŞKENCECİLERİ YARGILAYIN, SONRA BİZİ’

Kitabınızda 12 Mart sürecinde yaşadığınız işkence ve tutukluk sürecine yer verirken, askeri mahkemede “Önce işkencecileri yargılayın, sonra bizi’ diyerek ifade metni yerine işkenceleri anlatan dilekçeler verdiğinizi yazmışsınız.

Peki, o dönemki işkencelerin hukuk önünde hesabı soruldu mu? 

Kesinlikle sorulamadı. Ben o dönem “Beni değil, işkencecileri yargılayın” dediğim ve tutumumdan vazgeçmediğim için üyesi bile olmadığım bir örgütün yöneticiliğinden ceza aldım.

Ancak hem cezaevlerindeki hem de dışardaki toplumsal mücadele ufak da olsa bir şeyleri değiştirdi.

Önce cezaevlerinin kapısı açıldı.


Ardından İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesi’nin Türkiye’de uygulanması konusunda bir yol katledildi. Hukukun demokratikleşmesi konusunda- bunun içinde işkencenin önlenmesi, cezaevi koşullarının iyileştirilmesi, savunma hakkının güvence altına alınması- ilk ve etkin mücadele Çağdaş Hukukçular Derneği ile başlatıldı.

Bu süreçte barolar da daha demokratik bir hukuk sistemi için mücadelede etkin rol oynadılar. Bu mücadele özellikle fiziki işkenceyi büyük oranda geriletmeyi başardı ancak tamamen ortadan kaldırmadı. 


‘GERİ VE İLERİ KAVGASI SÜRÜYOR’

Geçmişle bugün karşılaştırıldığında ‘yargı bağımsızlığı’ ve adalet’ noktasında nereye gelindi?

İstanbul Sözleşmesi davalarındaki yargılama süreci ve akabinde verilen başvuruların reddi kararı, aslında bütün toplumsal olayların bir fotoğrafını da bize sunuyor.

Hala kadınlar kendi mücadeleleri ile elde ettikleri kazanımları yeniden kazanmak gibi bir sürecin mücadelesini veriyor.


Geri ve ileri kavgası sürüyor. Günümüzde siyasi otoritenin yargı içerisinde daha etkin olduğu ve bağımsız yargı çığlıklarının daha çok yükseldiği bir dönemdeyiz. 12 Mart’ta 1402’likler uygulaması vardı, – benim öğretmen eşim de bunlar arasında yer aldı- şimdi ise KHK’lar ile binlerce kişinin meslekten ihraç edildiğini görüyoruz.

İnsan hakları, kadın hakları, temel hak ve özgürlüklerin tepetaklak olduğunu görüyoruz.

Olaylar farklı sonuçlar benzer hala… 


‘BU DAVALAR HAKİKATİN PEŞİNDEN KOŞMAKTI’ 

Kitabınızda bugüne kadar üstlendiğiniz siyasi davalara da geniş yer veriyorsunuz.

12 Eylül mağdurları, Sivas katliamında yaşamını yitirenler, siyasi cinayetlerde yaşamını yitirmiş olan Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, A. Taner Kışlalı davaları gibi birçok toplumsal davanın avukatlığını üstlendiniz.

Bu davaların sizin için anlamı neydi?

Tanıklığını yaptığım bu davalar sadece yaşandığı sürecin olumsuzluklarını değil, yargı sürecindeki olumsuzlukları da ortaya çıkardı. Bu davalar hakikatin peşinden koşmaktı. 30 yıl boyunca bir hakkın teslimi konusunda rahatlatıcı bir karara varamamış olmak yaralayıcı.

Özenli bir araştırmanın, sanıkların yakalanması konusunda soruşturmanın sağlıklı yürütülemediği süreçler…


Bugün de 10 Ekim katliamı davalarına giren avukatların “Biz de davaya 30 yıl girip çıkacağız” düşüncesinde olması aslında Türkiye’deki adaletin gerçekliğidir.

Bir davada gerçeği ararken sadece dosyaya bakarak değil, yürüyen dava sürecini de izleyerek karar vermek gerekiyor. 


‘ANASI İÇİN ASMAYIN HÂKİM BEY!’

Etkilendiğiniz, unutmadığınız bir dava var mı? 

1980’li yıllarda iki siyasi sol grup (TKP- Partizan) arasında şiddet eylemleri oluyordu. Bir grupta yer alan genç diğer grupta yer alan bir genci vurmuştu. O davada hayatını kaybeden gencin tarafından müdahildik. O günün koşullarında sanığa istememiz gereken ceza karşı olsak da idamdı.

Aileye böyle bir sıkıntı içinde olduğumu anlattım ve anne bana “Avukat hanım siz mahkemede gerekeni söyleyin ancak cezayı ben isteyeyim” dedi. Ben de ‘peki’ dedim.

Mahkeme günü geldiğinde anne yaptığı konuşmada sanığı göstererek “Oğlumu bu çocuk vurdu, gözlerimle gördüm.


Ancak salonun arkasında oturan anasını görüyor musunuz?

Onun için bunu asmayın hâkim bey” dedi.

İşte bu bir kadın duyarlılığıydı.

Nitekim o kişiye idam cezası verilmedi.

Müebbet hapis cezası aldı.

Bu da hiç unutamadığım bir olaydır. 


‘MİLLETVEKİLİĞİ GÖREVİM BİTİNCE BİR FANUSTAN ÇIKMAKTA OLDUĞUMU FARK ETTİM’ 

Bu süreçler içerisinde bir de CHP’de milletvekilliği yaptığınız bir dönem var.

Siyaset hem hukuk hem de kadın hakları mücadelenizi nasıl etkiledi?

Sizin için nasıl bir deneyimdi? 

Yaşamın her alanında verdiğimiz mücadele özü itibariyle siyasi bir mücadele aslında. Ben milletvekilliği yaptığım süreçte insan ve kadın hakları mücadelesini büyütmek için uğraştım.

Siyasi partilerde kadınların bir arada davranma deneyimlerinin, geleneklerinin siyasete hâkim olmadığı ve herkesin kendi partisi üzerinden siyaset yaptığı gibi bir gerçekle karşılaştım.


Meclis’te insan hakları ve kadın mücadelesi kapsamında örgütlü mücadele yapmak sivil hayata göre daha zordu. Siyasete girmeden önce kadın hakları mücadelesi noktasında Meclis önünde yapılan eylemlerde “Parlamentonun duvarları sağır, sesimizi duymuyor” derdim.

Siyasete girdikten sonra Meclis’in içinde de gördüm ki, parlamentonun içinde de duvarlar sağırmış.


TBMM’deki görevim bitip kendi büroma gelmek üzere Yüksel Caddesi’nde metro merdivenlerini çıkarken birdenbire bir fanustan çıkmakta olduğumu fark ettim. O an sivil toplumda görev yapmanın daha etkili olduğunu tekrar hatırladım.

Daha özgür, daha bağımsız…


Kitabınızda, 12 Eylül döneminde yeniden kurulan Çağdaş Hukukçular Derneği faaliyetleri sırasında kadın mücadelesine de ağırlık vermeye başladığınız anlaşılıyor.

Geçmişten günümüze kadın haklarına ilişkin kazanımlarda ve kadın hareketi mücadelesinde nasıl bir noktaya gelindi? 

Kadın mücadelesi, benim için ÇHD deneyimiyle başlasa da aslında yeni başlamıyor. 

O günlerde elde ettiğimiz kadın hakları kazanımları ile bugün karşılaştığımız tablo arasında ‘ileri– geri’ kavgasının hala sürdüğünü, kadınların yeniden ikincil sayılmaya çalışıldığını, kadının aileye hapsedilerek güvenceye alınmaya çalışıldığını açık örneklerle yaşıyoruz.

Bunların başında da İstanbul Sözleşmesi’nin feshi ve verilen yargı kararı geliyor.  

Ancak kadın mücadelesi her geçen gün daha da güçlenerek aynı kararlılıkta sürdürülüyor.


‘KENDİ HAYATIMI SEVİYORUM’ 

Kitabınız, çocukluğunuzdaki ilk şahitliğiniz olan 27 Mayıs 1960 darbesi ile başlıyor ve Gezi Parkı eylemleri davaları ile sona eriyor.

Bakıldığında neredeyse tüm hayatınız OHAL süreçleri ve insan hakları mücadelesi ile geçmiş. Geriye dönüp baktığınızda hiç yorulduğunuzu hissediyor musunuz?

Anadolu’da sıradan bir öğretmen olarak kalsaydım diyor musunuz? 


Kendi hayatımı her şeye rağmen seviyorum.

Şimdi dönüp baktığımda başka türlü yaşayamazmışım gibi geliyor.

Beni ayakta tutan şeyin de bu olduğunu düşünüyorum.

Durduğunuz zaman çürüyeceğiniz bir hayat var.

Ben hiç durmadım.

Hiç geriye bakmadım.

Eğer dursaydım, teslim olsaydım çürürdüm.

İyi ki böyle yaşadım.

Ancak tabi ki kayıplarım oldu.

Her zaman bir anne duyarlılığı aile çocuklarıma yeterince zaman ayıramadığımı düşündüm.

Ben kaplumbağa adımları ile hayata iz bırakmaya, mücadeleyi ve dayanışmayı büyütmeye çalıştım.



myuce@gazeteduvar.com.tr

https://www.gazeteduvar.com.tr/suat-dervis-kitabinin-yazari-liz-behmoaras-iyi-ki-onu-yazmisim-haber-1574386

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: